SIRRI ÇINAR  
         
>
>
>
>
>
>
>

Toprağın pas kokan yüreğine giderken,

Son kez vuracak davullar,

Durulacak bara, zeybekler uçacak,

Tutulacak halaylar,

Gelen sabaha

Gecenin derinlerinden gideceğim,

Sabahın en ücra köşesinden,

Sessizce elveda diyeceğim…
...
.................

bana ulaşın

şiirlerim fikrime düşenler

 

 

kitaplarım gördüklerim
 

 

dünüm

babam

dost sitelerim          
 

KÜLTÜREL CEZA


“Kültür” nedir? Diye sorulduğunda akla gelen ve verilecek cevaplar nelerdir? Eminim ki; El sanatları(bakır işlemeciliği, halı,kilim, bebek vb), halk oyunları, türküler, tarihi eserler, tiyatro ve Kültür ve Turizm Bakanlığı akla gelecek ve bunlar sıralanacak. Mevcut eğitim sistemi içinde yetişmiş insanların sadece bunları hatırlaması normaldir ancak Devleti yönetenlerin ve topluma yön verenlerin de aklına bunlar geliyorsa işte orada biraz düşünmek gerekir. Oysa yaşamın içindeki bütün davranışların, düşüncelerin, tepkilerin, onaylamaların, inançların tamamı ve üretilen maddi varlıkların bütünü kültürdür.

Bebeğin dünyaya merhaba dediği anda başlayıp, mezara defnedildiği ana hatta ölümden sonra hayatta kalanların öleni anma şekillerine kadar her türlü yaşam biçimi bir kültürel eylem ve kültürel değerlerin yansımasıdır. Sloganlaşmış bir söz vardır ya “Hayata dair her şey” tam “kültür” için söylenmiştir. Üstelik kültür, yaşanılan zamanında ötesindedir. On binlerce yıllık geçmişi bu güne, bu günü de yine sonsuza taşıyan maddi ve manevi değerler manzumesidir. Yazılı olmayan ama yazılı olan kurallardan daha etkili, gönüllülük esasına dayanan, felsefesi, sosyolojisi, psikolojisi olan kural ve metotlardan oluşur. Bu kadar önemli bir kavramın anlaşılmamış olması hali de kültürdür.
 

Kültürün bu önemli sarması altında sıradanlığa dönüşmesi ve önemsenmeyen kavramlar arasında yer alması toplumun kendini inkar etmesini sağlamıştır. İnkar, kültürsüzlüğün yani kuralsızlık, inançsızlık, metotsuzluk, şekli belli olmayan sosyal yapının oluşmasının yolunu açar. Kültürsüzlük kültür olur. Yaşamın her anında ne olacağını tahmin edemediğin ve nerede, nasıl, niçin davranacağını bilemeyen bireylerden oluşan, davranışlarının tahmin edilmesi imkansız sosyal dokuyla karşı karşıya kalırız. Bu karşılaşma acı, kin, nefret, soysuzluk, cahillik, çekememezlik, iftira, dedikodu ve fakirlik getirir. İletişim olmaz, gelişmez. Okullar asıl işlevlerini yerine getiremez. Aileler darmadağınık hal alır. Güvenlik çöker. Kutsallar yerlerinden birer birer sökülür. Kurumlar işlemez. Adalet olmaz. Fakirlik artar. Ekonomi can çekişir. Erdem, iyilik, şahsiyet gibi kavramlar gökyüzündeki yıldızlar kadar uzaklaşır. Kimse kimseyi anlamaz. Her söylenen söz ya yanlış anlaşılır ya da yerini bulmaz. Anarşinin doğduğu an yaşanır. Polisiye tedbirlerin toplumsal çözülmenin önüne geçilemeyeceğinin tecrübesi yaşanır. Suç işleme yaşı sekizlere iner, okullardaki kavgaların, uyuşturucunun önüne geçilemez. Toplumsal cinnetin her halini görmek mümkün olur. Bütün bu olumsuzlukların sebebi “kültür” yoksunluğudur. Ama ne gariptir ki ülkemizde bu önemli kavramla ilgili bir bakanlık vardır. Yine ne garip bir tecellidir ki bu bakanlık daha önce de olduğu gibi turizmle birlikte anılmaktadır. Asıl ilginç olanı da bu bakanlıktakilerin de kültürü, ilk paragraftaki gibi eksik algılamasıdır.
 

Her iki kişinin bir araya geldiğinde konuştuğu ve üzerinde sürekli fikirler ürettiği bu ülkenin problemlerinin çözüleceği asıl yer, adında kültür bulunan bakanlıktır. Bir gün bir hükümet en önemli bakanlığımız “Kültür bakanlığıdır” dediğinde bu ülkenin problemlerinin düzelmesi için sağlıklı bir başlangıç yapılmış demektir. Eğitim, imar, çevre, sağlık, sosyal hizmetler, içişleri, adalet gibi kurumsal yönetimler kültürel değerlerle birebir ilişkilidir. Bu kurumsal yapıların karşılaştığı bütün problemlerin asıl çözüleceği yer ise “Kültür Bakanlığının çalışmasıyla birebir ilgilidir. Yani, Kültür bakanlığı çalışmalarıyla diğer kurumların işlerini kolaylaştıracaktır.
Ben bu kadar farklı bir Kültür Bakanlığı özlemi çekerken mevcut bakanlığımız toplumu kültürel değerlere uzak tutmak için özel çaba harcıyor. Mesela, Datça’da Knidos diye antik bir bölge var. Bu bölge Datça yarımadasının en uç noktasında yani Datça ilçe merkezine 35 km uzaklıkta. Daracık, virajlı ve sıkıcı bir yol. O antik kalıntıları görmek, 2100 yıl öncesinin değerlerini, kültürel varlıklarını görüp hissetmek, estetik ve duygusal yönünüzü geliştirmek için 70 km yol gidip gelmeyi göze aldınız diyelim. Ama Knidos’a vardığınızda Zincirle kapatılmış bir yol ve yanında bir kulübe göreceksiniz. İşte o kulübede bir memur ve Kültür ve Turizm Bakanlığına ait makbuzla sizden kişi başına 5 YTL alıyor. Vermezseniz o alana giremiyorsunuz. Yani Türkiye’nin en uç batı noktasına giden yok, gelen yok, sen niye geldin diye ceza kesiyorlar sanki. Bu ceza, Efes’te de aynı. Bir de Efesin içinde ki bir bölgeyi gezerken ayrı bir ceza alıyorlar 10 YTL. İstanbul’daki, Ankara’daki müzeler, Van’da, Trabzon’da ve zaman tanımayan kültürel maddi varlıkların olduğu her yerde “siz buraya niye geldiniz, hem de çocuklarınızı da getirmişsiniz, demek çocuklarınıza da kültürü öğretiyorsunuz, bunun cezası çoktur” dercesine giriş ücreti altında “ceza” kesiyorlar. Üstelik gezilen yerlerde Kültür Bakanlığının yıllardır oralara uğramadığını görmek için araştırmaya gerek yok. Yıkılmışlık, çöpler, düzensizlik, sahipsizlik karşılıyor.

O maddi kültürel değerleri görmeyen, tanımayan, anlamayan nesillerin ortaya koydukları şehirlerimizin çarpıklığı ve yaşanamaz halini anlatmaya gerek var mı? 2000 yıl önce kurulan medeniyet ve 2000 yıl sonra derme çatma evlerde yaşanan acı dolu günler. Selçuklunun, Osmanlının ve Anadolu’da yaşamış bütün medeniyetlerin maddi kültürel değerleri bize haykırıyor ” Siz emanete ve mirasa sahip çıkamayacak kadar zavallısınız”. Bu haykırışı, kulübelerde ceza kestirenler duyar mı?

Sırrı Çınar

 






 
 

 


 


 


 



 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 




 



 

      E-Posta: sirricinar@sirricinar.com