YA OLDUĞUN GİBİ GÖRÜN, YA GÖRÜNDÜĞÜN GİBİ YA  DA…?


Yedi yüz yıl öne Mevlana’ya “Ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol” veciz sözünü hangi olaylar veya kimler söyletmiştir? Toplumun derdiyle dertlenen, olanlarla değil olması gerekenler konusunda kafa yoran, düşünen ve yazan, büyük bir düşünür olan Mevlana bu sözü yol göstersin, “artık yeter” dercesine emir gibi uygulansın diye acaba hangi toplum için söylemiştir? Üzerinden yedi yüz yıl geçmesine rağmen emri alan toplum hâlâ olduğu gibi görünmemekte ısrar ediyor ki, bu emir sözü sık sık kullanılıyor. Aslında toplum olarak temel problemlerimizin altında da bu yatmıyor mu? İster toplumdan bireye gidelim ister toplumdan bireye inelim her durumda karşımıza bütün heybet ve azametiyle çıkan ve her türlü doğruya ulaşmamızı engelleyen yegâne çıkmazımız “olduğumuz gibi görünmemektir”. Bu önemli sosyal eksikliğin üzerine hukuk sisteminin zaafiyeti, diğer sosyal sistemlerin işlememesi, kamunun insan merkezli çalışmaması ve siyasi sistemin yasal ve etik anlayış eksikliği geldiğinde karmaşık, güvensiz, düzensiz, kültür yoksunu, örnek olamayan, geri kalmış ve ilkel bir görüntüyle karşı karşıya kalmaktayız.
 
Hiçbir anne baba yoktur ki (çok uçlarda olan ahlak yoksunu istisnalar hariç) çocuğuna “sen kötü ol, hırsız ol, yolsuzluk yap, saygısız ol, kimseyi sevme, işini iyi yapma, dürüst olma, samimi olma, akıllı olma” desin. Ama bu anne babalardan oluşan ve kendine has kuralları işleyen topluma yeni katılmaya çalışan çocuk ve gençleri de toplumun diğer fertleri gibi “sadece kendini düşünen, ihtirası kalp gözünü karartmış, vicdanını kiraya vermiş, sadece kazanmaya odaklanmış, söylemi milli, manevi değerler üstüne kurulmuş ama icraatı tam zıddı biçimde olan veya kendini ifade ettiği inanç, ideoloji, siyasi görüş sistematiğinin zıddı davranışlarla hayatını devam ettiren bireyler olarak sunmaktayız. Dünün çocuğu bu günün genci, dünün genci bu günün orta yaşlısı şeklinde devam dönüşümde yerini alan her birey bir öncekini aratmadan genel tanımla ahlâk diye nitelendirebileceğimiz birey ve sosyal ahlakı törpüleyen davranışlarını devam ettirmektedirler.
 
Dışarıda her türlü ahlâksızlığa bulaşmış aile reisi baba evde “namuslu, ahlâklı, dindar, dürüst” bir görüntüyle çocuklarının, komşularının önüne çıkarak olduğu gibi görünmemekte ısrar edebiliyor. Dost sohbetlerinden başlayıp, en yüksek sesle atılan nutukların alkışlarla bölündüğü siyasi parti toplantılarına, huşu içinde zikir yapan, ders gören cemaat ve tarikat toplantılarına kadar söylenenlerle o ortamı terk edip dışarıya çıkıldığında yapılan davranışlar birbirine uymamakta yine göründükleri gibi olmamaktadırlar. Pratik yaşamın içinde kendisi için “ben işimi iyi yapmam, insanlara zulüm etmekten hoşlanırım, rüşvetsiz iş yapmam, hak hukuk tanımam, helal haram demeden para kazanırım, vergimi vermem, fakire yardım etmem, iyi dolandırıcıyım, aldığım parayı asla ödemem, istendiğinde de kavga çıkarırım, evliyim ama metres tutacağım, nefsime hâkim olan biri değilim, batakhanelere gitmekten hoşlanırım vbg.” Özelliklerinden bahsedene hiç rastlamayız ama gittiğimiz her kurumda, ticaret yaptığımız her aşamada, hastanede, pastanede, akraba, komşu ilişkilerimizde, okulda, otobüste, kantinde, üniversitede, parti teşkilatında ve her yerde, her gün bu davranışlarla yüzlerce kez karşılaşırız. Bütün bu davranışların altında yatan oldukları gibi görünmeyen insanların yüzlerine geçirdikleri masumiyet, dindar, dürüst ve sonradan edinilen çeşitli unvan maskeleridir.
 
Toplumun çoğunluğunda böyle bir maraz varken neden birbirlerine inanıyorlar? “Ben olduğum gibi görünmüyorum dolayısıyla karşımdaki de öyle davranmıyor, dikkatli olayım ve inanmayayım” demeyip, karşıdakinin dindar, sağcı, solcu, bu partili, şu cemaatten diyerek aldanmaya devam edilmesinin nedeni ne olabilir ki? Birçok neden sıralanabilir ama en önemlisi herkes kendini karşıdakinden daha zeki, becerikli ve kurnaz sanmasından yine olduğu gibi görünmemekten geçmektedir. Hayat bir tiyatrodur sözü mutlaka biz Türkler için söylenmiştir. Çünkü biz koca bir hayatı ulvi, kutsal değerlerden oluşturduğumuz rollerimizi her ortamda oynayabilecek kadar iyi tiyatrocuyuz. Ama her tiyatronun bitip sahnenin kapanmasından sonra her oyuncu kendi özel hayatına döndüğü gibi bizlerde bir gün o sahneyi kapatıp aslımıza döndüğümüzde hangi gerçekle karşılaşacağız.
 
Vakit geçmeden her bireyin kendine dönüp bakması ve artık” olduğu gibi görünmeye” başlaması gerekiyor. Yedi yüz yıldır bu emri tutmadık bari bir yedi yüz yıl daha bu marazdan dolayı koca bir milletin hayatı harap olmasın. Tercih bizim, ne olduğumuz konusunda “dürüst” olacağız ve bedelini dürüstçe ödeyeceğiz ya da…


Sırrı Çınar

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Şiir      Ana Sayfa