|
 |
MİLLETVEKİLİ
OLMANIN DAYANILMAZ CAZİBESİ…
Demokrasilerin vazgeçilmezi seçimlerdir.
Devlet organizasyonu içinde kendini temsil edecek, yönetecek ve
birey olarak çözemeyeceği problemleri çözecek, halkın adına
düşünüp, ihtiyaçlarını belirleyip, mevcudun daha iyi olmasını
sağlayacak düzenlemeleri yapacak temsilcileri halkın seçmesiyle
demokrasinin ilk adımı atılır. Halk bir çeşit kendi kendini
yönetir bu temsilciler aracılığıyla… Temsilcilere yüklenen
misyon ve verilen görev kutsaldır. Temsilcinin aldığı kararlar
büyük halk kitlelerini ilgilendirdiğinden, temsilci normal bir
insanın yaptıklarından farklı olmak zorundadır. Bu algıyla
temsilci “farklıymış” gibi görülür ve kutsiyet bu anlamda
yüklenir. Ki temsilci, temsil ettiği halkın nasıl yaşayacağına,
refahına, mutluluğuna, sağlığına, eğitimine, zenginliğine, hatta
nasıl yaşayacağına kadar etki edebilecek güç ve kudrete
sahiptir.
Klasik bir anlayışla halk neye layıksa,
layık olduğu temsilciler tarafından yönetilir düşüncesi
hâkimdir. Veya bir toplum ne ise onu temsil edecekler de o
toplumun bir benzeridir. Bu anlayış kısmen doğru olmakla beraber
temsilcinin etkin, yetkin olması gerektiği ve toplumu daha
ileriye götürmesi gereken bir görev aldığı göz ardı edildiğinden
eşitler arasından biri olmasını yeterli gören bir algının
doğmasına da neden olmaktadır. Bu yanlış algının sonucu olarak
da her insan kendisini toplumu temsil etme yetisinde olduğunu
düşünmeye başlamıştır.
Oysa devletin karmaşık işlerliğini
yürütme, toplumsal kurallarını koyma ve değişen dünyada ülkeyi
topyekûn rekabet eder düzeyde tutma işlevini yerine getirmek, o
toplumun bir ferdi olmaktan öte çok farklı özelliklere sahip
olmayı gerektirmektedir. Ağır bir sorumluluk ve vebal gerektiren
temsilcilik için insanlar neden bu kadar cesur
davranabilmektedir diye bir soru sorulduğunda verilecek cevaplar
samimiyet ve ufukla direk alakalı olacaktır.
Önümüzdeki milletvekili seçimleri için
bütün siyasi partiler aday başvurularını almaya başlamalarıyla
tarihte görülmemiş yoğun bir talebin olduğu görüldü. Özellikle
seçimlerden galip çıkacağı düşünülen Ak Partiye ve seçimlerde
barajı geçmesi düşünülen CHP ile MHP’ye gösterilecek aday
sayısının çok üstünde bir başvuru yapıldı. Başvuru yapan her
aday kendini o ağır sorumluluğun altından kalkacak düzeyde
görerek mi başvurusunu yaptı? Talip olduğu görevin tanımını
kendilerince nasıl yaptılar? Neden bu kadar çok aday oldu? Bu
soruların cevaplarını ararken mevcut parlamenter yapıya bakmak
gerekiyor. Dışarıdan bakıldığında ve parlamentoda bulunan önceki
milletvekillerini görenlerin zihninde oluşturdukları imaj çok
önemlidir. Oluşan imajda şunlar vardır; Milletvekili seçilip o
unvanı aldıktan sonra yapacağı iş bellidir. Meclis oturumlarına
katılmak ve partilerinin aldığı karar uyarınca yasa tekliflerine
evet ya da hayır demek. Yasanın içeriğini bilmek zorunda
olmalarına, o yasanın toplum üzerinde nasıl bir etkisinin
olacağını bilmelerine gerek yoktur! Bürokratlar tarafından
hazırlanan yasaların kabul veya ret edilmesi de zaten
partilerinin genel merkezleri tarafından belirlendiğine göre
milletvekilin bilgili, ufuklu, becerikli ve yeterli olmasına
gerek yoktur. Kaldıracak bir elinin veya tuşa dokunacağı
bir parmağının olması, parti genel merkezlerinin ne dediğini
duyan bir de kulağının olması yeterlidir! Meclis
oturumlarında yapacakları bu kadar belliyken, meclis dışında
veya meclisteki odalarında da yapacakları bellidir. Kendilerine
verilen odada seçmenleri kabul ederek çay ısmarlamak, yemek
saatinde gelenlere yemek ısmarlamak ve taleplerini not edip,
bürokratları telefonla arayıp taleplerin gerçekleşmesini
sağlamak. Bu faaliyetleri de yapmak herkes için oldukça kolay
konulardır. Çay, yemek masrafları için alınan maaş yeterlidir ve
bürokratı arayıp seçmenin işiyle ilgili “torpil” olmak için
elinin altında telefonu, sekreteri, danışmanı ve kullanacağı
“unvanı” vardır.
Milletvekili olarak gittiği her yerde
kapılar açılacak, saygı görecek ve girdiği her ortamda konuşan,
konuştuğu dillenen o olacaktır. Sadece maaşı ülkenin genel
durumuna göre oldukça yüksektir ve diğer haklarıyla, para
kazanma imkânlarıyla da oldukça kazançlı bir iştir. Aday
olamamaları halinde bile “aday adayı” unvanıyla yeni bir sosyal
statü kazanmak, devletle olan işlerinde “bizdendir” düşüncesi
oluşturup, işlerini yoluna koyma imkânına sahip olmak gibi yine
çok kazançlı bir girişimde bulunduklarının şuurundadırlar.
Aday adayları, “demokrasinin” nasıl
işlediğini göstermek amacıyla teşkilat yoklaması veya temayül
yoklaması adı altında partilerin teşkilat üyelerince oylanması
da düşünülmüş. Teşkilat üyelerinin ölçüleri ise aday adayıyla
bir tür ilişkide bulunmuş olmasından öteye geçmeyen, seçilecek
görevin gerektirdiği nitelikler doğrultusunda çok da hassas
davranılmayan bir yapıdadır. Teşkilat üyesinden oy almak için
zengin olmak, tanıdık olmak, nüfuzlu bir kişi olmak, büyük bir
aileye sahip olmak, teşkilatta daha önce görev yapmış olmak,
yaptığı iş ne olursa olsun ünlü olmak yeterli görülmektedir. Süt
ne ise kaymağı o olur özdeyişinin gösterdiği bir gerçekle daha
karşılaşmış olunur.
Küçük bir ilçede şube müdürlüğünden
itibaren hiyerarşide yukarı doğru çıkıldıkça bürokraside görev
yapanların hayallerinde milletvekili olmak yatar. Zaten lacivert
takım elbise giymeyi biliyor, işleri haledebilecek kadar da
becerikliyken ve çevresinde devlet imkânlarını kullandırttıkları
tarafından pohpohlanıyorken neden olmasın diyerek cesareti varsa
aday olur. Yine bir STK sayılan herhangi bir dernekte başkanlık
yapmış birinin de benzer özelliklerinden dolayı milletvekili
olmayı kendinde hak görür. Akademik çevrede biraz tanınmış,
televizyon programlarına katılmış bir akademisyenin de aklından
ilk geçen milletvekili olmaktır. Aslında hiçbir ideali olmayan,
yeterli bilgi birikimine ve ufka sahip olmayanların talip olduğu
milletvekilliğine çok az da olsa idealist ve yeterli donanıma
sahip, samimi kişiler de talip olmaktadırlar. Bu yeterli
olabilecek düzeyde olanların oranı ne yazık ki yüzde onu
geçmemektedir. Hatta bunlar çoğunluğun içinde kendilerini
gösteremeden kaybolup gidebilmektedir.
Bütün bu yaşanılanların sebebinin kurulu
olan bir sistem olduğunu gözden kaçırmamak gerekir. Ama bu
yaşanılanların bedelini ülke olarak çok ağır ödemekteyiz.
Parlamenter Demokrasinin tam işlemesi için yeni düzenlemelere
ihtiyaç vardır. Milletvekilliğinin bir meslek olarak
düşünülmesinin ve kazanç sağlanan bir kurum olmasının önüne
geçilmelidir. Milletvekili olacak kişinin samimi duygularıyla
birikimini karşılıksız olarak milletin hizmetine sunması
sağlanmalı ve bunu sağlamanın yolunun milletvekilliğinin çıkara
dayalı cazibesini azaltmaktan geçtiğini unutmamak gerekir.
Bürokraside üst düzey görev yapan şahsiyetlerin hizmet sunması
için her türlü imkâna sahipken ille de milletvekili olarak
hizmet sunacağını söylemesine inanmak çok zor.
Meclis iç tüzüğünde yapılacak
değişikliklerle ve yasaların düzenlenmesiyle milletvekilliğinin
asıl amacı olan yasama görevine geri döndürtmek mümkündür. Bu
konuda kararlı olmak ve kaybedilen milletvekilliği itibarını
kazandırmak için çeşitli yollar düşünülebilinir. Ama birinci
sırada milletvekilliği maaş ve diğer maddi imkânlarını
azaltmaktan geçer. Milletvekili maaşlarının seçilecek kamu
görevlisinin görevindeyken aldığı maaşla devam etmesi, özel
sektörden gelenlerin ise kamudan gelenlerin en yüksek maaşına
eşdeğer bir maaş alınacağı düzenlenmelidir. Milletvekilleri
seçmenin işlerini takip etmekten kurtarılmalıdır. Bunun için
mecliste “talep komisyonu” kurulmalı ve mecliste temsil edilen
siyasi partiler bu komisyona temsilci vermeli. Bu komisyon
vatandaşın bireysel taleplerini almalı ve ihtiyacın önemine
binaen gerekli devlet kuruluşlarında vatandaşın talebini yerine
getirmek için girişimde bulunmalıdır. Bireysel olarak
milletvekilinin tavassutta bulunması engellenmeli, bürokrata
tavassutta bulunmak için giden veya arayan milletvekilini
bürokratın ciddiye almaması sağlanmalıdır. Milletvekili de
gördüğü yanlış, eksik veya ihtiyacını “talep komisyonuna”
bildirerek, komisyon marifetiyle konuyu çözme yoluna gitmelidir.
Seçmen bireysel olarak milletvekilini mecliste ziyaret etmesi
engellenmeli ve bireysel taleplerin önüne geçilmelidir. Bir kamu
kuruluşunda haksızlıkla karşılaşan veya hak ettiğini alamayan
doğru ve haklı talepler talep komisyonu vasıtasıyla kabul
edilmelidir. Seçmenin milletvekili ile bireysel görüşmeleri
haftanın belli bir günü ayrılarak sadece haftada bir gün
şeklinde gerçekleşmesi gerekir. Bölgelerden gelen, halkın
tamamını ilgilendiren talepleri de “heyet komisyonu” adı altında
oluşturulan komisyon tarafından karşılanmalıdır. Bu komisyona da
mecliste temsil edilen siyasi partiler temsilciler vermeli ve
gelen heyeti kabul sırasında o bölgenin milletvekillerinin
tamamı komisyona katılmalı, böylece yapılan heyet talepleri de
komisyon tarafından karşılanmalıdır. Örneğin, bir ilin içme suyu
ihtiyacı o ilin milletvekilinin girişimleriyle yatırım
programına alınmaktadır. Oysa bu yatırımı yapan devletin bir
kuruluşudur ve görevidir. Bu yatırımı yapması uygun değilse
milletvekilinin girişimiyle yatırım yapılıyorsa o kurum görevini
suiistimal etmiş olmaktadır. Yatırım yapılması gerektiği halde
yapmıyor ve ille de milletvekilinin tavassutuyla yapıyorsa yine
suiistimal vardır. Bunun önüne geçmek, devletin kurumlarını daha
verimli çalıştırmak ve eksikliklerini gidermek için heyet
komisyonu gerekli uyarıları yaparak işlerliğini artırabilir.
Milletvekilinin kendi bölgesinde şube müdürlüğü, geçici öğretmen
atamasına kadar her konuda müdahil olmasının önüne geçilmelidir.
Milletvekili iş bulma, tayin yapma, ihale alma, karakoldan
adam çıkarma, suçluyu cezadan kurtarma, yargıtayda dosya takip
etme gibi sistemin işlerliğini daha da bozucu faaliyetlerinden
uzaklaşması gerekir.
Bu küçük değişikliklerin bile yapılması
sonucu, milletvekilliğine olan talep sadece samimi, gerçekten
ülkeye hizmet etmeyi düşünen, yasama organının gerçek işlevini
yerine getirmesine, denetleme görevini hakkıyla yapmasını
isteyenleri cezp edecektir. Mevcut sistemin eksikliğinden
beslenen ve bu eksikliklerle hayat bulanların böyle bir
değişikliğe gitmeyeceği de açıktır. Ancak, sistemin daha iyi
işlemesini ve böylece ülkenin topyekûn kalkınmasının sağlanması,
halkın huzurlu, güven içinde, yöneticilerine güvendiği, inandığı
bir sistemin de elzem olduğu da açıktır.
Değişen ve gelişen dünyada ülkemizin layık
olduğu konuma yükselmesi ülkeyi idare eden siyasilerin
sorumluluğundadır. Toplumun istek ve taleplerini karşılamak ve
toplumu daha ileriye götürmek mecburiyetini yerine getirmek için
ufuklu, bilgili, seviyeli, seciyeli, düşünen, okuyan, araştıran,
bakmakla görmek arasındaki farkı bilen, ülkesini her şeyden çok
seven, dürüst ve yiğit insanlara ihtiyaç vardır. Bu niteliklere
sahip olanların siyaset sahnesinde görev almalarının önü
açılmalıdır. Bu sorumluluk şu an için partilerin genel merkez
yöneticilerine ve parti genel başkanlarının üzerindedir. İlk
mecliste görev yapanların duygusuyla ve o meclisi oluşturanların
niteliklerine göre yeniden bir başlangıç yapmanın zamanı
gelmiştir.Bir şey değişirse çok şey değişir…
|
 |