| |
YÖNETİMDE MEKANİK İNSAN
ALGISI
Toplumu oluşturan bireylerin tamamının iyi insan, iyi vatandaş, bilgili,
analiz eden, doğru tercihlerde bulunan, ülkesinin çıkarları
doğrultusunda karar veren, yazılı belgelerde (Yasa, yönetmenlik vb)
belirlenen amaçlara tam ulaşanlardan ve doğru davrananlardan oluştuğunu
düşünmek, bu düşünceyle yorumlar yapıp, kararlar almak saflık değilse
kasıtlı bir anlayıştır. Ülkede ki yetkili ve sorumlu kişilerin bu
saflık ve kasıtlı anlayışa sahip olması ise kargaşayı yani düzensizliği
doğurmakta, toplum başıboş ve kendi kaderiyle baş başa kalmaktadır.
Yani, düşüncenin eksenine insanı, insanın sahip olduğu bütün
özellikleriyle koymayan, insanı mekanik bir varlık gibi düşünen yönetim,
geri besleme yapmadan kanun, yönetmenlik, çalışan, idare eden var
öyleyse yazılı metinlerde ki amaçlara ulaşılmıştır ya da ulaşılmalıdır
diye düz bir mantık yürütmektedir. İnsan, bedeniyle ve ruhuyla insan
olduğuna göre, ruhunun derinlikleri de henüz tam bilinmezken her
insandan aynı olumlu tepkiyi, uyumu beklemek insanı tanımamak, asıl
amacın toplumu iyiye ve yazılı amaçlara yönlendirmemek olduğu ortaya
çıkar. Sebep sonuç ilişkisini kurmadan, analitik düşünce ve eylemden
yoksun yapılan yeni düzenlemelerde olumlu sonuç vermeyecektir. Bu
gerçeklik toplumun her katmanında ortaya çıkmakta, her türlü
örgütlenmede, her kurumda ve her çalışmada bütün çıplaklığıyla karşımıza
çıkmaktadır. Bunun gören ve tespitini yapabilenlerin birleştiği noktada
söyledikleri “Biz bir birimize benzeriz” ya da “Elimizdeki kumaş bu”
diyerek çaresizliklerini dillendirirler. Çünkü; Üniversiteden, siyasi
partilere, sivil toplum örgütlerinden, (Bence adı Gönüllü Örgütler
olmalı) bütün kamu kurumlarına, köyde yaşayandan doktorasını bitirene
kadar her türlü kuruma ve insana sirayet eden kavram karmaşasına,
bilgisizliğe, bencilliğe, çıkar savunmasına ve yetersizliğe şahit
olunmakta. Bir de bunun üzerine mazeret üretme becerisini ekleyebiliriz
ki yapılabileceklerin önüne koyduğumuz en büyük engeldir.
Merkeze insanı, insana ait olan bütün özellikleriyle koymayan sistemin
beklentileri ise çok fazladır. Mesela; İlk öğretime başlayan her
öğrenci, her gün andımızı, İstiklal Marşını okumakta ama okuduklarının
dışında bir dünya görüşü oluşturmaktadır. Türküm, doğruyum, çalışkanım
diyen o genç beyinler okudukların gün bile doğru, çalışkan olmadıkları
gibi, büyüyüp hayatın içine girdikleri gün de bu dikte ettirilen
düşüncelerin dışında bir düşünce ekseni oluşturabilmektedir. Öğretimini
tamamlayıp herhangi bir meslek ve iş edindiğinde bütün problemlerini
çözmüş kabul ettiğimiz bireyin topluma kattığı ve katacağını hiç hesap
etmemekteyiz. Kavramların neyi ifade ettiğini tam öğretmediğimiz birey
aldığının karşılığını vermiş olsa bile hem kendi menfaatini hem de ülke
menfaatini korumakta yetersiz kalmaktadır. Ülkesine canını vermeyi
taahhüt eden birinin ölmek yerine ülkesinin kalkınması için neler
yapabileceğini bilmemesi ya da yapmamasını anlamak için sosyal
psikolojiden yararlanmak, sosyolojik araştırmaların yapılması
gereklidir. Eğer sosyolojik araştırmalar zamanında yapılıp, sosyal
psikolojiyle iç içe olunup düzenlemeler ona göre yapılıp, tedbirler
alınmış olsaydı övünerek saydığımız yetmiş milyonluk ülkemizde ne açlık
sınırının altında, ne yarısından çoğu fakirlik düzeyinde, ne
üniversitelerde yığılmış gençlerimiz, ne birkaç bin dolarla ifade edilen
milli gelirimiz, ne eğitimde sorunlarımız, ne okuma oranımız, ne satılan
kitap sayımız, ne terör, ne ayrılıkçılar, ne beceriksiz siyasiler, ne
de yetersiz ve etkisiz bürokratlarımız olurdu. Bu eksiklik ve
yanlışlıklarımızın sayısını artırmak mümkündür. Eğer ülkemizde
televizyon ekranlarından akan her türlü bilgiye, programa ve
yönlendirmeye açık, siyasilerin birbiriyle çelişen açıklamalarına körü
körüne inanan, ekonomisi talan edildiği halde sessiz kalan, verilen
sadaka, ihale, makam ve diğer küçük çıkarlara karşı bütün değerlerinden
feragat eden önemli bir kitle var ise neler yapabileceğimizi bütün nefsi
isteklerimizden, ideolojimizden, dogmatik düşüncelerimizden sıyrılıp,
bilimin, aklın ışında yeniden düşünmeliyiz. Ama bu yeniliklerin
gerçekleşmesi için mevcut durumcular, olması gerekeni düşünemeyen,
mevcutların en iyi olduğunu kabul eden ve merkeze insanı koymayan
anlayışın siyasetten, bürokrasiden, basından, edebiyattan, üniversiteden
sökülüp atılması gerekmektedir. Çünkü mazeret üretmekte usta olan bu
mevcut durumcular(statükocular) her türlü engeli koymayı çok iyi
becereceklerdir.
Bir taraftan güvenilmeyen, potansiyel suçlu olarak görülen topluma diğer
taraftan büyük sorumluluklar yükleyen yönetim anlayışından sıyrılmanın
kolay olmayacağı açıktır. Devleti ilahi bir misyona dönüştürüp, milletin
dışında bir organizasyon olduğu algısıyla yöneten kamu yöneticileri ve
siyasilerin toplumun içine düştüğü bu girdabı çözebilecekleri mümkün
değildir. Tarihimizin bize bıraktığı mirasın güzelliklerini sadece
toplantılarda dillendirerek, bütün güzelliklerimizi sadece gösterişte
kullanarak hayatımıza uygulamadığımızdan tam miras yedi durumuna
düşmekteyiz. İnsanlarımıza, kendisine ait insanca olan ve kültürel
değerlerimizle güzelleştirilen özellikleriyle eşref-i mahlukat olması
için bütün imkanları vermeliyiz. Kendi insanımızdan korkmak yerine
kendine özgüvenini aşılayacak, değerlerini ortaya çıkarabilecek, analiz
gücüyle doğruyu bulabilecek, üretecek ve bilenlerden oluşan bir topluma
doğru gerekli olan kültür devrimini gerçekleştirmeliyiz.
Sırrı Çınar
 |
|