SIRRI ÇINAR  
         
>
>
>
>
>
>
>

Toprağın pas kokan yüreğine giderken,

Son kez vuracak davullar,

Durulacak bara, zeybekler uçacak,

Tutulacak halaylar,

Gelen sabaha

Gecenin derinlerinden gideceğim,

Sabahın en ücra köşesinden,

Sessizce elveda diyeceğim…
...
.................

bana ulaşın

şiirlerim fikrime düşenler

 

 

kitaplarım gördüklerim
 

 

dünüm

babam

dost sitelerim          
 

MERHAMET(SİZ)


Birçok konuşmacı, yazar, akademisyen toplumsal dönüşümün başlama noktası olarak 1980’li yılları gösterir. Hatta 24 Ocak 1980 Yılında alınan ekonomik kararlardır diyen önemli bir çoğunluk var. Bu dönüşüm; Zenginlik, çok kazanmak, çok harcamak, iyi yaşamak gibi kapitalist bir dönüşümdü. Toplumsal yansıması ise; Bencillik, bananecilik, köşe dönmecilik, haklı-haksız kazanç elde etmek, yerel değerlerden uzaklaşmak, kutsalları yok etmek, şahsiyetsizlik, sömürüye açık ve en önemlisi merhametsizlik olarak resimleşti. Bunların her biri çok önemli değişimlerdi. Bu değişimleri “gelişme” olarak niteleyen ve kendilerini “ay-dın” diye tanıtan bir güruhunda varlığı biliniyor. Bu kesim gelişmenin ne olduğunu bilmediğinden her değişimi gelişme olarak tanımlıyor ve alkışlıyor. Elbette bu dönemde insana yakışan, insanca, çağdaş gelişmeler olmuştur. Ancak “merhamet” konusunda gidilen yer ilkel çağları hatırlatmaktadır.
 

Merhamet; Acımak, şefkat göstermek, korumak, iyilik etmek, yardımda bulunmak, esirgemek gibi kavramları içinde barındıran oldukça güzel, insani, koca bir kavram. Duygu temelli, kalbi, göz yaşı dolu, mükemmel bir yönlendirici. Bu güzel kavramın getirdiklerine en güzel örnek anne ve babanın yavrusuna karşı hissettikleridir. En zalim, en meczup annenin bile yavrusuna karşı olan merhametini bilmeyen yoktur. Bu güzel duygunun her insana yaratılıştan verildiğini de biliyoruz. Çünkü yaratan merhametlilerin en merhametlisidir ve yarattığı kullarına da bu duyguyu vermiştir. Ama biz insanlar bu duyguyu ihtiraslarımız, arzularımız, korkularımız, beklentilerimiz, aldığımız eğitim, toplumsal değerler ve diğer kazanımlarımızla köreltiriz ya da yok ederiz. İşte 1980’den sonra yaşadığımız değişim bu duyguyu alabildiğine köreltti ve birçoğumuzda yok etti. Şehir kültürü ve yaşam biçimi ise bu duygunun yok edilmesi için önemli zeminler hazırladı.

Adeta canavarlaşan arzularla kendimiz dışında en yakınımızın durumu bile etkilemez oldu. Açmış, hastaymış, sakatmış, fakirmiş, işsizmiş, kimsesizmiş, çaresizmiş, yalnızmış, bunalımdaymış, borçluymuş, boşanıyormuş, uyuşturucu bağımlısıymış, kötü yola gidiyormuş, eziliyormuş ve yok oluyormuş; bana ne diyerek, düşünmeyerek, öteleyerek, görmezden gelerek, görüp de hissetmeyerek, dinlemeyerek merhamet duygularını harekete geçirmiyoruz. Parayı, gücü, makamı, huzuru ve mutluluğu kaybedeceğimizden korkuyor ve bu korkuyla merhamet duygusunun üstünü örtüyoruz. Ağlamaktan, acımaktan, vermekten kendimizi uzaklaştırdıkça mutluluğumuzun artacağını düşünüyoruz. Oysa ağlamak insanın en insan olduğu an değil midir? Bir milyona yakın insanımız günlük bir YTL ile geçiniyormuş, yirmi milyona yakın insanımız açlık sınırının altındaymış, sokak çocukları her geçen gün artıyormuş, vücudunu satarak yaşamaya çalışan kadın sayısı tarihin en yüksek noktasına çıkıyormuş, evliliklerin yarısına yakını ilk üç yıl içinde bitiyormuş, çocuk yuvalarına çocuğunu bırakan insanlar kuyruktaymış, komşun iflas etmiş, akraban hasta yatağında inliyormuş, hayvanlara eziyet ediliyormuş, intihar sayısı her yıl katlanarak büyüyormuş, uyuşturucu ilkokul çağına kadar inmiş vs…

Bütün bunlar olurken ağlamadan durabiliyorsak insan nedir sorusunu sormalı ya da yeni bir insan tanımı yapmalıyız. Ağlamak çözüm mü? Tabi ki değil ancak ağlamak acıma duygusunun harekete geçmesiyle ruhun isyanı değil midir? Bu isyan, yardımın, bir şeyleri değiştirmek için yola çıkmanın, elinin yettiği, gücünün yettiği her yere bir şeyler götürmenin, vermenin ve düzeltmenin başlangıcıdır. Ağlamakla başlayan isyan, büyüyerek alev alev bütün kötülükleri yakıp kül etmenin ve merhametle külü savurmanın keyfini, huzurunu yaşatır. Yaşanacak bu huzuru ise ne lüks evlerde oturmak, ne lüks arabalara binmek ne de kabarık banka hesapları sağlayamaz. Hele siyasi, bürokratik, akademik unvanlar asla sağlayamaz. O unvanlar altında ve o zenginliğin toplumu ilgilendiren konularda şefkat göstererek, esirgeyici olarak, iyilik yaparak, acısını dindirerek ve diğer insanları en az kendisi kadar insanca yaşama hakkı olduğunu, onurlu, şerefli, namuslu, dürüst olduğunu bilerek, topluma faydalı oldukları sürece anlamlı olduğunu zihinlerine, yüreklerine işlediklerinde işte o yüce huzura ulaşırlar.
 

Merhametsiz insanlardan oluşan bir toplumun neler yapabileceğini en yakınımızdan en uzağımıza her yerde görüyoruz. Buna sosyal cinnet diyoruz. Meclis araştırma komisyonları kuruyoruz. Gecenin derinliklerinde herkesin uyuduğu saatlerde televizyonlarda tartışıyoruz. Ama bir türlü bu musibetlerin temelinde yatan “merhametsizliği” dillendiremiyoruz. Bütün kötülüklerin hep başkalarına tesadüf edeceğine inanmışız. Bir gün bizim de başımıza gelebileceğini hiç düşünmüyoruz. Kayıtsız kaldığımız ve benimsediğimiz bu kötülüklerin merhamet duygularımızın harekete geçirmemizle düzeleceğini unutuyoruz. Yaklaşık bin beş yüz kilometre ötemizde yaşanan acıları haber bültenlerinde görsek de görmemezlikten, duymazlıktan gelebiliyor hatta onlar hak etmişlerdi diye fikir beyan etmekten bile çekinmiyoruz. Unutmamalıyız ki; Bu merhametsizlikle, bir gün bizden daha merhametsiz biriyle karşılaşma ihtimalimiz daha yüksek. Boşuna dememişler atalarımız “alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste”.

Sırrı Çınar

 


 






 
 

 


 


 


 



 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 




 



 

      E-Posta: sirricinar@sirricinar.com