
|
|
Düşünce diğer adıyla zihinsel faaliyetler, insanın doğuşuyla başlayıp, geliştirilebilen, bir sonuca varabilmek için bilgileri, kavramları karşılaştırarak ve aralarında ilişki kurarak ortaya koyduğu, insanı diğer canlılardan ayıran en büyük özelliktir. Davranışlar ve diğer yaşamsal faaliyetlerin tamamı oluşturulan bu zihinsel faaliyetlerin sonucudur. Düşünce oluşurken yaşanılan çevreden öğrenilenler, eğitim yoluyla alınanlar ve bilgi kaynaklarından gelen her türlü bilgi kullanılır. Kullanılan bu bilgilerle yeni durum ve olaylara yorumlar getirilir ve yaşam felsefesi oluşturulur. Sosyal olayların tamamı bireylerin oluşturduğu bu düşünceden bağımsız değildir. Düşüncenin nasıl oluşturulduğunu bilenler tarafından toplumlar üzerinde mühendislik faaliyetleri gerçekleştirilmiş ve mühendis elinden çıkan “tek tip” veya “istedikleri tipte insan” niteliklerine uygun insan yetiştirme amaçları güdülmüştür.
Bu tek tip insan veya istedikleri tipte insan yetiştirme faaliyetleri ülkemizde de uygulanmıştır. Osmanlı İmparatorluğu sonrası kurulan Cumhuriyetin anlayışına göre değişimi sağlamak amacıyla insan düşüncesini, böylece yaşam biçimini değiştirme hedeflenmiştir. Cumhuriyetin bu saf ve doğru düşüncesi ne yazık ki 1940’lı yıllardan sonra belli grup ve ideolojilerin faaliyet alanının en önemli parçası olmuştur. Türk tarihinde çok önemli yer tutan askeri başarılar ve askerin Türk milleti için ifade ettiği anlamın bilinmesiyle toplumun üzerinde sivil olmayan militarist bir düşünce oluşturulması uygulamasına geçilmiştir. Eğitim sisteminin en temel özelliği olarak zihinlere sivil olmayan, militarizmi kutsayan, hiyerarşiyi yücelten, devleti ve başarıyı asker eksenli olarak görmeyi sağlayan bir düşünce sistematiği kurgulanmıştır. Bunda da başarılı olunmuş, adeta askerin vesayetinin olmadığı bir toplum, bir devlet olunmayacağı, militarist anlayışının hayatın her aşamasında uygulanabilecek ve asla taviz verilemeyecek önemli bir dinamik olduğu zihinlere işlenmiştir. Burada ülkenin kalkınmasını, ilerlemesini, rejimini korumasını ve iç-dış tehditleri bertaraf etmenin tek yolunun ordudan geçtiğini düşünerek ve bu ülkenin askerler tarafından halka bağışlanmış bir ganimet olduğu, bağışlayanlarında her zaman vesayet sahibi olacağı düşüncesinin hâkimiyetinden bahsedilmektedir. Bunu ülke yönetimini, devlet idaresini şekillendiren, tek parti döneminin imkânlarını bu yönde kullanan Cumhuriyet Halk Partisi temel ilke olarak benimsemişken daha sonra kurulan bütün siyasi partilerde aynı yolu izlemişlerdir. Düşünce aynı kaynaktan beslendiği için siyasi liderler ve ideologlar da bu askeri vesayetten kendilerini kurtaramamışlardır. Devlet yönetiminde esas kabul edilen yasalar, yönetmelikler ve diğer uygulama yöntemlerinde referans olarak sivil olmayan düşünceyi almışlarıdır. Hatta son dönemde adında sivil olan sivil toplum örgütleriyle ilgili düzenlemeler bile askeri vesayetin çok belirgin olarak kendisini gösterdiği bir alan olmuş, bu sivil toplum örgütleri de askeri vesayetten kurtulamamış ve sivil olan düşünceyi oluşturamamışlardır. Zihinlerin sivilleşmesini gündeme getirenler devlet düşmanı, asker düşmanı, hain, terörist gibi nitelendirmelerle muhatap olmak durumunda kalmışlardır. Oysa devlet geleneğimizde bu militarist anlayış yoktu. Ki tarihimizde olsa bile anlayışla karşılanması gereken bir durumdu. Çünkü devletlerin gücü askeri gücüyle ölçülüyordu ve bu güçle yeni yerlerin alınması, sınırların genişletilmesi sağlanıyordu. İçinde bulunduğumuz 21. Yüzyıl gerçeklerinden uzak bu anlayışın hala zihinlerde olması, devlet yönetiminde geçerli olması ve siyasi partilerle, o partilerin ideolojilerinde yer bulması, uygulanması problemlerimizi içinden çıkılmaz hale getirmektedir. Ülkesini seven, devletine sadık olanın ölçüsünün çerçevesi askeri sevmesine, devletin doğru-yanlış her türlü uygulamasını kutsal kabul eden anlayış her türlü sosyo-psikolojik enstrümanlarla desteklenmiş ve bunun doğru bir düşünce olduğu topluma benimsetilmiştir. Konumuz “Peygamber ocağı” diye adlandırılan vatan savunmasında görev yapacak olan askerimizle ilgili değildir. Tabii ki her devletin devlet olması açsından güvenlik birimlerinin olması gerekir ve güçlü bir ordunun olması dışarıdan gelebilecek tehditleri bertaraf etmede önemlidir. Ama ordunun ülkenin tek hâkimi gibi davranması, her türlü sosyal konuya iştirak etmesi, kendisini halkının üstünde ve her türlü denetimi-yönlendirmeyi yapmaya kadir görmesi kabul edilemez. Bu anlayışın zihinlerde yer etmesinin sonucu olarak ortaya çıkan gerçekliğin de sosyal ve siyasal gelişmenin önündeki en büyük engel olduğunu artık görmeliyiz. Ülkenin menfaatlerini kendi menfaatlerinin önünde tutan, vatan sevgisiyle yürekleri coşan milliyetçi ve ülkücülerin de bu zihinsel militarizmin kurbanı olmalarından dolayı işlevsel olmaları engellenmektedir. Milliyetçi ve ülkücüler için kutsal sayılan devlet algısının militarizme dayanması doğru değildir. Devletsiz millet olabileceğini ama milletsiz devlet olamayacağını en iyi bilen bu milli gruplar devleti ve vatanı ancak askeri güçle koruyabilecekleri düşüncesinden sıyrılmalılar. İnsan haklarının devlet güvencesi altına alınmış ve her bireyin zihnine işlenmesi gerekirken devlet insanın üstündedir ve ne yaparsa doğrudur anlayışının acılarını da görmezden gelmektedirler. Devletin milletine hizmet etmek için oluşturulmuş organizasyonun para karşılığı hizmet zorunda olan insanlar eliyle yürütüldüğü gerçeğini artık görmeliler. Polis devlet, kaymakam devlet, vali devlet, hâkim devlet, savcı devlet ve bu devleti temsil eden şahsiyetlerin yaptıklarının tamamı doğrudur ve tartışılamaz anlayışını terk etmeliler. Hiyerarşiyi militarist bir algıyla hayata geçirmeyip, saygıyla ast-üst ilişkisini iyi dengelemeliler. Kendilerine dayatılan resmi ideolojinin zihinlerinde edindiği yeri iyi tespit edip bu düşüncelerini değiştirmeliler. Bu resmi ideoloji ve devlet koruyuculuğu anlayışıyla ilgili kırıntılar bile aldıkları görevleri hakkıyla yerine getirmelerini engellediği gibi toplumun huzur ve refahını da engellemektedir. İnsan ve birey olarak kıymet bulacakları yerde yığının bir parçası gibi görülmeleri ve devlet anlayışının en uç noktasına kadar sirayet etmiş militarist algının devamını sağlayan güç olarak kalmayı tercih ettiklerini bilmeliler. Sürekli toplumun bir kesimiyle çatışma halinde olan ve her zaman biriminde devleti yıkmayı planlayan bir veya birkaç grubun tehdidi altındaymış gibi suni düşmanlar üreten devleti koruma duygusunu canlı tutulması oyununun bir parçası olmamalılar. Gerek 12 Eylül askeri darbesinden sonra gerek 28 Şubat sürecinde sakıncalı örgütler listesinde yer aldıkları halde hala askeri kendilerine ortak payda görerek doğru-yanlış ayrımı yapmadan savunmalarının milliyetçisi oldukları bu millete hiçbir fayda sağlamadığını da görmeliler. Özgür düşüncenin önündeki engelin militarizm olduğunu görerek 21.yüzyıl Türkiye’sinin bilimde, sanatta, teknolojide, siyasette, ekonomide ve sosyal yapısında diğer milletlere öncülük edebilmesinin önünü açmalılar. Türklük gurur ve şuurunun, İslam ahlak ve faziletinin de en temel noktası özgür düşünce, insan hakları ve adalettir. Adalet devlet yanlısı olamaz, adalet bir insanın ki milliyeti, cinsiyeti, inancı, ırkı, dili ne olursa olsun hakkını teslim etmektir. Zaten ülkücülük hakkın hak sahibine teslim davası değil midir? İçlerinde yüce bir coşku barındıran bu grupların zihinlerine örttükleri militarist düşünce ağından kurtulmaları halinde Türk siyaseti önemli bir kazanca sahip olacaktır.
Nüfusunun yarısı gençlerden oluşan bir toplumun sıçramasını, dünya rekabet sahnesinde yer alabilmesi için zihinlerin sivilleşmesi gerekmektedir. Sivilleşen zihinlerin ürettikleri ile ancak az gelişmiş ülke konumundan çıkıp, sürekli çatışan bir toplum olmaktan kurtulup insanların insanca yaşadığı, mutlu ve hakkını aldığı, kendini güvende hissettiği bir refah ülkesi olabiliriz.
Sırrı Çınar
. |
![]() |