Gerçekleri yok saymanın bedeli; Bitmeyen terör
 


PKK’nın ilk terör eylemlerinin üzerinden tam yirmi beş yıl geçti. Siyasi çalışmaların ise üzerinden çok daha fazla, yani otuz beş-kırk yıl geçti. Bu süre içinde ülke yönetimine asker ve çok sayıda sivil hükümetler geldi geçti. Yüz milyarlarca lira para harcandı, canlar verildi, sakatlananlar oldu, yuvalar dağıldı, dullar, yetimler arttı ama hala bitmedi, acısı dinmedi, çoğalması azalmadı ve teröristle asker-polis arasında olan bir konudan çıkıp, siyasi ve sosyal yapılanmaya doğru önemli yol alındı. Sosyal çözülme, çatışma ve ayrışma tehlike olmaktan çıkıp tam bir gerçeklik oldu. Terör ve terörü beslediği düşünülen, terörün kullandığı kiminin “Kürt realitesi”, kiminin “Kürt meselesi”, kiminin “Ab’ye giden yolun Diyarbakır’dan geçtiğini” söyleyerek dile getirdiği Kürt vatandaşlarımızla ilgili siyasi, sosyal, ekonomik çalışmaların yapıldığı çok uzun yıllar geçirdik. 1991 yılında dönemim HADEP Milletvekillerinin istedikleri ve verilmesi halinde terörün bitip, Kürtlerle ilgili sorunların çözüleceğini söyledikleri on maddelik listede yazan bütün haklara önce çok yoğun tepki verip sonrası adım adım o hakların tamamı verildiği halde bir türlü bitirilemeyen terörle ve Kürtlerle ilgili sorunlarla  bir on yedi yıl daha geçirdik.
Bu zaman içinde canlar verilip, şehit cenazelerinde “Vatan bölünmez” sloganlarını avazımız çıktığı kadar bağırırken, mevziide gece, gündüz, yaz, kış demeden terörist gözlerken, sınır ötesi operasyonlar düzenlerken, hamaset dolu konuşmalar yapıp, Abant toplantılarında çözüm ararken pek doğru olmayan tedbirler düşünülmüş olmalı ki şehit ve öldürülen terörist sayısından, harcanan paradan, Kürt-Türk ayrışmasının provalarının yapıldığı bu günlerden başka elimizde sunacağımız verimiz olmadı.
 Yaşadığımız terör ve terör örgütünün dillendirdiği, temsil ettiği ve savunduğu Kürtlerle ilgili sorunların tek bir açıdan değerlendirilemeyeceği açıktır. Altında yatan siyasi, sosyal, ekonomik, kültürel, tarihi, uluslar arası boyutları tabii ki vardır. Önemli olan bu boyutların tek tek ve ayrıntısıyla ortaya çıkaracak araştırmaların yapılması, elde edilen verilerin değerlendirilmesi ve tedbirlerin samimiyetle, hassasiyetle, kararlı ve yeni çözüm üretmek üzerine kullanılması olmalıydı. Terör örgütüne katılan gençler için “Kandırılan gençler” tanımlamasından öteye geçemeyen bir anlayışla terör örgütüne katılımların engellenemediğini görüyoruz. 1983 yılından sonra doğan ve hatırlamaya başladığı 1989 yılından sonra televizyonda, ailesinde, köyünde, okulunda çatışma haberleri alan, şehit veya köyüne gelen terörist cenazelerini gören, köyüne gelen silahlı askerler ve sonrasında gelen yine silahlı teröristleri gözlemleyen, ana dili Kürtçe olan, okula başladığında Türkçeyi biliyormuş olarak kabul edilip ülkenin diğer kentlerinde uygulanan müfredatla eğitim verilmeye çalışılan, her zaman her yerde Kürt olduğu, Kürtçe konuştuğu ve ayrı olduğu bir şekilde hatırlatılan ve bu gün yirmi beş yaşına gelmiş birinin terörü, PKK’yı, bütünlüğü bizim bildiğimiz gibi bilmesini, vatanı-devleti sevmesini beklemek saflık olmaz mı?
 Merkeze insanı koymadan ve insana ait olan psikolojik, sosyal-psikolojik temelleri görmezden gelerek devlet idaresini ve devleti bölgede temsil eden görevlileri, o bölgede hiçbir sorun yokmuşcasına veya çok sorunlu bölge, sadece terörle silahlı mücadele yapılabilir anlayışıyla görev yaptırılmasının fayda sağlamadığını artık görmemiz gerekmez mi? Bölgeye tayin edilen vali, kaymakam, sağlık personeli, öğretmen ve diğer kamu görevlilerinin hiçbir eğitime tabi tutmadan, özel yetiştirmeden, Kırklareli’nde, Aydın’da, Trabzon’da uyguladıkları yönetim anlayışıyla ve o illerde görev yapan birini Doğu ve Güney Doğu Anadolu bölgesine gönderilmesinde bir değişiklik yapmadan Devlet-Halk bütünleşmesini sağlamak fazla iyimserlik değil mi?
 Daha somuta inerek söylersek, MEB kura yoluyla belirlediği yeni yirmi bir yaşında ki öğretmeni Muş’un Malazgirt ilçesine, oradan da köye tayin edip gönderirken bütün konuyu çözmüş kabul ediyor. Tayini çıkan öğretmen ya gitmiyor ya da mecburen ve korkarak gittiğinde Ankara’da herhangi bir okulda ki müfredatı hiç tanımadığı, kültürünü, dilini, dünyaya bakışını, yaşadığı sosyal çevrenin etkilerini bilmediği çocuklara öğretmeye başlıyor. Ya da günü geçirip, orada fiziki olarak bulunmaktan öteye gitmeden “görevini” yapıyor. Ankara’da MEB bürokratları, Bakanı ve hükümet açıklamalarında Doğu ve Güney Doğu’ya gönderilen öğretmen sayısı vererek üzerlerindeki sorumluluğu atmış oluyorlar. Bu örnek sağlık için de geçerlidir. Tayini kurayla çıkan doktor aynı mecburiyetle ve yaşadığı, okuduğu kentte edindiği bakışıyla oraya mecbur olduğu için gidiyor. Devleti ve hükümeti temsil noktasında amir olan vali ve kaymakamlar da aynı değil mi? Kaymakamların bölge biçiminde görev yapma zorunlulukları çerçevesinde Burdur’un bir ilçesinde kaymakamlık yapmış biri Bitlis’in bir ilçesine tayin edildiğinde, tabi ki görevini görev sorumluluğu ve yetkileri içinde yapacak ama ilçenin özel şartlarına, hassasiyetine uygun çalışmaları nasıl yapacaktır? O bölgeye gidinceye kadar bir Kürt’le hiç konuşmamış veya okuma yazma bilmeyen, eğitimsiz bir Kürt’le konuşmamış, yemeğini yememiş, türküsünü dinlememiş, geleneğini, göreneğini, kültürel kodlarını bilmeyen bir kaymakamın, valinin, emniyet müdürünün, polisin, subayın o bölgede yapacağı tek önlem terörle mücadele kapsamında silahlı mücadeleyi sürdürmekten başka ne olabilir? Bireysel veya kurumsal bazı halkla kaynaşma için giyecek-yiyecek-sağlık yardımı çalışmaları olmuştur, olmaktadır ve bunlar gazetelere haber olmaktadır. Lütuf olarak yapılan bu çalışmalar, hatırladığı ilk günden itibaren çatışma, ölüm, gözyaşı gören birini kaynaşmaya ikna etmeye yeter mi?
Bölgede sosyal ayrışma kendini alabildiğine göstermektedir. Türk ve Kürt camilerinin ayrıldığı günleri yaşadığımızı görmezden gelerek, Kürt’ün Türk’ten, Türk’ün Kürt’den alış veriş yapmadığını, biri birlerinin oturduğu kahvehanelere gitmediğini, düğünlerine, cenazelerine katılmadığını duymazdan geldiğimiz sürece ve bunları özellikle bölgede görev yapan kamu görevlilerinin umursamadıkları sürece kanayan bu yaramızı sarmamız mümkün olabilir mi?
Doğu ve Güney Doğu Bölgesinin dışında olanların zaman zaman  bütün Kürtleri PKK’lı gibi görmesi ve davranması ayrı bir tehlike olarak karşımızda durmaktadır. Oysa yine bunu en iyi bilen bölgede kamu görev yapanlardır. Terör örgütünü benimseyen, yakınlıkduyar olanların sayısı genel Kürt nüfusu içinde dikkate alınmayacak kadar azdır. Ancak, bu az kitle sesini duyurmakta, eylemlerle kendilerini göstermektedirler. Terör örgütüne sempati duymayanlar için bu azınlık grup her zaman alternatif olarak durmaktadır. Zayıf bir anında ya da devletin zaafiyet gösterebildiği bir anda terör örgütünün mensubu olmak üzere potansiyel olarak beklemektedirler. Bunun önüne geçmenin yollarından biri boşluk bırakmadan o bölgenin insanıyla diyalogların samimiyet içersinde sürdürülmesidir. Sokak eylemlerinde, salon toplantılarında “Biji Apo” sloganı atanların terör örgütüne katılması için bir adımın kaldığını fark ederek o gençleri yargılayarak, göz altına alarak değil, onlarla “sen değerlisin” mesajını verecek sosyal önlemleri o bölgede ki kamu görevlilerinin alması gerekmez mi? Yine o bölgede teröre destek vermeyenlerin seslerinin terör örgütünden çok çıkmasını sağlamak için programların hayata geçirilmesi o görevlilerin sorumluluğunda değil mi?
 Ankara’da hastanede annesine refakat ederken orada tanıştığı birinin telkinleriyle terör örgütüne katılmak için Van’a giden on dört yaşında ki kız çocuğunun “ikna edilmesinin” altında nelerin yattığını bulmak için çalışmalar yapmak ve sonuçları kendimize itiraf etmemiz gerekmez mi? Vazgeçip, pişman olup polise sığınan bu kızımıza, ailesine hangi yönlendirmeyi yaptık, yapabileceklerimiz nelerdir diye sorduk mu? O kızımızın o küçücük parmaklarından ölüm akmasını bekleyip, ardından “şehitler ölmez, vatan bölünmez” demenin bize ne kazandırdığını sorguladık mı?
 Terörü besleyen kanalları kapatmayıp, internet sitelerinden yayın yapmalarının, televizyon kanallarından propaganda yapmalarının, para kazanmalarının, sempatizan oluşturmalarının, kürdüm diyeni terör örgütünün kucağına itmenin önüne geçmeden sadece silahla yapılan mücadelenin yeterli olmayacağını anlamak için ne olması gerekir? Vatan için ölmeyi göze alanların vatan için ölmeyip ama bazı fedakârlıklarda bulunmalarının daha doğru olacağını nasıl anlatalım? Ölmenin riyası yoktur, yalancıktan öldüm diyemezsiniz, ama gelen bir kurşunun yüreğinize saplandığını, en çok sevdiğiniz yakınınızın kurşun yediğini anlamak için bu sahnenin gerçek mi olması lazım?
 Sloganların büyülü dünyasından çıkıp “Türk Kürt kardeştir” demekten öteye gidecek bu sloganı söylemeye ihtiyaç duymayacak “kardeşliği” yeniden tesis etmeyi engelleyen ne varsa silip atmak, mücadele etmek, çok yukarılardan değil, kulaklarımıza eğilerek, yürekten, samimiyetle “seni seviyorum” diyebilmemizi kim, nasıl ve niçin engelliyor?
 Son zamanlarda terör örgütünün istediği biçimde konuşanlara, toplantı yapanlara, eylemler gerçekleştirenlere AB uyum korkusuyla ve yasalarda ki değişikliklerden dolayı müsamaha gösterilmesi, terör eylemi yapılmasının dışında yapacaklarınıza razıyız gibi izlenim uyandırmakta. Ama bu razı olma haliyle daha büyük terör eylemlerinin altyapısını oluşturacağı gözden kaçırılmaktadır. Terörün açtığı yoldan ilerleyenlere yol verilmesi, gençlerin ve terör örgütüne sempati duymayanların bile zihinlerinde soruların oluşmasıyla birlikte terör örgütü meşruiyet kazanmaktadır. Terör örgütü silahla, ölümle  savunduğu düşüncelerini, birileri salon toplantılarında da rahatlıkla söyleyebiliyorsa ve bunlar engellenmiyorsa hatta yok sayılıyor, önemsenmiyorsa, söylenenler birilerinin kulağına hoş geliyorsa yeni dağa çıkmaların önüne geçilmeyeceği ve yeni terör eylemlerine zemin hazırlayacağını unutmamak gerekir.
 Birileri dağda ki teröristle aynı şeyleri söylüyor, üniversite de öğrenciler PKK’lı grup olarak tanınıyor ve çeşitli gösteriler yapıyor, konserler düzenlenip sloganlar atılıyor, konferanslar düzenlenip bildiriler sunuluyor, toplantı sonuç bildirisi diye maddeler sıralanıyor, meclis kürsüsünden milletvekili diğer bir milletvekilinin PKK vasıtasıyla kendisini tehdit ettiğini söylüyor ve bütün bu konuşmalar kamuoyuna yansıtılıyor. Terörle mücadelede görevli kurum ve yöneticileri, hükümet bu konuşulanları duyuyor, gazete kupürlerinden veya istihbarat-emniyet raporlarından okuyor, biliyor ama bunları söyleyenleri bir nevi yok sayıyorlar. Bu kadar aşikâr söylenenler ve yapılanların teröre dönüşmemesi veya terörden uzaklaştırılması için oturup konuşmak, bir şekilde bu söyleyenlerle ilişki kurmak akıllara gelmiyor. Devlet teröristle masaya oturmaz tabii ki ama söyleyenleri terörist yerine koyup hukuki bir yaptırım yoksa söyleyenler istediklerini istedikleri gibi söylemeye devam edip kamuoyu oluşturabiliyorsa bu kişilerle konuşmaktan neden bu kadar kaçılıyor?
 Örneklersek, herhangi bir üniversitede rektör, dekanlar veya öğretim üyeleri kendilerini PKK’lı gören, gösteren öğrencilerin neden, sonuç ve çözüm ilişkilerini belirlemek için bir araya gelinmez de bu öğrencilerin daha keskinleşmesi, ötelenmesine meydan verilir. Müzisyenin ayrıldığı, yazarın ayrıldığı, gidilen pastanenin, kahvehanenin ayrıldığı hatta harflerin telaffuzlarının bile farklı yapıldığı bir ortamda hiçbir şey olmamış ve yokmuş gibi yapmak bize ne kazandırdı veya terörün artmasını ne kadar engelledi, engelleyecek?
 Bu kadar can alan, yürek yakan, gözyaşı döktüren, fakirleştiren bir konuyu yeterince önemsiyor muyuz? Yoksa ölen ölür, kalan sağlar bizimdir mi veya ateş düştüğü yeri yakar diyerek yine bir yerlere, başka ülkelere, aşiret reislerine havale edip bekleyecek miyiz? Yine televizyon stüdyolarında tartışıp, dergi, kitap sayfalarında kalan düşünceler üretip yeni şehit haberleriyle yüreğimiz mi parçalanacak? Yeni şeyler söylemenin zamanı gelmedi mi?  Her sosyal konuda olduğu gibi neden ve sonuçlar tek bir etkene bağlı olmadığını, sorumluluğun bir kuruma yüklenemeyeceğini bilerek yazar, akademisyen, sanatçı, bürokrat ve her bireyin üzerine düşen görevlerin hatırlanacağı zaman gelmedi mi? Şehitlere, dullara, yetimlere ve yüreği yanan ana babalara saygı adına, insan olmak adına ve dinimizin emrettiği kurallarla durup düşünelim, sorunun değil çözümün bir parçası olmak için beklemeyelim… Yeter artık…
Sırrı Çınar

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Şiir      Ana Sayfa