Ana Sayfa

 

SİSTEMİN MİLLETİN LEHİNE DEĞİŞTİRİLMESİ

 

Bir başka ülke var mıdır her meseleyi gruplaşarak, ayrışarak çözmeye kalksın. Bu özellik doğu toplumlarında olan “duygusallıkla” açıklanabilir mi? Duygusallık yanlış yapmak için iyi bir mazeret midir? Üstelik kişisel gelişimcilerin ortaya attığı “duygusal zekâ” diye bir kavram da ortada durmaktayken. “Duygusal zekâ” kavramıyla insanların daha doğru karar verebildiklerini söylerken, biz duygusallığın arkasına sığınabilir miyiz? Ama içinde bulunduğumuz bu dönemde aklın, sağlıklı düşüncenin, hatta duygusallığın ötesinde bir ayrışma olduğunu görüyoruz. Sağduyunun yerini, kin, öfke, hırçınlık ve aşağılama almış. Çok küçük akıl yürütmelerini bile yapmaktan aciz olan ama yıllarca bu ülkeyi siyasetçi ve bürokrat olarak yönetmiş zat-ı muhteremler Anayasa değişikliği ile ilgili referandumda “hayır” denmesi gerektiğini çok ucuz düşüncelerle anlatıp duruyorlar. Bu ucuz düşüncelerin içine yerleştirdikleri “evet” verenleri itham eden aşağılayıcı sözleri de onların ne kadar basit bir duygunun içinde olduklarını göstermektedir. Bu basit duygunun adı “kin ve nefrettir”. Kime bu “kin ve nefret”? Başta siyasi iktidarı elinde bulunduran partiye, partililere karşı, sonrası ise Türk Milletine karşı… Onların gözünde ve mantıklarında bu millet kolay güdülen, verilenle ikna olan, sesi soluğu çıkmayan ve fazla haklar verildiğinde problem üretebilecek fazla ciddiye alınmaması gereken bir yığındır. İster siyasi, ister bürokratik makam ve unvanları bir şekilde ele geçiren, bu unvanlarla güç ve kudret sahibi olanlar tarafından verilecek lütuflarla yaşamını devam ettirmesi istenen bu millete verilen kadar söz ve hak sahibi olarak yaşaması istenmektedir. Verilecek haklar ve çağdaş dünyanın sahip olduğu değerler bu unvanları elinde bulunduranların güçlerini azaltacak ve onları halk seviyesine getireceğinin korkusuyla feveran etmektedirler. Bu feveran edenlerden özellikle CHP kültüründen gelenleri anlamak daha kolaydır. Çünkü bu kültür halksız halkçılık yapan, söz üreten ama iş üretmeyen, halkı kolay güdülen bir yığın olarak gören, iş başında olanların halktan çok üstün meziyetlere sahip yönetme yetisine sahip olduklarına inanan ve gücü belli bir grubun elinde tutma kaygısı taşıyan anlayışa sahiptir. Bu gelenek 1940’lı yıllardan beri devletin bütün kurumlarına, basına, ekonomiye sirayet ettirilmiş bir anlayıştır. Bu anlayışta iktidar kim olursa olsun asıl iktidar CHP geleneğine sıkı sıkı bağlı grupların iktidar olarak kalması, sözlerinin dinlenmesi, sistemin onlara göre işlemesidir. Bu anlayışın hâkim kılındığı ve sistemin başka türlü çalışmasını engelleyen en önemli kurum hukuksal birimlerdir. Ardından basın, ekonomi ve tabii ki askeri yönetim birimleridir. Her koldan bu milleti istedikleri gibi yönetme arzusunu tatmin eden bu kurumsal yapıların kendilerini dayadıkları en temel yer ise anayasadan başlamak üzere hukuki güçtür. Hukuki dayanaklarını kaybedince sığınacakları başka bir şeyin kalmayacağını bildiklerinden bu dayanaklarını kaybetmemek için her türlü mücadeleye girmektedirler. Hukuku adalet için değil gücün kendi ellerinde toplanması olarak algılayan ve uygulayan bu kültürel yapı referandumda “hayır” çıkması için canhıraş bir şekilde çalışmaktadırlar. Daha önceki yazılarımda militarist anlayışın zihinleri nasıl işgal ettiğini ve askeri darbelerle oluşturulan sistemlerin ürettiği insanların nasıl etkilendiğini, zihinsel bir değişimin gereklerini anlatmıştım. Bu zihinsel değişimi gerçekleştirmek gerçekten çok zor ve uğraşılması gereken bir konudur. Bir taraftan CHP zihniyetinin derin izleri, diğer taraftan oluşturulan militarist anlayış özgürleşmenin ve çağdaş dünyaya ayak uydurmanın önündeki en büyük engeldir.

 

Anayasa değişikliği yeni bir anayasanın yazılması için çok önemli bir adımdır. Ülkemizin asıl ihtiyacı yeni, özgür, akılcı ve toplumun her kesimini tatmin edecek 21. Yüz yıl anayasasıdır. Ancak kurumsal oligarşinin ülkemizin önüne koyduğu büyük engelleri aşmak kolay olmadığından yeni bir anayasa yazılması gerçekleşmemektedir. Bu değişiklikler yeni bir anayasanın yazılmasını kolaylaştıracak bir zeminin yaratılmasında önemli bir adımdır. Üstelik bu değişiklikler mevcut oligarşinin ve kökleşmiş yönetim anlayışının değiştirilmesi açısından da çok önemli başlangıçtır. HSYK ve Anayasa Mahkemesi üye sayılarının değişmesinden başlayan ve kadınların, çocukların, çalışanların haklarında ki iyileşme, geçmişimizle hesaplaşma adına 12 Eylül darbecilerinin ve o dönemde görev yapanların toplum vicdanında açtıkları yaraların sarılması gibi çok önemli değişiklikleri ihtiva etmektedir. Bu önemli değişikliklerle ellerinde güç bulunduranların güçlerinin azalmasını, darbecilerin cesaretlerinin kırılmasını ve erkek egemen toplumun kadınlarla, çocuklar üzerindeki baskılarının sonucu kadının toplumda değer görmeyen, horlanan, ezilen ve yok sayılan ayrımcılığın kaldırılmasını getireceği açıktır. Bu konularda gerekli hukuki dayanak tesis edilmektedir.

 

Bu anayasa değişikliğini ülkenin bölüneceği, devletin kaosa gireceği, hukukun karmaşıklaşacağı, yargının bağımsızlığının kaybolacağı gibi şüpheci düşüncelerle eleştirmek ve kabul etmemenin samimiyeti sorgulanmaya değerdir. Bu anayasa değişikliği bir sistemin milletin lehine değiştirilmesinin önemli bir adımıdır. Bu  adımı atan tek başına iktidarı elinde bulunduran Ak Parti olunca muhalif düşünenlerle, muhalefet partilerinin çoğu bu önemli değişikliğe “hayır” denmesi yönünde kampanyalar başlatarak Ak Parti’yi mağlup etme gayretinin aslında milletin aleyhine olacağının da farkındalar. Farkında olmamaları için ferasetten, akıldan, mantıktan ve milli duygulardan bihaber olmaları gerekmektedir. Bütün bu özelliklere sahip olduklarını varsayarak, farkında olduklarına kanaat getirebiliriz. Türkiye siyasetinin ve devlet idaresini bilen her vatandaşın dahi bildiği bir gerçeği  allayıp, pullayıp  iktidarın hukuku ve yargıyı ele geçirip kaos yaratılacağını, devletin rejim değiştireceğini, ülkenin bölüneceğini söylemeleri hangi akılla açıklanabilir? Türkiye’de yaşayan ve gerek yargıda, gerek diğer kurumlarda görev alan hangi kişinin siyasi görüşü yoktur? Hatta sporla ilgili federasyonlarda, odalarda, sivil toplum örgütlerinde, barolarda, üniversitelerde, sendikalarda ki seçimlerde ve bütün atamalarda siyasi görüş en önemli faktör değil midir?  Seçilenler veya atananlar sadece liyakatlerine ve diğer seçilebilme yetilerine göre mi seçiliyorlar? Bütün bu soruların cevabı açık ve nettir. Seçilenler ve atananlar siyasi görüşlerine, destekledikleri siyasi partilere göre seçilirler ve atanırlar. Biri bir yere aday olduğunda, tanınmıyorsa seçeceklerin ilk sorusu “siyasi görüşü nedir” değil midir? Bu ülkenin adalet bakanının alenen “ne yani MHP’lileri mi hakim savcı yapacaktım” dediğini unuttuk mu? Ki bunu hemen her iktidar da yapmıyor mu? Bu ülkemiz gerçeğini yok sayacak, hayır böyle bir şey yoktur diyecek tek bir akl-ı selim kişi çıkar mı? Çıkmamalı ve bu gerçeğin üstünü kapatarak pembe hülyalar görecek kimse olmamalı. Çünkü bu ülkemizin değişmez acı gerçeğidir. Belki birçok problemimizin temelinde bu tavassut, ötekileştirme yatmaktadır ama bu gerçeği yok sayıp, sanki seçilenler objektif değerlendirmelerle seçiliyorlarmış gibi yapmak en azından dürüst olmamaktır. Yapılan ciddi bir araştırmanın sonucu Türk milletinin hafızası ilk anda 18 gün gerisini hatırladığını ortaya çıkarmıştı. Eğer hafızalar daha geriyi hatırlasaydı bundan önce görev yapmış Cumhurbaşkanlarının, başbakanların, bakanların ve siyasi iktidarların kendi görüş ve ideolojileri dışında kaç kişiyi göreve atadıklarını da hatırlardık. Askeri bürokrasi de dahi belli bir siyasi görüşe bakılmaz gibi yapılsa da yaşam felsefesine göre üst komutaya gelecek subayların belirlendiğini, yaşam felsefesi farklı olanların hiyerarşi kullanılarak üst komutaya gelmelerinin önüne engeller konulduğunu biliyoruz. Bu gerçeklerle baktığımızda muhalefet yapıp, referandumda “hayır” çıkmasını sağlamaya çalışanların ortaya koydukları savlar geçerliliklerini yitirmektedir. Ülkemiz ve milletimiz için çok önemli bir konu “horoz dövüşüne”, iktidar-muhalefet çatışması zeminine kaydırılmaktadır.

 

İktidar partisinin kendisine bağlı bir yargı yaratmak için bu değişikliği yaptığını savunanlar, Ak Parti’nin sürekli iktidar olarak kalacağını kabul etmiş, siyasetle mücadele edemedikleri yerde yargı yoluyla mücadele edeceklerini de kabul etmiş olmazlar mı? Yasalar, anayasa sadece bir hükümet için mi geçerlidir? Savlarının doğru olduğunu varsayarsak, sonraki iktidarlarda bu kendisine bağımlı yargıdan faydalanmayacaklar mı? Hangi iktidar karşısında kendisine muhalefet eden bir yargı ister? Bunlar demokrasilerde doğru davranış mıdır? Tabii ki değildir. Ahlaki de olmayan bu gerçek bizim siyasetimizin gerçeği değil midir? Maalesef her iktidar tam hükümranlık kurmak adına karşısında muhalefet istemez, devletin bütün kurumlarını kendi istekleri doğrultusunda düzenleme arzusu taşır ve uygular. HSYK ve Anayasa Mahkemesine atanan üyelerin anayasa kabul edilmesi halinde iktidarın emrinde olacağını söyleyenler, hâlihazırda hâkim, savcı gibi yargıda görev yapanları, avukatları, YÖK’ü ve diğer yüksek yargı kurumlarını itham etmiş olmuyorlar mı? Seçilecek kişileri şimdiden zan altında bırakmıyorlar mı? Bu kişilerin haktan, hukuktan, ahlaki değerlerden yoksun olacağını varsayanlar, şimdi görev yapanların bu menfi özelliklerden arı olduklarını ne ile ispat edebilirler? İktidarların emrine girebilecek hâkim ve savcılarımız, bu kadar şahsiyet zafiyeti içinde olan yargı mensuplarımız var ise zaten yargının bağımsızlığını ve adaletin yüceliğini kaybetmiş değil miyiz? Bu ağlanacak halimizi görmezden gelip, anayasayla sayıları değişince mi bütün olumsuzluklar ortaya çıkacak? Yine eleştirilerde uzlaşma sağlanmadığı için bu anayasaya değişikliğine hayır denmesi gereğini vurguluyorlar. En baştan “hain, art niyetli” ilan edilen bir iktidarla hangi zeminde uzlaşacaklarını açıklamıyorlar. Üstelik anayasa değişikliğinde ki maddelerden sadece HSYK ve Anayasa Mahkemesi üye sayısına kilitlenmiş bir tartışmada akla, mantığa uygun olmayan eleştiriler getirenler hangi uzlaşmadan bahsediyorlar? Sendikal hakların artırılmasına mı karşı çıkıyorlar, kadın ve çocuk haklarında ki iyileştirmelere mi? Siyasi partilerin mali denetimin Sayıştay Başkanlığının yapmasına mı? Herkesin anayasa mahkemesine başvuru yolunun açılmasına mı?

Cumhuriyetin temel niteliklerinin ortadan kaldırıldığını, ülkenin otoriter bir rejime götürüldüğünü söylerken toplumun okumayan, düşünmeyen, araştırmayan zafiyetini kullanıyorlar. Kulağa çok çarpıcı gelen ve insanları sarsan bu ithamın altını doldurmaya, somut deliler sunmaya ve açıklama yapmaya bile ihtiyaç duymuyorlar. Nasıl olsa, bu halk okumuyor, anlamıyor, bilmiyor, biz ne desek inanacaklar duygusuyla  “kandırma” ve “yalan söyleme” yöntemlerini seçiyorlar. Bir kurulda üye sayısının artması hangi temel niteliği ortadan kaldırıyor?

 

Yapılan yorumlarda referanduma “evet” diyeceklerin Ak Parti iktidarından kişisel ikbal peşinde oldukları ithamı ise siyaset arenasında nasıl seviyesiz, seciyesiz insanların olduğunu ne yazık ki bir kez daha göstermiştir. Üstelik bu cümleleri bakanlık yapmış, halen yazan ve saygın bir konumu işgal eden, milliyetçi, ülkücü olarak tanınan kişilerce yapılması ayrı bir üzüntü kaynağıdır. Bu kadar basiretsiz ve basit bir düşünce ikliminde yaşayan birinin bu ülkede saygın bir konuma çıkarılması sonucu ülkemizin neler kaybettiğini anlamak için çok araştırmaya da gerek yoktur. Siyasi duruşlarını ülke menfaatlerinin üstünde tutmayı milliyetçilik gibi sunanların gerçek yüzlerini görmek için kendi konuşmalarını dikkatlice okumak yeterlidir. Mecliste görüşmeler yapılırken bizi de aralarına katsalardı, referanduma ihtiyaç olmayacaktı demek, kaprislerine kurban olduklarını göstermektedir. Statükocu anlayışlarına kılıf bulma gayretleri beyhude çıkan bu zatlar seviyeyi iyice düşürmekten de geri durmuyorlar. Benim yapmadığım her şeye karşıyım gibi zavallıca bir anlayışı aidiyet duygusu taşıyanlara dikte ettirmeleri ve bu aidiyet duygusunu kendi çaresizliklerine kurban etmeleri ahlaki değildir. Aidiyet duygusuyla biz ve ötekiler algısıyla iç sesleri referandumda “evet” demesine rağmen “hayır” diyeceklerin vicdanlarını nasıl rahatlatacaklarını çok merak ediyorum.

Anayasa değişikliği mutlaka bir siyasi partinin veya iktidar partisinin yapabileceği bir çalışmayla ortaya çıkar. Meclisteki diğer siyasi partilerle de birlikte çalışma yapılır ve değişiklik hayata geçirilir. Sistem bu kadar basitken, değişiklikler görüşülürken olumlu katkı sağlamak yerine en uç muhalefet yapılması ve ardından referandum sürecinde de “hayır” kampanyaları sürdürülmesi bu siyasi partilerin anayasa değişikliği konusunda hiçbir samimiyetlerinin olmadığını göstermektedir. Siyasi partiler olarak mecliste muhalefet ettikleri bir konuda kendilerini seçip meclise taşıyan milleti de yönlendirmeye, kandırmaya kalkmaları demokrasiyi sindirmediklerinin de acı bir göstergesidir. Demokrasi bilinci ve millete duyulması gereken saygı, milletin referandumda bağımsız ve özgürce karar vermeleri için gerekli zemini hazırlamayı gerektirir. Bizim mecliste başaramadığımızı siz başarın ve milletin lehine olan bir değişikliği sırf siyasi kaygılar nedeniyle ret edin diyenlere bu milletin cevabı da kendisi gibi muhkem olacaktır.

 

Bu ülke 1987 yılı referandumunu unutmuş ve o referandumda “hayır” veya “no” diye tişörtlerle dolaşanların şimdi nerede olduğunu unutmuş mudur? 12 Eylül yönetiminin siyasi yasak koyduğu siyasetçilere, siyaset yapma özgürlüğü getiren o referandumda millet evet demiş ve hayır diyenler şimdi siyaset arenasında yokken, yasaklı olanlar hala siyaset yapmaktadırlar. Özgürleşmeye, çağdaşlığa ve statükonun dışına çıkma arzusuna hayır dedirtenlerin akıbeti de öncekilerinden farklı olmayacaktır.

 

Yirmi bir yaşında üniversiteyi yeni bitirmiş ve 12 Eylül 1980 darbesinin üzerinden henüz altı yıl geçtiği 1986 yılında dönemim iktidarı olan Anavatan Partisi’nin grup başkan vekillerine “12 Eylül darbecilerinin bu millete reva gördüğü zulmün kınanması için Meclisin bir karar alması gerektiğini” söylemiş birisi olarak yirmi dört yıl sonra 12 Eylül darbecilerine yargı yolunu açan bu değişikliğe karşı olanları anlamam imkânsızdır. Üstelik o darbeden sonra kendisi zulüm görmemişse bile arkadaşı, komşusu, akrabasının gördüğü zulme şahitlik edenlerin “hayır” diyebilmesi için akıl durması yaşamaları gerekmektedir.

Sırrı Çınar

 

 

 

 

 

 

.

Şiir      Ana Sayfa