|
 |
Travma yaşayan
Ülkücülerin dramı
“ÜLKÜCÜLÜK”… Ülkemizin son kırk beş yılında çok büyük kitleleri
etkileyen, yaşamını yönlendiren, düşünce ve davranışlarını
belirleyen, bedeli ağır ödenen bir düşünce iklimi… Bir siyasî
görüş… Bir dünya görüşü…
Travma yaşayan Ülkücülerin dramı
Merhum Alparslan Türkeş tarafından siyasallaştırılan, siyasî
parti ve ocak kültürüyle yayılan, birçok düşünce adamının
felsefî temellerini oluşturduğu millî bir felsefe…
Bu topraklardan beslenen, bu topraklarda yer tutan değerlerin
oluşturduğu Türklük, İslam, gelenek, görenek ve millî tarihten
aldığı ilhamla bugünün dünyasına yön vermeye çalışan bize ait,
dışarıdan yönlendirilmeyen millî bir düşünce…
Büyük idealleri, büyük iddiaları ve büyük düşünceleri içinde
barındıran bir hedefler bütünü… Ortaya çıkmasıyla birlikte bir
tür iç savaşın yaşanmasında taraf olan bir kitlenin adı…
Askerî ihtilâllerde horlanan, hapsedilen, işkence edilen ve
binlerce sayfadan oluşan iddianame hazırlanan bir hareket…
Hep haktan yana duruş sergilemeyi şiar edinmelerine rağmen,
toplumun geneli tarafından tasvip edilmeyen, kabul görmeyen ve
ötekileştirilen mazlum bir grup…
Kutsal değerlerle, yani devletle, Türklerle, İslam’la, vatanla
derdi olanların, bunların verdiği duyguyu yok sayanların
saldırdığı ve yok etmeye çalıştığı bir düşüncenin adı…
Okulda, mahallede, apartmanda, iş yerinde, basında, medyada,
filmlerde, dizilerde horlanan, basitleştirilen, iftira atılan
bir grup… Ülkücü olmanın bedelini ezilerek, sürülerek,
zorlanarak ve önlerinin kesilmesiyle ödeyenlerin adı…
Büyümesinler ve çoğalmasınlar diye devlet imkânlarından
faydalanmalarının önünü tıkayanlarla onurlarıyla mücadele etmek
durumunda kalanlar…
Kendilerini tanımlarken “Hıra Dağı kadar Müslüman, Tanrı Dağı
kadar Türk” diyenler…
Siyasî yelpazede kendilerine uygun parti olarak MHP’yi,
sonrasında birçok sağ partiyi ve BBP’yi seçen, nereye giderlerse
gitsinler, hangi işi yaparlarsa yapsınlar ve hangi partiye üye
olurlarsa olsunlar siyasî kimlik olarak “ülkücü” veya “eski
ülkücü” sıfatlarını hep taşıyan önemli bir kitle…
Hiçbiri gençliğin verdiği coşkuyu, heyecanı ve umudu doyasıya
yaşamadı
Ülkücülük, fikri temellerinin atıldığı 1960’lı yılların sonunda
özellikle Avrupa’daki öğrenci olayları, Sovyetlerin yayılma
politikaları ve ülkemizdeki Komünist, sosyalist örgütlenmeler
nedeniyle kendisini sıcak bir kavga ortamında bulmuştur. Bir
yandan örgütlenme, hayatta kalma ve tutunma çabaları yaşarken,
bir yandan Ülkü Ocakları içinde fikrî olgunlaşmayı sağlamaya
çalışmıştır. 1970’li yılların dünyasında ve Türkiye’sinde
dillendirilmesi çok da kolay olmayan düşünceleri yaymaya
çalışmışlar ve benimsemişlerdir. “Ezan susmaz, bayrak inmez!”
diyerek canlarını ortaya koymuşlardır. Ülkücü oldukları için
okullardan atılmışlar, cezaevine girmişler ve yaklaşık üç bin
genç ülkücü de hayatını kaybetmiştir. Yaralananlar, sakat
kalanlar ve cezaevinde işkence görenlerin anaları, babaları,
eşleri, yavukluları, çocukları da aynı çilenin bedelini ağır
ödemişlerdir.
Üniversiteler, liseler işgal altındayken ve dine, Peygambere
hakaret dolu pankartlar asılıyken, o pankartların altından
sessiz sedasız geçenlerden olmadılar ülkücüler… Yine çok ağır
bedeller ödeyerek o pankartları indirdiler ve işgal atındaki
okullarına sosyalist, Komünist olmayanların girip okumasını
sağladılar. Hiçbiri ne sevda yaşadı, ne aşk… Hiçbiri gönlünü
kaptırdığının elinden tutamadı, gözlerine bakamadı… Hiçbiri
gençliğin verdiği coşkuyu, heyecanı ve umudu doyasıya yaşamadı.
Her ülkücü üzerinde ağır sorumluluk hissetti ve Türklüğün,
İslam’ın ve Türkiye’nin her probleminin çözüm odağı olarak
kendisini gördü. Yaptıklarının ve düşündüklerinin karşılığını
hiç beklemedi. İktidar olmayı ideallerini gerçekleştirecek imkân
olarak gördü ve iktidarı o yüzden istedi. Kişisel ikbal peşinde
olmadı. 12 Eylül 1980 darbesinin ağır yumruğunu sinesinde
hissettiğinde yine yepyeni bir mücadelenin neferleri olduklarını
düşündüler. Kendilerini “Yusuf”, cezaevlerini, hücreleri ise
“Yusufiye” olarak gördüler.
Cezaevinden çıkanlar bambaşka bir Türkiye buldular
12 Eylül, dönüm noktalarından biri olmuştu ve kendilerini ait
hissettikleri ülkücülük mefkûresi ağır bir travmaya dönüşmüştü.
Aslında akıntıya kapılıp gittikleri düşüncelerin, bu ülkenin
dinamik güçleri tarafından kabul görmediğini, halkın arkalarında
olmadığını, savundukları değerlerin kendilerinden başka kimseyi
ilgilendirmediğini, ödedikleri ağır bedelin açıklamasını
kendilerine yapamıyorlardı. Duyguları, düşünceleri ayrı şeyler
söylerken Türkiye ve dünya gerçeği ayrı şeyleri yüzlerine
kırbaçlıyordu. Cezaevi sürecinde 1970’li yılların hengâmesi
içinde söylemde kalan İslam, artık yaşanan ve hayata uygulanan
bir şekle bürünmüştü. Bu dönemi Türk-İslam sentezi düşüncesiyle
aşmaya çalışsalar da, kimi tekrar 12 Eylül öncesi gibi İslam’ı
söylemde tutmaya, kimisi de ağırlıklı olarak İslam’ı yaşamına
uyguladı. 1980’li yılların dünya gelişmeleri yani Afganistan’ın
Sovyetlerce işgali, İran devriminin gerçekleşmesi ve Mısır- İran
ağırlıklı İslamî düşüncenin yaygınlaşması, bol miktarda İslamî
kitabın yayımlanmasıyla ülkücülerin travması daha da derinleşti.
İslam, ırkın ve millî değerlerin önemli olmadığını söylüyorken,
ülkücü, İslam’la millî değerleri bütünleştirmeye çalışıyordu.
Cezaevinden çıkanlar bambaşka bir Türkiye buldular. Cezaevine
girmeyen ülkücüler de süreç içinde zaten farklılaşmaya
başlamışlardı. Serbest piyasa ekonomisi, diğer adıyla vahşi
kapitalizmin yaşanmaya başladığı ANAP hükümetlerinin iş başında
olduğu dönemlerde, “Gemisini kurtaran kaptandır” düşüncesinin
ağır bastığına şahit olup, kendilerinin diğer sağ siyasî
görüşlülerle, hatta sol görüşlülerle pek farklarının olmadığını
düşünen ülkücüler siyaset arenasında yer aldılar. Önemli bir
kesimse, 12 Eylül öncesi kaybettiği zamanı telafi etmeye
çalışarak, daha zengin olmanın yollarını aramaya başlamış ve
ülkücülük düşüncesini serbest piyasa ekonomisine uydurmaya
çalışmıştı. Ülkücülüğün aslı sürekli irtifa kaybederken, tekrar
siyasî organizasyonlar hayata geçirilmeye çalışıldı. Tekrar MÇP,
ardından MHP hayata geçirildi. Ülkü Ocakları faaliyete başladı.
Bir yeniden doğuş yerine, mirasın üzerine yapılanma yoluna
gidildi.
Sıfatları ülkücü olmasına rağmen tam bir tanımı ve şekli belli
olmayan bir ülkücülük yaşanıyordu
Dünya değişiyordu, Türkiye değişiyordu ama ülkücüler düşünce
ekseninde yeni fikirler üretmiyorlardı. 1970’li yılların
düşüncesiyle 1990’lı yıllara yön vermeye çalışıyorlardı. Fikrî
temellerini aldıkları kitaplar da, yazarlar da 1970’li yılların
kitapları, yazarlarıydı. Yeni düşünceler yoktu ve ülkücüler
zihinlerinde, yüreklerinde kalanlarla ülkücülük yapmak durumunda
kalmışlardı. ANAP’ın ve DYP’nin içinde 1970’li yılların meşhur
ülkücüleri görevler aldılar, bakan oldular ve siyasetlerini o
partilerde sürdürdüler. Sıfatları ülkücü olmalarına ve
ülkücülüklerini sürekli canlı tutmalarına rağmen diğer bir
ANAP’lıdan, DYP’liden farklı davranmıyorlardı.
1993, ülkücülerin siyasî düşüncelerinin ayrıştığı önemli bir yıl
oldu. Merhum Muhsin Yazıcıoğlu başkanlığında çok önemli isimler
ülkücülüğe sahip çıkmak adına tek siyasî oluşum olan MHP’den
ayrıldılar. Bu ayrılma ülkücülerin yaşadıkları travmayı
derinleştirdi. Kim haklıydı ve ülkücü kimdi? Bu sorulara her
ülkücü kendisine göre cevap buluyordu. İslam ağırlıklı bir
düşünceyle siyaset yapmak isteyenlerle, Türk-İslam sentezi
diyerek siyaset yapma arzusunda olanlar ve siyaseti siyasî
kurallarla uygulamak isteyenlerin tamamı kendisini ülkücü olarak
niteledikleri döneme girildi. Bir yandan MHP çok farklı
kesimlere kucak açıp kitle siyaseti yapmaya çalışsa da bir
yandan ülkücülüğü de devam ettiriyordu. Ülkücülük sağ siyasî
partilerin tamamında temsil edilen bir dünya görüşü haline
gelmişti. Başbakanlara danışmanlık yapanlar da ülkücüydü; ANAP,
DYP iktidarlarında çeşitli üst düzey görev alanların da
çoğunluğu ülkücüydü. Ülkücü sayısı öyle çoğalmıştı ki her
kurumda, her meslekte ülkücü vardı. Sıfatları ülkücü olmasına
rağmen tam bir tanımı ve şekli belli olmayan bir ülkücülük
yaşanıyordu. 12 Eylül öncesi Türk dendiğinde “faşistlikle”
suçlanan ülkücülerin savunduğu Türklerin bağımsız devletler
kurması idealleri Sovyetlerin dağılmasıyla hayat buluyordu ve bu
değişim Türkiye’de başka türlü yankı buluyordu. Artık herkes
milliyetçiydi, herkes Türkiye’yi çok seviyordu ve millî
değerlere sahip çıkıyordu. Ne Türklük, ne millî değerler, ne de
İslam veya bunların sentezi sadece ülkücülerin savunduğu
değerler değildi. Üstelik İslamî yönü ağır basanları tatmin
etmede başka siyasî partiler, cemaatler ve düşünce akımları
vardı. Türklüğü savunan, milliyetçi olduğunu vurgulayan
partilere dönüşen eski partiler de vardı. Siyasette ise,
siyaseti daha iyi yapan, geniş kitleleri etkileyen ve oyunu
alan, hatta iktidar olanlar vardı. Ülkücülerin odaklandığı MHP
ve BBP siyaseti diğer partiler gibi yapmıyordu. Düşünceyse,
başka partiler ve oluşumlar bu düşünceleri daha radikal
savunuyordu. Alparslan Türkeş’in yaptığı bazı davranışlar,
söylemler ülkücülerin bir kısmı tarafından eleştiriliyor ve
MHP’den kopmalar yaşanıyordu. Ama kopmaların yerine ülkücülerin
içinde bulunmamış millî hassasiyetleri olduğunu söyleyenler
konuyordu. BBP’liller tarafından MHP’nin ülkücü olmadığı
söyleniyor ve yanlışları sıralanıyorken, MHP’liler tarafından da
BBP’lilerin ülkücü olmadığı yazılıyor ve söyleniyordu.
Ülkücülüğü referans yapıp makam-mevkii kapmanın derdinde
olanlar, para kazanmak için ülkücülüğü kullananlar, korkuyu ve
kaba kuvveti ülkücülükle birleştirip kendine menfaat sağlamaya
çalışanlar ve klasik anlatımıyla ülkücü geçinenler, ülkücülükten
geçinenlerin çoğaldığı bir döneme girildi.
İktidar ortaklığı dönemi ülkücülerin yine travma yaşamasına
sebep oldu
Ülkücü travmayı yaşamaya devam etti. Kimdi? Neyi savunuyordu?
Savunduğu değerlerin geçerliliğinin günlük yaşamda yeri
neresiydi? Ülkücülük bir psikolojik hâl miydi? Siyasî bir
hareket miydi? Savunulan neydi? Milliyetçiliğin tanımı neydi?
Söylemlerle hayatın pratiği uyuşuyor muydu? Ülkücüyü diğer
insanlardan farklı kılan neydi? Farklı olunacaksa nasıl
olmalıydı?
Ülkücünün savundukları “vatan-millet edebiyatı” diye
küçümsenirken, “vatan-millet-Sakarya” ile sınırlandırılırken,
Türkiye PKK ve Kürt hareketinin yoğun baskısını yaşamaya
başlamıştı. Dünyadaki, ülkedeki değişimlere yeni çözümler
getiremezken ve ne diyeceğini bilmezken bir de çok acil karar
vermesi gereken önemli bir gerçekle karşılaşmıştı. Vatanın tek
çakıl taşını vermeyeceğini söyleyen, “Şehitler ölmez, vatan
bölünmez” sloganıyla ve şekil olarak takım elbise-beyaz gömlek
giyen, karşılaşma ve ayrılmalarında kafalarını tokuşturan,
söylemlerde birbirini tekrar eden ve slogandan çok öteye
gitmeyen ve hayata uygulanmayan bir ülkücü profili oluşmaya
başladı.
Alparslan Türkeş’in Hakk’a yürümesiyle cenazede oluşan
kalabalık, ülkücülerin onaylandığı ve çok büyük bir kitle
olduğunu gösteren önemli bir andı. MHP’de başlayan genel
başkanlık yarışı sancılı başladı, yılların birikimi kısmi olarak
oya dönüştü ve MHP 1999 yılında iktidarı paylaşan parti oldu.
İktidar ortaklığı dönemi ülkücülerin yine travma yaşamasına
sebep oldu. Siyasî parti olan MHP üst yönetimiyle kendisini
ülkücü olarak tanımlayanlar arasında yeni bir ayrışmanın da
başlangıcı oldu. Aynı zamanda ülkücünün ateşle imtihanıydı.
Yapılan icraatlar ve sisteme adapte olmuş bir anlayış BBP’li ve
diğer partilerdeki ülkücüler tarafından kabul edilmeyip
eleştirilirken, MHP’li olan ülkücülerin de yıllarca kurdukları
idealist hayallerinin suya düştüğü bir dönem oldu. Saf
duygularla ülkücülerin iktidarıyla ülkenin birçok probleminin
çözüleceğine inanmış çok büyük bir ülkücü kitlenin hayallerine
tecavüz edilen bir dönem yaşanırken ülkücüler yine travma
yaşadı. Ülkücüler geçmişlerinde de yaşadıkları ama görmezden
geldikleri devletin resmî ideolojisinin temsilcileri durumuna
getirilirken, önemli bir bölümü buna onay vermedi ve tamamen
MHP’den kopuk hareket etmeye başladı. BBP’deki ülkücüler ise
partilerinin yol kat edemediği düşüncesiyle teker teker
köşelerine çekilip siyaset yapmama kararları aldılar.
Gençler ise özellikle sosyalistlerin ortaya koyduğu
“ulusalcılık” düşüncesine çok yakın bir ülkücülük çerçevesi
içine sokuldular
Türkiye açısından önemli kırılmaların yaşandığı MHP iktidar
döneminin sonundaki seçimlerde samimi ülkücüler MHP yönetimine
ve ülkücüleri temsil ettiğini söyleyenlere ders vererek yüzde on
barajının altında bıraktılar. MHP yönetimi ise 1997’den sonra
idealize ettiği düşüncelerinin karşılığı olarak vatanın bölünme
düşüncesinin dışında herhangi bir düşüncesini kamuoyuyla
paylaşamadı. Ülkücüleri tatmin edecek söylem ve ufuklar
geliştirmedi. Siyasî tercih yaşına gelmiş gençler ise özellikle
sosyalistlerin ortaya koyduğu “ulusalcılık” düşüncesine çok
yakın bir ülkücülük çerçevesi içine sokuldular. Bu gençlerde
kendi düşündükleri ve söylemleriyle diğer sol örgütlerin
söyledikleri ve resmî devlet ideolojisinin statükocu militarist
anlayışının aynı şeyler olduğunu görüp travma yaşarken, daha
olgun yaşlardaki ülkücüler daha farklı bir travmanın etkilerini
yaşamaktaydılar. İktidara gelen AK Parti’nin icraatları ve
oluşturduğu düşünce eksenine uyum sağlayan ülkücüler, ülkücü
kökenliler olarak AK Parti’de yerlerini aldılar. Siyasî
hedefleri farklı olanlar kendilerine farklı mecralar ararken, AK
Parti’nin icraatlarının büyük kısmı ve güçlü iktidar olmasıyla
ülkücülerin bir kısmının teveccühünü kazandı. Ama bu teveccühü
gösteren ülkücülerin diğer AK Partililerden farklı düşünceleri
ve eylemleri olmamasına rağmen kendilerini “ülkücü” veya “eski
ülkücü” olarak gösterilmekten de geri durmadılar. Bunlar bir
yandan kendilerini ifade ettikleri ve ideallerini gerçekleştiren
parti bulmalarına rağmen, özellikle MHP’yi eleştirmeye
yöneldiler. Zaman içinde öyle dramatik bir hâl oldu ki, “ülkücü”
“ülkücüyü” reddeder duruma geldi. Bir masa etrafında oturan ve
geçmişte ülkücü teşkilatlarda görev alan on kişinin on’u da
birbirinden ayrı ülkücülükten bahsediyor oldular. Yılların
muhasebesini yaparak, toplum psikolojisiyle yıllarca mücadele
verdikleri birçok düşünceden vazgeçtiklerini görmezden geldiler.
İçlerinde birikenlerin ve patlayanın bir travma olduğunu
bilmeden kendilerine yol çiziyorlardı.
Ülkücüler, gittikleri parti ve cemaatlerde asıl kadroya dahil
olamıyor veya geçici kabulden sonra üçüncü sınıf taraftar olarak
görülüyordu
MHP’nin dışlayan politikası veya yöneticilerinin tutum ve
davranışlarıyla söylemlerinin ülkücü olanların çoğunu tatmin
etmemesinin üzerine Muhsin Yazıcıoğlu’nun Hakk’a yürümesi
eklenince, ülkücülerin büyük bir kısmı, dramatik biçimde AK
Parti ve cemaatlerin şefkatine ihtiyaç duymaya başladılar. Ama
ne yazık ki, ülkücülük sıfatı öyle yapışkan bir sıfattı ki kişi
kendisini ne kadar uzak tutarsa tutsun, arkasını bırakmayan ve
başkalarının kişiyi tanımlamada kullandığı bir sıfat olarak
takip ediyordu. Bu sıfattan dolayı da gittikleri parti ve
cemaatlerde asıl kadroya dahil olamıyor veya geçici kabulden
sonra üçüncü sınıf taraftar olarak görülüyordu. Geçmişte de
sıkça yaşanılan söylem ve inanışla, yaşam biçimi çatışması
özellikle yönetici kadrolarında rahatsızlık verici bir duruma
dönüşünce MHP misyonundan uzaklaşarak sistem partisi görünümü
aldı.
Ülkücü olduğunu iddia edenlerin içinde İslamî düşünce ve hayat
biçimi olmayanlardan radikal İslamî düşüncelerde olanlara, millî
değerleri gereksiz ve ümmet psikolojisiyle hareket edenden salt
Türklük üzerine düşünenlere, ülkede hâkim olan statükocu
militarist ve CHP eksenli siyasî yapıyı canhıraş bir şekilde
korumaya çalışandan bu statükocu yapıyı değiştirmeyi ideal
edinenlere, ulus-devlet anlayışını koruyan ve devam etmesini
isteyenlerden emperyal bir düşünceyle Osmanlı İmparatorluğu
dönemine dönülmesi gerektiğini düşünenlere, demokrasiyi
içselleştirmek için mücadele edip demokratik gelişmelere açık
olanlardan lider-teşkilat-doktrin üçlemesine sıkı sıkı bağlı
olanlara, yaşam biçimi olarak herhangi bir sol görüşlüden farklı
yaşamayıp hatta vasat, seviyesiz ve sosyal dengeleri bozucu
yaşam biçimini seçenlerden İslamî ve geleneksel yaşamı
seçenlere, helal-haram ölçüsünü kaçıranlardan takvaca kılı kırk
yaranlara kadar hepsi kendisini ülkücü diye nitelendirmeye
başladı. Ülkücülerle adeta “kan davalı” olan var olduğu günden
beri ülkücülere kin ve nefret besleyenlerin basında, medyada ve
siyasette intikam alma faaliyetleriyle de ülkücülerin travması
tam bir drama dönüştü.
Başkaları için dost görülmezken, artık ülkücü, ülkücünün de
dostu değildir
Aslında ülkücülük, kolay kolay bir insanın varacağı, hele
sistemin dinamikleri sürekli aleyhte olduğu sürece
sindirilebilecek bir düşünce değildir. Hedefler büyüktür ve
ulaşılması güçtür. Bir ütopyadır. Sürekli, varılacak hedefler
yaklaştıkça uzaklaşan şekildedir. Bu kadar geniş bir mefkûrenin
sürekli kendini yenilemesi, felsefe, sosyal psikoloji, sanat,
kültür, bilim ve siyaseti kullanarak dinamizmini korumasıyla
ayakta durması mümkün olabilecektir.
Ancak bu ölçüler yazıldığı gibi kolaylıkla hayata geçmemektedir.
Özellikle ülkemizde aşırı ayrışmanın olması, her düşüncenin
önüne bir kutsalın konması, din eksenli siyasetin güdülmesiyle
tercihler değişmektedir. Ülkücüler bu değişen tercihlere hitap
edemeyen bir grup olarak kalmışlardır. Ülkücüler devlet
tarafından sakıncalı olarak görülen, başka siyasî partiler
tarafından üçüncü sınıf partili gibi değer verilen, bürokraside
zorlanan, ticarette korkulan ama diğer taraftan ülkenin önemli
bir sigortası olarak bir kenarda tutulmaya çalışılan, travma
içinde dramını yaşayan bir gruptur. Ülkücünün dostu yoktur.
Başkaları için dost görülmezken, artık ülkücü, ülkücünün de
dostu değildir.
Ahde vefa duygusuyla veya yine taassupla oy verilirken elleri
MHP ile BBP’nin dışındaki partilere gitmeyen ülkücülerin bu
partilerce temsil edildiğini varsaymak asla doğru değildir. Oy
verenler de ülkücülüğü bu partiler temsil ediyor diye oy
vermiyorlar. Bu partilerin yöneticileri bu gerçeği görmeliler ve
ülkücülük kavramının altını doldurmalılar ya da ülkücü oldukları
savından vazgeçmeliler. Bu kadar büyük ve ağır bedellerin
ödendiği bir düşüncenin kendi içinden toparlayıcı önderler
çıkarabileceğini de unutmamak gerekiyor. Bu önderlerin çıkmasını
engellemek isteyenler travmayı kullanıp, dramı genişletmek için
mücadele edeceklerdir. Hep savunmada kalan ve her dönem bir
şeyleri savunmak durumunda bırakılan ülkücülerin taşıdıkları bu
sıfatın hakkının artık verilmesi gerekiyor. Yoksa bu travma daha
da büyüyerek, dram ise nice hayatları söndürerek devam edip
gidecek. Ülkemiz de, idealist ve değişime imza atabilecek önemli
bir grubun hizmetlerinden mahrum kalacaktır. |
 |