|


 |
YENİ BİR BAŞLANGIÇ; KÜLTÜR
ÜRETMEK
Bir topluluğu millet yapan, medeniyet üreten, diğer toplumlarla
rekabetini artıran, insanların daha mutlu, müreffeh yaşamasını
sağlayan en önemli değeri kültürdür. Kültürün önemini vurgulayan
birçok yazımda kültürün ne olduğunun bilinmemesi ve
algılanmasında ki yanlışları dile getirmiştim. Aslında en başta
kültürün ne olduğunun bilinmemesi ve algılamada ki yanlışlar
gibi büyük bir engel varken, daha farklı açılımları sağlamanın
zorluğu hatta imkânsızlığı karşımıza çıkıyor.
Bir toplumun ve toplumu oluşturan fertlerin doğumdan, ölüme
kadar yaşamın her evresinde ortak olarak yürüttüğü yaşama
biçimini, bu biçim içine serpilmiş küçük ayrıntılardan, en büyük
yönetim anlayışına kadar tümünü kapsayan davranışlar, kurallar,
yasalar, yeme, barınma, tören, eğlenme, yas, çocuk yetiştirme,
bilim üretip faydalanma, eğitim, öğretim, tercihler, olayları
değerlendirme, yorumlama, şehirleşme, alış-veriş, tepkiler, algı
ve ilişkileri yönlendiren soyut ve somut üretilmişlerin tamamı,
bütünü olumlu anlamda kültürdür. Olumlu anlam taşımadığında
kullanılan “kültürsüz” tanımlaması doğru olmayıp “farklı kültür”
tanımlaması uygundur. Olumlu anlamdan kasıt, geçmişten getirilen
genel kabul görmüş ve kimlikleşme sürecine olan etkisinin
çoğunluk tarafından bilinmesi ve uygulanmasıdır. Bütün bu
olguların kendine has özellikler taşıması, genel kabul görmesi,
toplumu daha iyiye ve insanca olana yaklaştırması ayrı bir
şarttır. Bizde ki bölgesel, yöresel, etnik, dinsel kültür gibi
ayrıştırmaların kültür algısının yanlış-eksik olmasından
kaynaklanmaktadır. Çünkü kültür etkileşimlere açık, önüne engel
konulamayan özgürce hareket alanına sahiptir. Ulaşılan her
toplum veya birey bu etkileşimden kendini soyutlayamaz.
Etkileşimin derecesi yeni bir sentezin oluşmasına ya da eskinin
yerini yeniye bırakmasına neden olur. Dikkatten kaçırılmaması
gereken ve özel öneme sahip “geçmişten getirilenlerden”
uzaklaşma, yani mirasın yok sayılıp sıfırdan başlanılması,
etkileşimden çıkıp kopyalama, taklit yapma yeni bir “sen” olma
halidir. Bu hal yeni bir kültürün oluşmasını ancak temel duygu,
genetik kodlar ve diğer kültürel kodlarla savaşmayı başlatır. Bu
savaşta yeniye karşı durabilmenin yolu mevcut kültür değerlerine
sıkı sıkıya bağlılıktan geçmeyeceği açıktır. Mevcudun
çoğaltılması, yeni üretimler ve etkileşimle sentezin veya
kültürel genişlemeyle karşı koyuş mümkün olabilmektedir.
Bütün bu açıklamalar ışığında ülkemizin kültür yapısını
değerlendirdiğimizde ve dünyayla olan ilişkilerimize, dünyanın
bizi değerlendirme ölçülerine baktığımızda “miras yedi” konumuna
oturmuş bir toplum görmekteyiz. Son yüz elli yıllık geçmişimizde
yaşananların bizi “miras yedi” noktasına taşıdığı inkâr
edilemez. Milletlerin tarihinde yüz elli yıllık dönemler kısa
sayılır ancak kültür üretme sürecinde ki bu boşluk önemlidir.
Tarihi süreçte yaşanılanları içselleştirmeyip ret etme
noktasında durduğumuz sürece de boşluk süresi uzayacak ve
etkileyen kültür olamayıp, etkilenenler listesinde ki yerimizi
koruyacağız.
Ulus Devlet anlayışına feda edilen kültürün açtığı yaraları yine
ulus devlet anlayışıyla tamir etmek her geçen gün
imkânsızlaşmaktadır. Tarihte “medeniyet” tanımlaması yapılabilen
“Selçuklu, Osmanlı medeniyetinin” yerine Türk medeniyeti veya
Türkiye medeniyetini koyabilmiş değiliz. Adı konan bir
medeniyetimizin olmaması ve geçmişten getirdiklerimizi
koruyamamanın sonucu görünen yüzümüzün batı dünyası tarafından
anlaşılmasını beklemek de iyimserliktir. Bizi yorumladıkları
biçime verilen tepkilerimizin altını dolduramıyoruz. Batı
ülkelerinin sosyal anlayış ve kültürel değerler içinde etnik
sayılabilen topluluklarla hiçbir problem yaşamadan
anlaşabileceğimizi anlatmamız için geçmişte yaşananlar yeterli
olmayıp, bu günümüzde üretilmiş kültürel değerlerimizle,
oluşturabileceğimiz medeniyetimizle kendimizi göstermemiz
gerekecektir. Yani yüzyıllarca Rum, Ermeni, Arap, Yahudi,
Yezidi, Pers, Arnavut gibi başka milletlerle iç-içe yaşama
kültürünü oluşturmuş, fedakârlığı, anlayışı içselleştirerek,
kültürel etkileşimde bulunmuş Türklerin, bu günde aynı
duygularla yaşayabileceğini yine bu etkileşimden üretilmiş
kültürümüzle göstermemiz gerekmektedir. Kendi saflaştırılmış
milletiyle yaşamaktan başka bir şey bilmeyen batılı kültürlerin
ürettikleri medeniyette ortadadır. Batı medeniyeti diye
tanımlanan dönemim belli bir yeknesaklık yansıttığını, merhamet,
vicdan, hakkaniyetten uzak maddeci, çıkarcı, sağlıksız bir
sosyal yapı oluşturduğunu ama hâkim bir medeniyet olma arzusuyla
bütün dünyaya yayılma eğilimi gösterdiğini görmekteyiz. Biz ise
bu hâkimiyetin altına girmek için bütün kapılarımızı açmış
bekliyoruz.
Üzerinde yaşadığımız topraklarda ve geçmişimizde birlikte
yaşadığımız diğer milletlerle etkileşim içinde olmamız sonucu
ürettiğimiz kültür değerlerinin kıymetini bilmiyoruz. Bu
etkileşimin bitmesiyle yeni değerler üretememenin sıkıntısını
yaşamaktayız. Fars edebiyatı, müziği, yönetim biçiminden,
Ermenilerin zanaat ve eğitim anlayışından, Rumların eğlence,
sanat, mimari alanında ki etkilerinden, Araplardan uzaklaşmayla
birlikte sınırlarımız içinde kalan etnik ve farklı kültür
gruplarıyla aramıza çektiğimiz setlerin sonucu kısırlaşmış bir
sosyal yapının kültürel değer üretemeyişini cesurca kabul
etmemiz gerekiyor. Bazı konularda da geçmişten kalanları da
başka milletlere kaptırma aymazlığımız da ayrı bir serzeniş
konusu. Ud’un Arap müzik aleti olarak tanıtılması,
Hacivat-Karagöz gölge oyunun Yunanlılara kaptırılması, dünyada
konserler veren darbuka sanatçısı Ankaralı Ahmet’in Mısırlı
Ahmet olarak tanınması gibi örnekleri çoğaltabiliriz. Türk Sanat
müziğini sarayın müziği konumundan çıkaramayışımız, halk
müziğimizi belli bir kesimin dinlemesine, türkü-şarkı diye müzik
kalitesinin oldukça düşük, sözlerin ise hiçbir anlam taşımadığı
düzeye indirgememiz, Türk mimarisine uygun binalar yapmayışımız,
kişisel ve toplumsal temizlikten yoksun oluşumuz, saygı-sevgi
gösterilerinin düzey yitirmesi, Devlet Tiyatrolarında yüzde
seksen yabancı yazarların oyunlarının oynanması, kendimize ait
orta oyununun unutulması, bir yılda on bir milyar dolarlık
yabancı müzik-yabancı sinema filmi ithal edişimiz,
lokantalarımızda hızla yabancı mutfak yemeklerinin satılması ve
kanayan yaramız markalaşma-işyeri isimlerinin yabancı olması,
dilimizde ki bozulma, satılan kitap sayısının azlığı bu
örneklere eklenecek acı tespitlerdir.
Öyle bir hal almışız ki en iyi anlayışımız geçmişi taklit
etmekten öteye geçmiyor. Yeni bir müzik aletini bu dünyaya
armağan edemiyoruz. Yeni bir tiyatro modeli geliştiremiyoruz.
Yeni bir moda yaratıp, dünyaya giyinmede yeni bir açılım
yapamıyoruz. Sağlıktan eğitime, askeri taktiklerden iç
güvenliğe, yönetim anlayışından spora yeni olan, bizim değimiz
ve insanımıza, insanlığa armağan ettiğimiz hiçbir alanımız yok.
Kendi haline bırakılan, hâkim batı kültürü ve medeniyetinden
başka alternatif sunulmayan, iç değerlerimizi yok sayan, teşvik
etmeyen anlayışın kültür üretemediğini, bu kısırlığın Devletten
Üniversiteye, sanattan basına ve her doğan bebeğe sirayet
ettiğinin farkında olmadan yok olma süreci yaşadığımızı tespit
etmemiz gerekir. Küreselleşme diye adlandırılan süreçte dünyayla
rekabet etmenin, millet olarak varlığımızı sürdürebilmenin,
tarih sayfalarında yerini alan değil tarih yazan olmak
istiyorsak bu süreci anlamamız, doğru yorumlamamız ve kültür
oluşturmanın peşinde koşmamız, gerekli tedbirleri devlet
politikası olarak geliştirip, toplumu yönlendirmede her türlü
fiziki, maddi ve yasal desteği vermemiz gerekiyor. Bütün
yenilikler teknolojiktir anlayışının yıkıcı etkisinden kurtulup,
teknolojik, bilimsel üretimin kültürün sonucu olduğunu anlayan,
toplumsal yapımızı yönlendiren kültür adamlarına sahip
çıkılmalıdır. “Süt ne ise kaymağı ondan olur” özdeyişi her şeyi
açıklarken “ne olacak bu memleketin hali” sohbetleriyle olayları
konuşan siyasilerin, bürokratların, yazan konuşanların ve
entelektüellerin bu ülkeye, millete yapacakları en büyük iyilik
başlayacakları ilk çıkış noktası olan kültür üretme politikaları
oluşturmalarıdır. Ne zaman ki Kültür Bakanlığı ülkenin en
önemli, kapsamlı, bütçesi en fazla olan bakanlığı olduysa yeni
bir medeniyeti oluşturmanın ilk adımı atılmış olacaktır.
Sırrı Çınar |


 |