|
 |
MİLLİ
EĞİTİMDE ULAŞILAMAYAN HEDEFLER
Keşke diye bir yazıya başlamak doğru ve anlaşılır değil ancak bu
yazıya keşke diyerek başlıyorum. Keşke eğitim-öğretim konusunda
üzerinde sorumluluk ve yetki sahibi olanlar, siyasi ve
bürokratik unvanlarını gasp edenler, etkili olabilme makamlarını
işgal edenler bizler kadar kaygılı olsalardı… Keşke, düzeltme,
yönetme, en iyiye ulaşma gayretinde, çalışma azminde, öğrenme
açlığında ve kendi kendilerini ölçme cesaretinde olsalardı…
Keşke, kendi yetersizliklerinin bu milletin geleceğini yok eden
en temel neden olduğunu biri birlerine söyleyebilselerdi… Keşke,
içinde bulunduğumuz yüzlerce problemimizin asıl nedeninin
kendileri veya kendilerinden önce o makamları işgal edenler
olduğunu anlayabilselerdi… Keşke, içlerinde insan sevgisi, o
yoksa millet sevgisi, o da yoksa en azından utanma duygusu
taşısalardı… Keşke, bana bu yazıyı yazdırmasalardı…Keşke,
yazılan kitapları, dergileri, gazeteleri okusalardı ve
üzerlerine alsalardı… Keşke…Keşke…
Bu keşke ilenmesini uzatabiliriz ama neye yarayacak ki… Bu
yazıyı da diğer yazılanlar gibi yine bu kıymetli zevattan kimse
okumayacak, okursa anlamayacak veya oralı olmayacak. Biz bize
yazacağız, okuyacağız ama tarihe not düşme görevimizi yerine
getirip, bu ülkenin çözümsüz gibi duran problemlerini çözebilme
yetisine sahip vatandaşları olduğunu göstereceğiz. Bu büyük
iddianın arkasında durduğumu bu güne kadar eğitim konusunda
yazdıklarımı okuyanlar bilecek ve bir defa daha hak
vereceklerdir.
Ülkemiz coğrafi ve nüfus olarak büyük bir ülkedir, doğrudur.
Ülkemizin ekonomik kaynakları sınırlıdır, bu da doğrudur. Ama bu
doğrular millet olarak tarih sahnesinde ve diğer ülkeler
arasında yer edinmemizi engelleyecek kadar belirleyici bir güce
sahip midir? Toplumun açlık, sefalet ve geri kalmışlık çıkmazına
sürüklenmesi, sosyal dengelerini kuramayan, üretemeyen,
sorgulamayan ve hakkını koruyamayan zavallılık girdabına mahkum
edilmesi için yeterli bir neden midir? Tabii ki bu soruların
cevabı “hayır”dır. Yazan ve düşünenlerin kalemi kurudu,
dillerinde tüy bitti ama yetmiş yıldır bir türlü anlaşılmadı.
1939’dan 2006’ya kadar on yedi sefer Milli Eğitim şurası
toplanmıştır. 1939 yılında yapılan şurada Milli Eğitim Bakanı
Hasan Ali Yücel şöyle demiştir.
Muhterem arkadaşlar, kanaatimce bütün Maarif Teşkilatı tam ve
mükemmel bir uzviyet alabilmek için her uzvunun birbiriyle
alakalı, birbiriyle münasebetli bir surette işlemesi lazımdır.
Ortaokul öğretmenleri, ilkokuldan gelen çocukların zayıf
olduklarını söylüyorlar. Lise muallimleri aynı şikâyetleri,
ortaokula yükletiyorlar. Üniversite ve yüksek mektepler ise
liseden gelen çocuklarımız şu ve bu noktalardaki
kuvvetsizliğinde ısrar ediyorlar. İlkokula giren çocuğun içinde
yaşadığı dar muhitle başlayan bu şikâyet dairesi, burada
kapanmış gibi görünür. Fakat aldanmamalıdır. Çünkü üniversitenin
ve yüksek mektebin verdiği mezundan da hayat şikâyet ediyor ve
devre, bu şikâyetin ancak umumi hayat ve geniş muhite
dayanmasıyla kapanıyor.
Mevcut öğretim bünyesini nasıl kurmalıyız ki her parçası
birbirinden haberli olarak işleyebilsin. "
Öğrencilerin kifayetsizliğini dillendiren Hasan Ali Yücel daha o
gün müthiş tespitini yapıyor. Üniversite mezunlarından da hayat
şikâyet ediyor diyor. Bir türlü bitmeyen şikayet hala devam
ediyor.
Şurada alınan kararlar ise şunlardır.
1. Üç sınıflı köy okullarının beş sınıfa çıkarılmıştır.
2. Okullarda derslerin öğleden önceye alınması ve öğle
sonralarının ortaokullarda isteğe bağlı, liselerde mecburi
olarak öğretmenlerin yönetiminde serbest ve ortak faaliyetlere
ayrılması konusunda yapılan öneriler kabul edilmiştir.
3. Ortaöğretim kurumlarının il ihtiyacına göre bir planı
hazırlanmıştır.
4. Erkek teknik, kız teknik ve ticaret öğretim kurumlarının
yönetmelikleri ve öğretim programları incelenip karara
bağlanmıştır.
Şûraya getirilen konularda en önemlisi okul ders kitaplarıyla
ilgili olmuş ve tek tip kitap (devlet kitabı) sistemine
gidilmesi teklif ve kabul edilmiştir.
5. Yüksekokul ve fakülteler Millî Eğitim Bakanlığına
bağlanmıştır
Bundan yetmiş yıl önce tespiti yapılan ve bireyin gelişimini
tamamlaması için alınan karar da okul sonrası serbest ve ortak
faaliyetler düşünülmüştür. Bugün sadece okul-dersane arasında
mekik dokuyan taze beyinlerin heba edilmesine zemin
hazırlayanların vicdanları da mı sızlamaz?
1953 yılında yapılan şurada ise Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri
şöyle demiştir.
Herkesçe bilinen şu hakikatleri burada bir kere daha tekrar
etmeyi faydalı buluyorum: Önümüzdeki yirmi, yirmi beş yıl
memleketimiz için ehemmiyetli ve pek hayatî bir devredir. Yeni
Türk nesillerini ilmî usullerle ve asrın ihtiyacına uygun
şekilde yetiştirmek mecburiyetindeyiz. Bu zarureti
gerçekleştirmek için herhangi bir tılsımdan medet umacak
vaziyette değiliz. Milletimiz, gayeye varabilmemizin teminini
millî eğitim teşkilatımızdan beklemektedir. Çocuklarımızı,
yaptıklarını bilerek yapan, millî ideale bağlı, ruhları ve
şahsiyetleri üstün birer insan olarak yetiştireceğiz.
Çocuklarımız, sonsuz bir çalışma ihtirası taşımalı, başarının
zevkini duymalı, tembel ve tufeyli yaşamaktan nefret etmeli,
organizasyon kabiliyetlerini geliştirmeli, iyi ahlaklı, yapıcı
ve yaratıcı vatandaşlar olmalıdırlar. Talim ve Terbiye
usullerimizde ne kadar kuvvetlenirsek, bu üstün ideale o derece
yaklaşmış olacağız.
İlköğretim teşkilatının mecburi ve ihtiyarî olmak üzere iki
kısma ayrılması uygun görülmüştür. Mecburi olanlar ilkokullarla
yetiştirici ve tamamlayıcı sınıflar, özel eğitim ve öğretime
muhtaç çocuklar için açılacak okullar olacaktır. Okul öncesi
eğitim ve öğretim teşkilatıyla tamamlayıcı kurslar, ihtiyarî
müesseseler mahiyetinde kurulacaktır.
Dönemim bakanının hedefe koyduğu yirmi, yirmi beş yıl hiç
gelmeyecektir. Hatta bu konuşmada temas edilen hususların
gerçekleşmesini arzuyla beklemekteyiz.
Şûrada Alınan Kararlar ise şöyledir.
1- İlkokul programının amaç ve ilkeleriyle içeriği arasında
ahenk sağlanması
2- Toplu öğretim anlayışının ikinci devrede de hâkim olması
3- Aylık ve yıllık saatlerin kullanılmasında esneklik sağlanması
4- Programların yaygınlaştırılmadan önce denenerek
geliştirilmesi karara bağlanmıştır.
Yine şuraya katılanlar kendilerinden emin olmadıkları için
yenilikleri deneyerek öğrenme zafiyetine düşmüşlerdir.
1957 Yılında yapılan şurada Milli Eğitim Bakanı Prof.Dr.Ahmet
Özal’dır ve şöyle konuşmuştur.
Mesleki ve teknik öğretimin dünya yüzündeki ehemmiyetine sayın
şûra üyeleri her cephesi ile vakıftırlar; bu konunun, asrın yeni
vasıta ve metotlarından faydalanan memleketimizin ekonomik ve
endüstriyel hayatıyla ne kadar sıkı bir şekilde alakalı olduğunu
da takdir etmektedirler.
İkinci mevzumuz olan halk eğitimi, bilhassa VI. Şûra’nın izhar
ettiği arzu üzerine, bütünü ile ilk defa olarak, huzurumuza
getirilmektedir.
Bu eğitimin, ümmilikle mücadeleden başka, iyi yaşama,
vatandaşlık ve sağlık bilgileri verme, halkı aydınlatma,
mesleklere hazırlama, verimi artırma ve umumiyetle mesleklerde
ilerlemeyi sağlama gibi hedefleri olması da tabiidir. Esasen
eğitimin gayesi, ferdi sosyal hayata hazırlamak, seviyeli, moral
hayata kavuşturmaktır. Bu da onu bir meslek sahibi kılmak
suretiyle tahakkuk safhasına girer. "
Bu şuaranın en önemli hatta tek karar maddesi “Sanat
enstitülerinin bazı bölümlerine kız öğrenci alınmasıdır.” Kız
öğrencilerin nasıl yetiştirilmesi konusunda ise yıllardır
dilimizden hiç düşmeyen anlamını kavrayamadığımız maddeler de
mevcuttur. “Millî birliğin kuvvetlendirilmesi , toplum
kalkınması , hizmet ülküsünün geliştirilmesi , ahlâk terbiyesi ,
tarih ve tabiat sevgisi“ .
Bir eğitim sistemi düşünün ki ahlaksız, milli birlik yoksunu
olarak öğrenci yetiştirmeyi hedef edinsin. Tabii ki ahlaklı,
milli birlik amaçlı bireyler yetişecektir. Şurada karar alınması
mı gerekir?
1962’e gelindiğinde Askeri vesayetin yaşandığı bir dönemde şura
yapılmış ve Milli Eğitim Bakanı Hilmi İncesulu’dur. Konuşmasında
“Ortaokullarımız muhtelif gayeli olmalıdır. Ortaokul mezunları
liseye, teknik okullara, meslek okullarına girebilmeli ve bu
okullardaki öğrenim için önceden ortaokullarda mutlaka
hazırlanabilmiş olmalıdırlar.
Mesleki ve teknik okullarda liselere girişte öğrencinin
ilkokuldan itibaren göstermiş olduğu alâka ve kabiliyet dikkate
alınmalıdır.
Üstün istidatlı öğrenciler için bir İlim Lisesi ve bir de
aşağıda kuruluş sebeplerini, ayrıca zikredebileceğimiz bir
Deneme Sanat Enstitüsü kurulmalı ve öğrenciler başarı
gösterdikleri müddetçe bu okullarda kalmalıdırlar,
gösteremeyenler öteki okullara nakledilirler.
Herhâlde mevcut liselerimizi randımanlı bir hâle getirmeden,
yeni lise açmamalıyız.”
Bu şurada diğer şuralarda rastlamadığımız daha ayrıntılı ve uzun
kararlar alınmıştır. Şu anda uygulamada olan birçok yönetmeliğin
hazırlanması kararı bu şurada verilmiştir.Mesela Kız
enstitülerinin "ortaokula dayalı ve genç kızlarımıza iyi ev
kadınlığı ve vatandaşlık nitelikleriyle birlikte verimli bir
üretken olarak hayatlarını kazanabilmelerini mümkün kılacak
bilgi ve becerileri kazandıran üç yıllık bir meslek okulu hâline
getirilmesi uygun görülmüştür.” O günkü milli eğitim sevdalıları
kızlarımıza “iyi ev kadınlığı” öğretmeyi karara bağlamışlar. İyi
ev kadınlığının da ne olduğunu yazmamışlar dolayısıyla neyi
kastettiklerini bilmiyoruz. Ayrıca erkekler içinde şu kararlar
alınmış. “a) Yapıcı ve yaratıcı bir muhakeme yetenekliğine
sahip, müteşebbis, işini ve mesleğini seven ve bununla iftihar
edip iş ahlâkını benimseyen, mesleği ile ilgili makine, alet ve
malzemeleri iyi kullanarak iş yapabilme bilgi ve becerilerini
kazanmış, insan münasebetlerine ve iş idaresine vakıf, görev ve
sorumluluk duygusu gelişmiş elemanlar yetiştirmek
b) Bu elemanları, endüstri, bayındırlık ve diğer iş alanlarının
ihtiyacı olan çeşitli sanat dallarında beceriler isteyen işlere
kolaylıkla uyabilecek hâle getirmek
c) Ayrıca bu okullara devam eden üstün kabiliyetli gençleri
branşları ile ilgili yüksek öğrenime hazırlamak”
1962 yılında alınmış bu kararlarda da yapıcı ve yaratıcı,
muhakeme yeteneğine sahip bireyler yetiştirme amaçları bir türlü
gerçekleşmeyecektir. Olsun daha sonraki şuralarda tekrar
ederler. Ama o zamanlar meslek liselilerin üniversiteye
gitmelerinin önünü kapatma düşünceleri yok. Bu şurada
öğretmenler için “Bütün bu tekliflerde açık olarak belirdiği
üzere öğretmenlik mesleğini cazip kılacak tedbirler acilen
alınmadığı takdirde öğretmen yetiştirmek için yapılan büyük
yatırımlar ve sarf edilen büyük gayretler arzu edilen neticeye
bizi ulaştıramayacaktır” Denmiştir. Yani 47 yıldır amacına
ulaşmayan bir karar alınmıştır. O günkü eğitim sevdalıları
öğretmenlerin seviyesi olarak da” Meslek hayatına atıldığı zaman
genel kültür ve bilgi yönünden en az lise seviyesinde olması”
diyerek lise seviyesine razı olmuşlardır. Konulan hedefler büyük
olmasına rağmen o hedeflere ulaşacak yolların bilinmemesi veya
gayret gösterilmemesi de dikkat edilmesi gereken önemli bir
noktadır. Lise eğitimi üst eğitim olarak algılanıp, gelecek
nesillerin yetiştirilmesinde yeterli görülebilmiştir. Öğretmen
yetiştirme konusu her şuranın ana maddelerinden biri olmaya
devam edecektir. Bir türlü bulunamayan bu yöntemi ne zaman
bulacaklar.? 1962 yılına kadar yapılan şuraların en çok ve en
ayrıntılı kararlarının alındığı bu şurada yeni bir milli eğitim
kurma amacını taşıdığını görüyoruz. 1960 Askeri yönetiminin
kendisine biçtiği önemli rollerden biridir Milli eğitim…
Öğretmen yetiştiren okullarda ilköğretime dayalı okulların 7,
orta öğretime dayalı olanlarda da 4 yıla çıkarılması için
çalışmaların kararı bu şurada alınmıştır.
1970 yılında yapılan şurada ise Milli eğitim Bakanı olarak
Prof.Dr. Orhan Oğuz şöyle demiştir.
Öğrenicilere bilgi yükleme, bir nevi ansiklopedimiz ile onları
ezbere sevk etme yerine; onlara öğrenme, inceleme yollarını
gösteren, bilimsel düşünme ve araştırma yeteneğini kazandıran
bir esası getirmek istiyoruz. Bu suretle herkes, kabiliyetine
göre yükseköğretim dalına, iş hayatına veya hem yükseköğretime
hem de hayata hazırlanma durumunda olacaktır. Her öğrenci için
dikey ve yatay geçiş imkânları tahsis edilmiştir. Ortaöğretimin
ikinci kademesinin ilk yılı yöneltme işlemine tahsis edilmiştir.
Bu yöneltme zorlayıcı ve gücendirici değil, yol gösterici ve
özendirici esaslara bağlanmaktadır.
Yöneltme sınıfından sonra öğrenciler, ilgi, istidat ve
kabiliyetlerine göre edebiyat, fen, iş, meslek kolları teknisyen
liselerine ve öğretmen liselerine ayrılacaklardır.
Bütün ders programlarının ve kitapların yeniden hazırlanması,
öğretim metotlarının ve kitapların yeniden hazırlanması, öğretim
metotlarının ve araçlarının modernleşmesi, okul yapıları ve
tesislerinin eğitsel esaslara göre geliştirilmesi, öğretmen
yetiştirme, geliştirme istihdam esaslarının gözden geçirilmesi
zorunludur. "
Bu şurada da alınan kararlar 1962 yılında alınan kararların
devamı niteliğinde olup yine askeri vesayetin ağırlığının
hissedildiği ve bugünün yöneticilerini yetiştiren sistemi
getirmeyi amaçlamıştır. Yani bugünün insanı 1962 ve 1970 yılında
yapılan şura sonuçlarına göre şekillenmişlerdir.
1981 yılına gelindiğinde yine bir askeri yönetim ve Milli Eğitim
Bakanı Hasan sağlam’dır. Hasan Sağlam fazla konuşmaya gerek
duymamış olacak ki kayda değer bir şey söylememiştir.
Amacını “Türk millî eğitimini yüceltecek yeni bir sistem
bütünlüğünü yaratmak” diye özetlemiştir.
Alınan kararlarda da ise ağırlıklı olarak okul öncesi eğitimi
gördüğümüz bu şurada uygulansaydı bugün daha az problemimiz
olurdu dedirtecek kararlar alınmıştır. Doğu ve Güney Doğu
Anadolu bölgesinde yaşanan ve ülkemizi sarmalayan terörün önemli
bir dayanağını yok edecek şu karar alınmıştır. “Okul öncesi
eğitimi ana sınıfının kırsal ve gecekondu yörelerinde, Türkçe
eğitimine ağırlık verilecek şekilde öncelikle
yaygınlaştırılması”. Ayrıca “Temel eğitimin
yaygınlaştırılmasında başta finansman olmak üzere tüm
kaynakların en etkili bir biçimde harekete geçirilmesi” kararı
da uygulamaya konulmamıştır. Bu şuranın önemli bir maddesi de
temel eğitimin 8 yıla çıkarılmasıdır ki ancak 1998 yılında
gerçekleşecektir.
1981 yılında yapılan şura kararları yeterli bulunmamış olacak ki
1982 yılında bir şura daha yapılır.
Bu şurada diğer şuralarda olmayan önemli farklılık göze
çarpıyor. Geçmişle hesaplaşma veya geçmişte kötü çalışmalar
yapılmış, gereken önem verilmemiş gibi suçlamalar yer almıştır.
Mesela; “Öğretmen yetiştiren kurumlara nitelikli öğretim
personeli yetiştirilmesi konusunda sistemli bir politika
izlenmemiş; planlı dönemlerde de bu konuda beklenen düzeyde
başarı sağlanamamıştır.”Tamamı öğretmenlerin nitelikleri üzerine
kurulu bir çalışma yapılmış, eğitim-öğretimin en temel gücü olan
öğretmenlerin yetişmesi ve çalışması konularında nihayet akıl
başlarına gelmiştir. Kararlar arasında “Eğitim sistemimizin her
kademesinde yetersiz öğretmenlik belgesine sahip veya hiçbir
belgesi olmayan kişiler öğretmen olarak çalıştırılmaktadır.
Özellikle öğretmen yetiştiren kurumlarda bu tür kişilerin
öğretmen olarak istihdam edilmesi, yetişecek öğretmenlerin
niteliğini önemli bir biçimde etkilemektedir.
Eğitim sistemimizin her kademesinde ücretli öğretmenler
çalıştırılmaktadır. Öğretmen yetiştiren kurumlardaki ücretli
öğretmenlerin oranları da dikkati çekecek kadar fazladır (% 28.
4). Oysa bilimsel araştırmalar, yalnızca ders saatinde derse
girip çıkan öğretmenlerin, öğrencilerin bütün gelişmesiyle
ilgilenemediklerini ortaya koymaktadır.” Olmasına rağmen 27 yıl
sonra aynı şekilde ücretli öğretmenlerin çalıştırıldığını
biliyoruz. Nitelik bakımından ise seviye hala toplumun en cahil
kesimi öğretmenlerdir sözünü yalanlamıyor.
1988 Yılına gelindiğinde Milli Eğitim Bakanı Hasan Celal
Güzel’dir. Önceki şuralara inat Hasan Celal Güzel uzun bir
konuşma yapar. Konuşmasında önemli olan bölüm şöyledir.“Türk
Millî Eğitiminde sistemden başlamak üzere ciddi bir reform
ihtiyacı vardır. Gerçi, bu reform kelimesi, birçok sosyal
kurumlarda, müesseselerde yıllardan beri söylenegelmiştir; ama,
21'inci yüzyılın eşiğinde Türk eğitim sistemini mutlaka
değiştirme ihtiyacı içerisindeyiz. Bütün bu eserleri ellerine
teslim edeceğimiz gençliğimizi, en iyi şekilde yetiştirmek
zorundayız. 21’inci yüzyılın başında dünyanın gelişmiş ülkeleri
arasında iddialı olmak istiyorsak, önemli bir role sahip olmak
istiyorsak, mutlaka Millî Eğitimimize daha fazla önem vermek
zorundayız.” Israrla reformdan söz etmiştir. 24 yıl sonra hala
beklenen reform bir türlü gerçekleşmemiştir. Çok ilginçtir ki
çok önemli kararların alındığı ama tam hayatiyet bulamadığı bu
şurada ilk şuradan beri tekrarlanan bu madde de eklenmiştir.
“Bütün ortaöğretim kurumlarında öğrencilerin ilgi, istidat ve
kabiliyetlerine göre yönlendirilmelerini ve karşılaştıkları
problemlerin çözümünde yardımcı olacak ve böylece öğrencilerin
daha başarılı olmalarını kolaylaştıracak bir ortamın sağlanması
için rehberlik faaliyetlerinin etkinleştirilerek
yaygınlaştırılması; bu çerçevede öğrencilerin beden ve ruh
sağlıkları ile eğitim durumlarını takip edecek bir sistemin
geliştirilmesi.” 1939’ dan 1988’e kadar aynı maddenin
tekrarlanıp durulması aslında Milli Eğitimde çalışmaların
gösterişe yönelik olduğunu işlevsel olmadığını, siyasi iradeyle
bürokrasinin uyum içinde olmadığını ve yetersiz ellerde olduğunu
açıkça göstermektedir. Yine bu şurada bir önceki şuranın tespit
ettiği çok önemli bir eksikliğe yeniden hayatiyet kazandırılması
görülmektedir. “Anaokulu ve ana sınıfı öğretmeni ihtiyacının
yükseköğretim tarafından karşılanması mümkün oluncaya kadar,
mevcut öğretmenlerin yanına "öğretmen yardımcısı" veya "eğitici"
verilmesi konusunda, gerekli çalışmaların yapılması; lise ve
dengi okul mezunlarının, kendilerine verilecek pedagojik
formasyondan sonra bu amaçla istihdam edilmeleri” Öğretmen
niteliği açısından zavallılık seviyesine düştüğümüzün ve
toplantı salonlarından, kağıt üzerinden Milli Eğitim Bakanlığı
koridorlarına ulaşmayan ve uygulanmayan yasak savma kararına
şahit oluyoruz. Yine bu şurada yabancı dille ilgili alınan ama
hayata geçirilmeyen önemli bir madde vardır. “Yabancı dil
eğitiminde; fırsat eşitliğini zedelemede mevcut sınırla
imkânların istekli ve yetenekli öğrencilere götürülmesi için,
genel ortaokullar ile genel ve mesleki liselerde, 1988-1989
öğretim yılından itibaren "Basamaklı Kurs Sistemi" ne
geçilmesi.” Sonuçta ilköğretimden başlayan ama öğrenilmeyen bir
yabancı dil serüvenimiz devam etmektedir. Özel okullara
gönderilen öğrencilerin çoğunun yabancı dil için gittikleri
gerçeği önümüzde durmaktadır.
Son şurada 2006 Yılında yapılmıştır. Oldukça fazla ayrıntıya
girilen ve bir “göz boyama” şurası niteliği taşıyan şurada
nerdeyse okullara hangi kapıdan girileceğine kadar ayrıntılara
dalması dikkate değerdir. Avrupa Birliği temel ölçülerden biri
olduğu için yine kâğıt üzerine yazarak ve toplantı salonlarında
konuşarak rahatlamış, bütün problemleri hal etmiş bir duyguyla
mutlu, rahat ve görevlerini yerine getirmiş insan rehavetiyle
Milli Eğitimimizi yönetmeye devam etmekteler.
Atalarımız ölçü koyma konusunda ne güzel demişler “Halep
oradaysa arşın da burada” diye… Arşını elimize alıp ölçsek Milli
Eğitimimizin boyunu, yaptıklarını, başarılarını… Neyi buluruz;
Dersaneye mahkum edilmiş öğrencileri, dersane parasını
denkleştiremeye çalışan aileleri, strese boğulmuş aile
fertlerini, 6,7,8. sınıflarda yapılan SBS sınavlarını, aldığı
parayla ay sonunu getiremeyen öğretmeni, mesleğe girdiği günden
sonra tek bir kitap okumamış öğretmenleri, pedagoji, çocuk
psikolojisi bilmeyen öğretmenleri, ailelerin yardımıyla okuluna
doğal gaz, su, personel alan okul idarecilerini, düşünmesini,
öğrenmesini bilmeyen, muhakeme yapamayan, dünyanın en kalabalık
nüfuslu ülkesini bilmeyen öğrencileri, kendi çocuğunu özel okula
göndererek diğerleri için hiçbir emek sarf etmeyen siyasileri,
bürokratları, oğlunu özel okula gönderen Milli Eğitim
Bakanlarını buluruz. Arşını Milli Eğitim Bakanlığının her
kademesinde görevli bürokrata uzattığımızda ise gözleri kör,
kulakları sağır, vicdanları kara vaziyette yaptıklarını mevzuata
uydurma gayreti içinde bir üst göreve nasıl gelirim düşüncesi
içinde her türlü normal dışı eyleme açık çay kahve içenlere
ulaşırız.
Çok merak ediyorum, Milli eğitimin başına oturtulan bakanlar
göreve başlamadan eğitim-öğretimle ilgili tek bir sayfa yazı
okumuşlar mı?
Çözüm mü? Her şeyden önce kaygı taşıyan samimi insanlar
tarafından yönetilmesi… Bilgi kolay bulunur…
Keşke bana bu yazıyı yazdırmasalardı… Keşke…
Sırrı Çınar |
 |