
|
|
Cumhuriyet tarihi içinde üç tane anayasa yapma gayretkeşliğini göstermiş bir devletiz. İlki Cumhuriyetin kuruluşunu takip eden 1924 yılında yapılmışken daha üzerinden kırk yıl geçmişken yenisini yani 1961 Anayasasını, bununda üzerinden yirmi bir yıl geçmişken 1982 anayasasını yapma ihtiyacı hissetmişiz! Son anayasa da işlevini tamamlamış veya yeterli gelmediğinden dördüncü anayasa yapma tartışmaları yapılmaktadır. Hatta bu tartışmalar 1982 anayasasının üçüncü yılında başlamış ve anayasa değişiklikleri Turgut Özal hükümeti tarafından sürekli gündeme gelmiş ve ilk defa 1987 yılında çeşitli değişiklikler yapılmıştır.
Anayasa için Gaulle’nin tanımladığı “Anayasa bir felsefe, bir kurumlar sistemi ve bir pratiktir” sözünden hareket ederek Türk Devletinin felsefesinin bu kadar kısa dönemlerde değişemeyeceğini de varsayarak kurumlar arasındaki sistemsel düzensizlik ve pratikte meydana gelen aksamalardan kaynaklanan yetersizlik olduğunu görürüz. Vardığımız sonuç bu güne kadar yapılan anayasaların toplumun ihtiyaçlarını karşılayamaz düzeyde kaldığını, anayasa hazırlanırken taraflı, belli bir ideolojinin eseri olarak ortaya konduğunu göstermektedir. Yaşanılan bütün sıkıntıların temelinde yatan “resmi ideoloji” ve anayasa hazırlatanların “kendi ideolojilerinin” dikte ettirildiği metinler olmasıdır. Oysa toplumun kurucu iradesinin ve toplumsal uzlaşmanın yansıdığı metinler olmalıydılar.
1924 Anayasasında daha belirgin olan “kurucu iradenin” diğer anayasalarda ideolojiye hizmet eden unsurlara büründüğünü görmekteyiz. İlk anayasadan itibaren hakim olan “Ulus Devlet” anlayışı grup ideolojileriyle birleşince pratiği olmayan ve kurumlar arasında ahenkli çalışmayı sabote eden bir biçime dönüşmüştür. 1924 anayasası daha liberal ve anayasal sistem oluşturmaya yönelik olsa da toplumun siyasal ve kültürel olgunluğu bu sistemi desteklemekten uzak kaldığından amacına ulaşmamış ve arkasından gelen 1961 ile 1982 anayasaları ise toplumsal mutabakattan uzak ve askeri vesayetle hazırlandığından toplumsal sahiplenmeden mahrum kalmıştır.
Toplumsal mutabakat sağlamayan, askeri anlayışla yapılmış, özgürlüklerin önünde önemli engeller koyan ve devlet-vatandaş arasındaki ilişkiyi belirlerken devlet merkezli anlayışa sahip son anayasanın da değişmesi veya yenilenmesi gereklidir. Bu gereklilik için mevcut toplumsal olgunluk ve nasıl bir anayasa istendiği konusunda mutabakat sağlanmış mıdır? Yani yeni bir anayasanın yapılmasıyla her şey güllük gülistanlık mı olacak? Yaşanan siyasi, sosyal kaoslardan kurtulacak mıyız? Ve bu anayasa nasıl yapılacak? Bütün bu soruların cevabını ararken durmamız gereken yer neresidir?
Anayasaların özünde ve ortaya çıkma sürecinde demokrasi ile hak ve özgürlükler vardır. Avrupa kökenli bu kavramın en temel iki unsuru olan “demokrasi ile hak ve özgürlükleri” tam anlamıyla gerçekleştirmenin olmazsa olmazı demokrasinin içselleştirilmesidir. Hak elde etme sürecini yaşayamayan Türk toplumu kendisine verilenle yetinmek veya ona uyum sağlamakla meşgulken, devlete hakim olma duygusuyla hareket eden ideolojik grupların yönlendirmelerine de itibar etmemiştir. Demokrasinin içselleştirilmediğini de, bu konuda siyasi partiler ve toplum önderlerinin kamuoyuna yansıttıkları görüntülerden anlamaktayız. İdeolojik yönlendirmelere yani yeni rejimlere itibar etmeyen toplumun karşısına, kendi içinde devlete sahip olma güdüsünü geliştiren siyasi gruplar çıkması ve bu grupların emellerini gerçekleştirme enstrümanı olarak Anayasayı görmeleri, elde ettikleri gücü bu yönde kullanma arzuları ve 21.Yüzyılda Türkiye gerçeklerini karşılamayacak önermelerin tartışılır olması yine sağlıklı bir Anayasanın yapılamayacağı kanaatini güçlendiriyor.
En temel konularda bile uzlaşamayan entelektüel gruplar, siyasi partiler, devletin kurum sözcülerinin her biri kendi dayatmalarının ve düşüncelerinin anayasayla güvenceye alınmasının mücadelesini vereceklerdir. Statükoyu korumayı amaçlayan ve “Ulus Devlet” anlayışın temsilcilerinin veya zihinlerinde tuttukları tek tip insan ve vatandaş üretme düşüncesine sahip insanların kendi küçük alanlarına yücelik bahşetme gayretleri önümüzdeki en büyük engeldir. Başka önemli büyük bir kitlenin de yeni anayasayla bir anda her şey değişecek beklentileri de ayrı bir olumsuzluk olarak önümüzde durmaktadır.
Yeni anayasa çalışma ve düşüncesini, devlete kutsiyet yükleyip vatandaşı öteleyen bir anlayışa sahip kitlelerle, baskıcı ve daha otoriter anlayışa sahip diğer grupla, hak ve özgürlükler ile kurumların pratiğini yeni devlet felsefesine göre oluşturmayı planlayan ve yeni bir devlet kuruluyormuş gibi düşünenlerin hesaplaşma alanı olmaktan çıkarmak gerekmektedir. Bunun için yol ve yöntemler araştırılıp, tartışılmalıdır. Temsilciler meclisi alternatifi önemli bir konudur. Sadece anayasa yapmak üzere oluşturulmuş ve anayasa yazımından sonra kapanacak bir temsilciler meclisi kurulması gerekmektedir. devlet tecrübemizden kaynaklanan avantajlarımızı kullanarak aceleye getirilmeden bütün toplum katmanlarının her türlü görüş ve düşüncesinin dikkate alınacağı bir yapı kurulmalıdır. Hatta daha ileri gidip halkın tamamına görüş ve öneri bildirme hakkı tanınmalı, gelen bu görüş ve önerilerin sağlıklı değerlendirilip, süzgeçten geçirilerek değerlendirilmelidir.
Anayasa hazırlığı sırasında Sivil Toplum Örgütlerine layık olduklarından fazla önem atfedilmemeli, toplumun tamamının istek ve görüşlerine itibar edilmelidir. STÖ’lerin kendi taleplerinin toplumun talebiymiş gibi algılanmasının da önüne geçilmelidir. Çünkü ülkemizdeki STÖ’lerin başkan ve en fazla yöneticilerinin bireysel görüş ve düşünceleriyle temsil edildiği gerçeğini bilmekteyiz. Toplumun tamamından görüş alma düşüncesine model olabilecek gelişme Güney Afrika Cumhuriyetinin anayasa yazılmasında gerçekleşmiştir. Kurucu mecliste oluşturulan komisyonların çalışmaları hakkında medyada ilanlar verilmiş ve iki milyonu aşan görüş ve öneriler toplanmış, tek tek bireylerin düşünceleri ve itirazları değerlendirmeye alınmış ve yeterli mutabakata varılmıştır. Anayasa yazma süreci iki yıl sürmüşken mutabakat altı yıl sürmüştür. Mutabakatın önemi itiraz edenlerin dahi dikkate alınmalarından dolayı çıkan sonuca saygı duymalarıdır. Ki bizim tecrübelerimizle bu süre oldukça kısaltılabilinir ama asla aceleye getirilmemesi gerekmektedir. Sadece akademisyenlerin, hukukçuların tasarıları tartışılmamalı, bu gruplardan başka insanların da düşüncelerine başvurulmalıdır.
Yeni anayasada devlet-vatandaş dengesinin nasıl kurulacağının, merkezi hükümetin bu günkü gelişen dünyanın ihtiyacını nasıl karşılayacağının veya yeni yönetim düzenimizin ne olması gerektiğinin, katılımcı demokrasinin nasıl gerçekleştirileceğinin, kimliğinden dolayı sorunlar yaşayan herkesin sorununu nasıl çözeceğinin, özgürlük ve haklarda temele insanı nasıl koyacağının tartışılması gerekmektedir.
Hukukta adeta marazi bir hal alan “dil” konusu fazlaca önem arz etmektedir. “Ama”, “ancak” gibi bağlaçların kullanıldığı, “devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü” gibi anlatım bozukluğu ve muğlâk ifadelerin olmaması için özel gayret gösterilmesi gerekmektedir.
Sonuç olarak, devleti yücelten ve kutsayan, vatandaşı korumasız bırakan anlayıştan uzak tekçi yapının yerine çoğulcu yapıyı kuran temel felsefeyle, özgür bireylerin “bu anayasa benimdir ve haklarımı korur” inancını oluşturan yeni bir anayasayla bölgemizde ve dünyada önemli bir güç oluşturmanın, günlük siyasi kavgalardan uzaklaşıp uzun vadeli projeleri gerçekleştirecek sağlıklı, mutlu, huzurlu ve vatandaşı olmaktan gurur duyacağımız bir devlete doğru ilk adımı atmış olacağız.
Sırrı Çınar
. |
![]() |