Ana Sayfa

Bu Zamanda Biz Yüce Bir Millet miyiz?
 


Hiç düşündünüz mü “Türk milleti”, “Yüce Türk milleti” veya “milletimiz” denildiğinde zihinlerde ne canlanıyor? Sizin zihninizde ve karşıdakinin, dinleyicinin zihninde bu “millet” kavramı nasıl şekilleniyor? Tabii ki bu soruların cevabı kişinin birikimlerine, bilgisine, dünya görüşüne, hayata bakışına, bulunduğu makam ve mevkiye, taşıdığı unvan ve sosyal seviyesine göre değişiklik gösterir. Çoğunlukla bu kavram ve söylemin taşıdığı anlam tarihsel süreç içinde Türk milletinin yaptıkları, eserleri, kahramanlıkları ve zor şartlarda ayakta kalması kastedilir. Bazen bu milletin sağduyusu övülür, bazen geleneksel kültür öğeleri yüceltilir. Bu nidaları duyan okuyan da “biz büyük milletiz” düşüncesine kapılıp, yapılan yapılmış, söylenen söylenmiş yapacak bir şey yok” diyerek rehavetle, mutlu, bahtiyar kendisiyle övünerek yaşamına devam eder. Bu övündüğü bütün özelliklerin aslında miras olduğunu, kendi kendisine abarttığını, kendisine hayran olduğunu unutarak, sahte bir özgüvenle geçici bir sarhoşluk hali yaşadığını bilmez. Birçok insan içine sinmiş olan batı hayranlığını, onlardan çok geri olduğu anlayışını yüzeye çıkarmaz ama içten içe yaşar. Değerlendirmeleri bu ölçülere göredir. Bu ölçüler öyle bir ağırlık taşır ki tam bir teslimiyet hali yaşanır ama bunu itiraf etme cesareti göstermeyerek aidiyetini, milletin bir ferdi olmasının duygusunu yaşarmış gibi yapar. Diğer insanlar da dilinden düşürmediği millet kavramının altını var olma, kendini ifade etme biçimi olarak sunar ki bunu edebiyatta, kültürde, sanatta, bilimde, siyasette ve ekonomide şekillendiremez. Üstte Türk milleti kavramı altında kendisine ait olmayan yığınla dokunun bulunduğu başka milletlere ait öğeler yer alır. Biraz hassas olanlar bunun farkındalığıyla mevcut öğelerin aslında bizim geçmişimizde de olduğunu, hatta biz kurmuşuz, bulmuşuz, yapmışız iddiasıyla yüreğine su serper. Soğuyan yüreği acı çekmez, kendini aşağı görmez ve yine söze “Yüce Türk milleti” diye başlar. Çağında, içinde bulunduğu ömür döneminde ne yapıldığıyla, ne üretildiğiyle, hangi seviyede olduğuyla, diğer milletlerle arasında ne fark olduğuyla ilgilenmez. Övünmek için, özgüven oluşturmak için koca bir tarihimiz var, şanlı bir geçmişimiz var, bugün için o mirası kullanmak akıllıca gelir ve gelecek nesillere yetecek kadar çoktur.

Kültürde, sanatta, teknolojide, edebiyatta, bilimde, siyasette, sosyal örgütlenmelerde, şehirleşmede, yerel yönetimlerde ve sayabileceğimiz bir milletin temel özelliklerini ortaya çıkarabilecek bütün niteliklerde insanlığın hizmetine sunduğumuz, kendi insanımızın yaşam kalitesini yükselten ve başka milletlere karşı “biz bunu yaptık” diyebileceğimiz hiçbir özelliğimizin olmadığının farkında mıyız? Tarım ülkesiydik ama tarımda kullanılan bir aleti dahi biz üretmedik. Savaşçı bir millettik ama silah sanayine yeni bir silah kazandıramadık. Göçebe kültürün içinden gelen bir yapımız olmasına rağmen kendimize ait bir taşıma aracı üretemedik. Mimaride Selçuklu ve Osmanlı mimarisinin üzerinde oturmuşken dünyanın kullandığı yeni bir mimarimiz olmadı. Birçok şehir medeniyetinin çıktığı tarihin üzerinde yaşadığımız halde kendi şehirlerimizi bile kuramadık. Çok güçlü bir halk edebiyatına sahip olduğumuz halde hala dünyaya Mevlana’yla, Yunus Emre’yle kendimizi tanıtmanın peşindeyiz. Dünyanın ilk üniversitesinin kurulduğu Harran’a sahipken, üniversitelerimiz üretilmiş bilimi tekrar eden halden kurtaramadık. Bankacılık mı bize ait, borsa mı? Vakıfçılığı dünyaya öğrettik, ahilik bizde vardı dedik ama sivil örgütlenmede tabelacılıktan kurtulamadık. Şu anda bu yazıyı yazdığım bilgisayar mı bize ait, bu yazıyı göndermek için kullanacağım internet mi? Domates almak için pazara giderken kullandığımız otomobil mi bize ait, pazardan aldığımız domatesin tohumu mu, gübresi mi, ilacı mı? Saatlerce “milletimizle” ilgili hamasi konuşmaları yaptığımız mikrofon mu, ses düzeni mi veya telefon mu? Evde çamaşırı, bulaşığı yıkadığımız makineler mi bizim, okuduğumuz dergileri, gazeteleri, kitapları basan matbaa makineleri mi? Hastanede içine girdiğimiz MR cihazı mı, ultrasonografi cihazı mı, adının başında Devlet olan tiyatroda izlenen oyunun tekniği mi? Sıkıldığında, bunaldığında, hastalandığında gittiğin psikiyatra işini öğreten bilim mi, aldığın baş ağrısı ilacı mı bize ait? İsimlendirilirken Anadolu şehirlerinin adları verilen, Türkçe isimli bindiğimiz uçaklar mı, han, bedesten gibi alışveriş yapılan mekânları bilen bu millet (AVM) alış veriş merkezlerini mi üretebildi? Yeni bir siyasi sistem mi üretildi, yeni bir müzik akımı mı? Dünyada kaç bilim adamı yazdıkları bir makalede kaç bilim adamıza atıfta bulunuyor? Dünyanın herhangi bir yerinde TV programlarında Türkiye’de ortaya atılan hangi konu tartışılıyor. İstihbaratta mı öne çıkabildik, polislikte mi? Avrupa’dan, Amerika’dan eğitim amaçlı gelenler mi oldu, sendikacılığı dünyaya biz mi öğrettik? Tekstilde dünya lideriyiz diye övündüğümüzde o tekstili ürettiğimiz makineler kimindi? Kişisel gelişim, etkili konuşma, NLP, iç mimarlık, bahçe düzenlemesi, sütünü içtiğimiz inekler, bindiğimiz bisikletler, çocuğumuza aldığımız oyuncaklar, hastanede yattığımız yatak, evimizde ki döşek, üstümüzde ki battaniye bizim mi?
Denizde bindiğimiz botlar, yamaç paraşütü, garaj kapımız bizim mi? Fuarcılık, panel, konferans bizim mi?

Ülkemizi tanıtmak amacıyla yapılan çalışmalarda hazırlanan afişler, filmlerde kullanılan ve özellikle gösterilmek istenenlerin sadece bize miras kalanlar olduğunu ve bizim ürettiğimiz hiçbir şeyin olmadığını düşünmeden Türkiye propagandası yapmak ve turizme layık olduğumuzu düşünmek kolaycılıktır. Türk şairleri, düşünürleri, yazarları listesinde yaşayanların hiç olmaması veya birkaç kişi olması utanılacak bir durumdur. Yetmiş milyonluk bir nüfustan her spor dalından bir tane dünya şampiyonu çıkaramamanın, bütün dünyanın tanıdığı müzisyen, bilim adamı, aktrisin olmamasının mazereti olabilir mi? Kas gücüne dayalı olan birçok spor dalında yalnız bir tane bile sporcu çıkarmayan yüce bir millet olabilir mi?

“Yüce Türk milleti” söylemleriyle rehavete çekilen siyasi, bürokratik ve mütefekkir kadrolar bu söylemi terk edip kendileriyle yüzleşmelidirler. Müflis tüccar gibi zenginlik günlerinin coşkusunu yaşayıp giderken koca bir asrın geride bırakıldığı gerçeğini göz ardı edenlerin kendilerine gelmeleri sağlanmalıdır. Havanda su döğme bırakılmalı, adında kültür, Türk olan dernek, vakıflar, siyasi partiler ve devleti temsil eden kurumların tümü toplantı, panel, seminer, konferans ve oturumlarda boşa sallanan süslü cümleleri tüketmek yerine işlevsel olma yoluna girmelidirler. Üzerinde sorumluluk olan ve güçlü yetkilerle donatılmış insanlar günlük işlerden ve kendilerine vehmettikleri işimi tam yapıyorum duygusundan sıyrılarak utanacakları gerçeklerle baş başa kalmayı göze almalıdırlar.

Tarihsel gerçeklerle bugünü ve geleceğimizi yok etmeye yönelik bu uyuşturma taktiğini boşa çıkarmak için koltukları kabartan bu övücü söylemlere rağbet etmeden aslında zavallılık durumuna düşmüş bu milleti ayağa kaldırmanın yolları aranmalıdır. Bilinçli bir karmaşanın içine itilen beyinlerin bu karmaşadan uzaklaşması, dingin ve kararlı duruma gelmesi gerekir. Kurumlar, insanlar, gruplar arasında günlük çatışma, kavga, laf yetiştirme, baskın çıkma, gelir paylaşma, bireysel çıkarlarının kölesi olma durumunun kaybettirdiklerini anlatmak, anlamak ve bu girdaba düşmemek gerekir. İyilerin, ufuklu olanların gösteriş maksatlı olan çalışmalara tepkilerini koymalarının zamanı gelip geçmektedir. Bu tuzağa karşı azami dikkati göstermek, yeri geldiğinde “susun ve yapmayın” diyebilme cesaret ve gücü kendilerinde bulmaları gerekmektedir. Karmaşa çıkarıp, karmaşa içine düşenlerin geleceğini çalmayı planlayanların bu aciz durumlarını görmek ve buna karşı tedbir alınmalıdır. Bütün bu çözümleri yolu ise şu anda bulunduğu yer neresi olursa olsun, her bireyin kendine şu soruyu sormasıyla başlar. “Ben kendimi kandırdım mı? Yaptıklarım ve yapmadıklarım içinde yaşadığım dünyada, zamanda ne kadar önemli, ne kadar anlamlı, Türk milletini ne kadar yücelttim ve bu zamanda biz yüce bir millet miyiz?”
 

Sırrı Çınar

Şiir      Ana Sayfa