TARİH, SOSYOLOJİ VE YÖNETİM
 


Son yıllarda artan popüler tarihçiler ve onların yazıp-konuştuklarına pür dikkat kesilen önemli bir kesim var. Okullarda öğretilen ve klasik devlet anlayışıyla yönlendirilmiş tarihe alışık olan ama tatmin olmayanlar için de bu popüler tarihçilerin anlattıkları ilginç karşılandı. Doğrularla birlikte bazen de zihin sapmasıyla yanlış bilgilerin de bulunduğu bu yeni tarih bilgisinin de öğretilen klasik tarihle uyuşan önemli bir tarafı tarihimizde devletimizin, milletimizin, ekonomimizin, ilişkilerimizin adeta mükemmel olduğunun anlatılmasıdır. Kişilerin tarihlerinde olduğu gibi devlet-millet tarihinde de olumsuzluklar nedense unutulur, yanlışlar yokmuş gibi hep iyi taraflar anlatılır. Bir de üstüne masalcı tavrıyla süsleme eklendi mi, o tarihi dinleyen milletiyle-devletiyle gurur duyup, ait olmaktan da mutlu olur. Tersi bir söylemde, tarihi bir gerçeği ortaya koyanlara da verilecek unvan da hazırdır, “hain”. “Hain” olmayı göze alamayanlar da bildiklerini yumuşatarak, satır aralarına gizleyerek söylerler. Tarihinden utanan, övünmeyen, gururlanmayan millet de yoktur. Hepsi de kendi tarihini yeni nesillerine aynı yöntemlerle anlatırlar. Bizde daha fiyakalı anlatılan bu tarihte haklılık payının çok olması, gerçeklerin de gurur duyulacak özellikler taşımasının tespitiyle müthiş bir rahatlama sağlar. Her sıkışılan dönemde tarihin istenilen bölümünde yaşanıyormuş gibi yapılıp, o dönemler ayrıntılarıyla, kişileriyle, kişilerin yaptıklarıyla anlatılır. Bu durum bazen o kadar yoğun yaşanır ki, bugünde mi yaşıyoruz, yoksa zaman tüneliyle o döneme mi gittik bilemeyiz. Tarihimizde yeterince gurur duyulacak işler yapılmış, bugün yapmamıza ihtiyaç yoktur düşüncesi gizliden gizli zihnimize yerleşir. Ya da tarihimizde yapılan o müthiş işleri yapmamıza imkân yok, biz beceremeyiz, başaramayız, ne yapsak da onlara ulaşamayız düşüncesi ve aşağılık psikolojisine kapılırız.
 
Sosyolojik tarih ve tarih felsefesi konusunda yeterli çalışmamız olmadığı için tarihimizi ya bugünün mantık ve bilgisiyle değerlendirme, ya da hayal ürünü olaylar gibi masalımsı bir tarzla değerlendirerek ve her iki durumda da hata yaparız. Yeni yeni başlayan araştırmalarla halkın yaşama biçimleri, değerleri, devlet-toplum ilişkileri konusunda çok az çalışma yapılmakta, ancak yeterli bilgilendirmeye yetmemektedir. Sosyolojik çalışmalarda toplumun geçmişinden getirdiği alışkanlıklarının, geleneklerinin, düşünme biçimlerinin, algılarının ve genetik özelliklerinin değerlendirilmesi gerekmektedir. Tarihini bilmediğin bir topluluğun Sosyo-psikolojik analizlerinin yapılması imkânsızdır. Ancak sosyolojik tespitler yapılır ki, zaten bu tespitler toplumun görünen tarafıdır. Bir de vasat seviyede öğrencilerin tercih ettiği sosyoloji bölümlerinde batı düşünce ve Anglosakson geleneğiyle eğitilmiş sosyologlar, psikologlar üretince toplumun sosyo-psikolojik, sosyolojik analizleri isabetli olamamakta, yönlendirici ve üretilecek politikalarda, devletin müdahalelerinde yeterli veriyi ortaya koyamamaktadır. Sosyolojik analizleri pratikten yapabilme yeteneğine sahip yazarlar, işadamları gibi gruplara da önem verilmeyince şekli, ölçüsü, inancı, algılama ve yorumlama özellikleri, tepkileri, nereye gideceği bilinmeyen bir toplulukla karşı karşıya kalıyoruz. Yüz elli yıllık karmaşada zihinsel yapısı başkalaşmış ve ne istediğini tam bilmeyen veya istediklerinin bu toplum için sağlıklı olmadığını bir türlü anlayamayanların çoğaldığı ve toplumu yönlendiren, etkileyen makam ve görevlerde bulundukları açıktır. Kendi içinde bölündükçe bölünen, her kavramın her grup için başka anlam taşıdığı, her istenenin altında bir grubun menfaatinin yattığı acayip bir durumun içindeyiz. Hukukun, adaletin, demokrasinin, cumhuriyetin, bilimin, sanatın, eğitimin, dinin, milliyetçiliğin, erdemin, faziletin, adabın, ahlakın ve toplumun kutsallarının her grup için başka başka anlamlar taşıması içinde bulunduğumuzun toplumun marazi bir halde olduğunu göstermektedir. Dindarların kendi içinde yüzlerce cemaate, gruba bölünmesi, milliyetçilerin başına takılan yeni sıfatlarla onlarca farklı grupla temsil edilmesi, çatışan onlarca grubun her birinin en demokrat olma iddiaları, hakkın ve adaletin her bireye göre değişiklik gösterdiği, ilçe hatta köy bazında farklılıkların ön plana çıkarıldığı, bölgesel farklılıkları da olan kocaman bir ülkenin sosyolojik analizlerini yapmadan amaç birliği ve milletleşmiş topluluk olmayı gerçekleştirmek mümkün değildir.
Ölçülerini batı ülkelerinden alan ve bu ne olduğunu bilmediği topluma dikte ettiren bir yönetim anlayışıyla toplumun kafası iyice karışmıştır. Kendini ifade etmekte güçlük çeken, aidiyetinin ne olduğunu bilmeyen, en basit yaşam sorunlarını çözemeyen hatta karmaşıklaştıran, tanımı yapılamayan bir topluma sahip olduğumuzun şuuruyla çözümler aramalıyız.
 
Tarih felsefesini öğrenmeden, sosyal tarihle geçmişimizde yaşayanların tecrübelerinin farkında olmadan ve sosyolojik haritamızı çizmeden her gün çığlaşarak büyüyen problemleri çözmemizde imkânsızlaşıyor ve umutları yok ediyor. Yeni kurulan bir devlet, yeni bir devletin üretmeye çalıştığı ve ne olduğu bilinmeyen bir halk görüntüsünden, çıkmazından kurtulmak için aktüel düşünmekten, yazmaktan ve uygulamalardan vazgeçmeliyiz. Her bedenin özelliklerinin farklı olması gibi her toplumun özellikleri de farklıdır. Bu farklı bünyeyi keşfetmeden zerk edilecek ilaçların dozu ve çeşidi üzerinde düşünmemiz gerekir.
 
Ülkemiz sadece Ankara, İstanbul, İzmir gibi büyük kentlerden ve bu kentlerin ayrışan semtlerinden, yönetimde bulunanlardan-yönetime yakın olanlardan oluşmamaktadır. Anadolu’da her ilçe, her köy, her belde yaşama, olaylara ve gelişmelere başka gözle bakmaktadır. Ülke nüfusunu oluşturan her birey bu nüfusu yönetenler kadar değerli ve önemlidir. Her yanan yürek, duyulan her acı, başarısız her insan ve her insan diğerinden daha önemsiz ve iyi, rahat yaşayanlardan daha az hak etmiş değildir. Bu insanları yönetmeye talip olmuş ve tercihlerini o yönde kullanmış insanların biz ne yaparsak doğrudur ve toplum uymak zorundadır düşüncesinden vazgeçmelidirler. Tarihi bilmek, sosyolojik analizleri yapmak zorundadırlar. Kendileri bilmiyor ve yapamıyorlarsa bu analizleri doğru yapanlardan faydalanmalıdırlar. Meclisten çıkacak her yasanın toplumda yaratacağı etkilerin hesaplanması ve en uygun halinin yasallaşması bu konuda atılacak ilk adım olmalıdır.
 

Sırrı Çınar

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Şiir      Ana Sayfa