
| Dünü | Şiirler | Düşünce yazıları | Kitaplar | Şiir videoları | İmza günleri -Söyleşileri | Şairane Sohbetler etkinlik programları | İletişim |
|
|
![]() |
ÇEŞİTLİ GAZETE VE DERGİLERDE YAYIMLANMIŞ YAZILARDAN BİR KISMI | Paylaş |
|
"Yazılardan kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir..." |
|
“Çalma elin kapısını yüzük kaşı ile çalarlar kapını tokmak ile taş ile.” Diyen atalarımız güzel bir söz söyleyelim amacıyla mı bunu söylediler? Yoksa tecrübelerinin özeti olarak, kulaklara küpe, anlayana kılavuz olsun diye mi? “Araba devrildikten sonra yol gösteren çok olur” demişler üstüne üstlük… Yetmemiş “Bir işi ilk demde fikir eyle, son demde pişman olsan fayda ne?” demişler… Bu ataların işi gücü yokmuş gibi bir de “Kendi düşen ağlamaz!” dedikten sonra, biri eklemiş; “Büyük lokma ye ama büyük konuşma!” ardından aksakallı bir ata “Minareyi çalan kılıfını uydurur” diye noktayı koymuş…devamı
Geleneksel aile ve toplum yapısını
uzun süren bir planlamayla yıkmayı başarmış bir toplum olarak, yerine
batının dayattığı “bireysel yaşam” veya birilerinin başka anlamlar
yükleyerek “çağdaş” dediği benimse “medeni”, diğer adıyla “şehirli” diye
tanımladığım modeli de koyamayınca, sözlük ve sosyolojik anlamıyla
“kaos” hâkim olmuştur. Yeter Beyler ve Bayanlar, artık yeter… Bizi yönetmeyi hakkıyla yerine getirmeyenler, yeter artık! Siz, allame-i cihan olduğunuz kanaatine nasıl vardınız? Seçimlerde oy alıp meclise Milletvekili unvanıyla gitmeniz, ardından Başbakanın lütfuyla Bakan olmanız size bu ülkenin çocuklarının geleceğiyle, o çocukların baba-annesinin huzuruyla, bütçesiyle, sağlığıyla oynama yetkisi mi veriyor? Bu ülkenin çocukları sizin kişisel ideallerinizin veya kişisel beceriksizliğinizin kurbanı olmaya devam mı edecek? Bu ne menem şeydir ki bu eğitim, bunca yıldır bir türlü bir düzene sokamadınız. MEB bakanı olarak görev yapanlar, MEB üst düzey bürokratları ve Milli Eğitimle ilgili olanlar yaptıklarınızdan/yapmadıklarınızdan dolayı azıcık bir vicdan azabı duyuyor musunuz? Azıcık da olsa yüzünüze bir utanma belirtisi düşüyor mu? devamı
İlkbahar geldi mi, burnuma toprak kokusu, çimen kokusu düşer. Ama bu koku çocukluğumu ve ilk gençliğimi geçirdiğim Ahlat’ın toprağının, çimeninin kokusudur. Hatta “çeşür”ün kokusunu bile özledim derim ki çeşür; hayvanların dahi yemediği ve yeşili oldukça kötü kokan bir ota verdiğimiz addır. Millet olarak ahde vefamız yüksektir. Doğup büyüdüğümüz memleketlere karşı olan bağlılığımız da oradan gelir. Büyük kentlerde memleketlerinin derneğini kurup, orada hemşehri sohbetlerinde bulunmak ve o kentteki hemşehrileriyle irtibatı koparmamak için bu yolu seçerler. Ahlatlılarda da bu haslet vardır. Her Ahlatlı tam bir Ahlat sevdalısıdır… Kim bilir, Fakülteye ilk kaydı yaptırdığımızda hangi duygular, umutlar ve heyecanlar içindeydik? Yıllar geçmek bilmez gibi geldi. Bir baktık ki okul bitmiş. “Mezun” olmuşuz. Her yeni mezunun yaşadığı gel-gitler, belirsizlikler, hayaller, tercihler ve bitmeyen umutlarla geleceğe yelken açıp, o gencecik yaşta verilen kararın ağırlığıyla hayatımızı yönlendirdik, bedelini ödedik ve nimetine sahip olduk. Yaşamın her dönemi güzeldir ve her dönemin kendine has duyguları, kalıcı olan anıları vardır. Ama üniversite yıllarının anıları ise bambaşka bir yer tutar hafızamızda, yüreğimizde ve bir ömür sürecek iş yaşamında…
Ülkemizde kadın hakları veya kadın sorunu dendiğinde hemen akla feminist hareketler veya muhafazakârlar dışında olan kesimler gelir. Aslında doğru bir hatırlamadır. Çünkü kadın haklarını ve sorunlarını ya feminist diye kendini tanımlayanlar, ya da muhafazakâr olmayan ve geleneksel değerlerden uzak kesimler tarafından dile getirilmiştir. Bu kesimlerin dillendirdikleri sorunlar gerçekte yok mudur ki muhafazakâr kesimler bunları pek dikkate alıp, sosyal ve yasal düzenlemeler yapmazlar? Muhafazakâr kesimin tek kadın hakkı olarak örtünmeyi gördüğünü maalesef dillendirmek zorundayız.(devamı ►►►)
27 Mayıs 1960, bu tarih Türkiye Cumhuriyeti ve bu cumhuriyeti oluşturan halk için çok önemli bir dönemim başlangıcının tarihidir. Üzerinden elli yıl geçti ama yarattığı sosyal travma ve kurulan militarist devlet anlayışı hala devam etmektedir. Milletlerin ve devletlerin tarihinde elli yıllık dönemler çok küçük zaman birimidir ama bu elli yıllık dönemde neredeyse birkaç nesil gelip geçmekte ve gelecek nesillere bırakılan mirasların oluştuğu bir dönemdir de… Üstelik dünyada ortalama 250-300 yılda meydana gelen teknolojik ve bilimsel gelişmeler 1960’tan sonra her üç yıla sığdırıldığı, dünyanın atılım yaptığı, 2. dünya savaşının yaralarının sarılıp, yeni dünya düzeni kurma çalışmalarının yapıldığı, milletler ve devletler için kırılmaların yaşandığı bir dönemde ülkemiz ihtilal yaşamıştır. Bedelinin ağırlığı hala üzerimizde olan, zihinlerde yer etmiş ve asla hak etmeyen bir millete karşı yine milletinin askeri tarafından namlu çevrilmiştir.(devamı ►►►)
“Ülkemiz hassas günlerden geçiyor.” Elimizi, ayağımızı bağlayan, eleştiri, beklenti, umut gibi duygularımızı bir kenara iten bu sihirli cümle günlük yaşamın bir parçasıdır. Siyasiler, askerler, sendika yöneticileri, yazarlar, dernek yöneticileri, sanatçılar bu cümleyi sıklıkla kullanırlar. İddia ediyorum, bu güne kadar yapılan her konuşmanın bir yerinde bu cümle kullanılmıştır. Bitip tükenmez bu hassas günler bir türlü geçmez. Biri biterken diğeri başlar ve söylemlerden gazete manşetlerine, televizyon haberlerine taşınır. Bu cümleyi duyan algılama biçimine göre cümleye anlam yükler. Yüklediği anlamla kendine bir rol biçer ve hassas günlerde üzerine düşeni yapmayı düşünür. Düşünceden öteye geçmeyen bu duyarlılık insanların zihinlerine güvensizliği çörekler. Sıkıntılı, umutsuz, çaresiz ve öfkeli bir bakışla hayata yön verilmeye çalışılır. Karmaşık bir sebep sonuç ilişkisi doğar ve hassas günler devam edip gider.(devamı ►►►) |
Kavramlar her insan tarafından nasıl
algılanıyorsa öyle kullanılır ve kavramın gerçek anlamı içinde kullanana
neredeyse rastlanmaz veya kullanana öcü gözüyle bakılır. Ezberde olan
bilgi kırıntıları tekrarlanırken dünya felsefe tarihine not düşmüş
edasıyla “gördünüz mü, ben neler biliyor muşum?” mesajı verilir.
Ezberlemenin, analiz etmekten yoksun, sorgulamanın dışında olan ve
başkasından alınanın tekrarı olduğunu bilmeden veya ezberin çok basit
bir öğrenme çeşidi olduğunu bilmeden, ezberlediklerini tekrarlayıp
dururlar. Aslında ülkemizde sayısız “hafız” vardır ama onlara “hafız”
dersek hemen kızarlar. Çünkü “hafızın” anlamını da bilmezler. Ezber
yapan, ezberleyene hafız dendiğini de bilmez ve kalıplaşmış algılarıyla
hafızın dini bir terim olduğunu düşünerek karşı çıkarlar. Bu hafızlar
haksızlar mı? Kendiliğinden mi oldu? Tabii ki hayır… Eğitim ve öğretim
sistemimiz ezber üzerine kurulduğu için tek öğrenme yöntemi olarak
ezberlemeyi, başarı için ezberlenenleri tekrarlamak olduğu zihinlere
kazınmıştır ve hiç kimse bunun farkında bile değildir.devamı
“Hukuk”… Adeta sihirli bir kelime… Hukuk içinde, hukuk kuralları, hukuk devleti diye söze başlanınca akan sular durur… Peki, hukuka bu kadar anlam ve önem yüklerken toplum olarak hukukla ne kadar barışığız ve devletin hukuk anlayışıyla toplum arasında algı aynı mıdır? Hukuk devleti olma özelliğimiz devam ediyor mu? Hukuk devleti olmayınca sosyal çözülme başlar mı veya sosyal çözülme hukuk devletinin çöküşünü hazırlar mı? devamı
Bir önceki sayıda yazdığım “Çıkmaz sokak; Hukuk devletinin çöküşü ve sosyal çözülme” başlıklı yazıma gelen olumlu tepkilerle beraber çözümleri yaz önerisi de geldi… Aslında durum tespitlerinde çözümler problemin içinde yer alır ve aklıma fıkrası geldi. Öğretmen öğrenciye Viyana Kuşatması ne zaman oldu ve sonuçları nelerdir? Diye sormuş. Öğrenci “cevabı sorunun içinde saklı öğretmenim” diye cevap verince, öğretmen şaşırarak “sorunun neresinde saklı?” Diye tekrar sorunca, öğrenci “Cevabı öyle bir saklamışsınız ki, bulamıyorum işte” demiş… Ben çözümü problemin içine bulunamayacak kadar saklamamıştım aslında…devamı
1990’lı yılların başından beri yaptığım bir tespit var. Ki bu tespiti dillendiren akademisyenler ve yazarlar da çıkmıştır. “Batı ülkeleri, Avrupa ve ABD kendine yeni pazarlar bulmak zorundadır” diye… Bu gelişmiş ülkelerin kendi halkına sunduğu refahın azalmaması ve ekonomik güçlerinde bir değişiklik olmaması için bu yeni pazarlara ihtiyaçları olacak. ‘20.Yüzyılın sömürgeci devletleri, sömürge biçimlerini 21. Yüzyıl şatlarına göre değiştirecek ve sömürmeye devam edeceklerdir. Mal satacak pazar ise Afrika ülkeleriyle, geri kalmış Arap ülkeleridir. Bu ülkeleri verecekleri borçlarla zenginleştirip(!), ardından verdikleri borcu geriye de alacakları pazar yaratmak zorundadırlar diye yazmış ve birçok konuşmamada dillendirmiştim. Özellikle Amerika ekonomisi hantal yapısı nedeniyle ve suni büyümesi sonucu ekonomisi her an çökebilir diye de bir öngörüde bulunmuştum. Yıllar geçtikçe ve bu yılların getirdikleri adım adım bu öngörünün isabetini de ortaya koydu…devamı
Türkiye’de dürüst olmak zordur! Türkiye’de yazar olmak zordur! Türkiye’de öğrenci olmak zordur! Türkiye’de gazeteci olmak zordur! Türkiye’de iş bulmak zordur! Türkiye’de siyasete girmek zordur! Türkiye’de bilim insanı olmak zordur! Türkiye’de para kazanmak zordur! Türkiye’de vatandaş olmak zordur! … Özetle Türkiye’de yaşamak zordur! Birçok insanın okul yıllarında tanıştığı bir kelimedir “edebiyat”… Dersin adıdır ve birçoğuna sıkıcı, zor hatta gereksiz gelen bir derstir. Lise okuyan her öğrencinin gördüğü bu ders, yine birçok ders gibi sadece diploma almak veya Üniversite sınavında soru çözmek amaçlı kullanılır. Öğrenilen ya da ezberlenen isimler, teknikler, tarihler, şiirler, hikayeler özel ilgi duyan birkaç kişinin dışındakiler tarafından okul yıllarında bırakılır. Mecaz anlam olarak da edebiyat “içten olmayan, gereksiz ve boş sözler” olarak bilinince ve argoda da “edebiyat yapma!” gibi aşağılayıcı biçimde kullanılınca edebiyat yükleneceği görevi yerine getirmez biçimde çok az insanın ilgilendiği bir alan olarak kalmıştır. Oysa bu kadar horlanmasına rağmen hayatın tam içinde de yer almayı bilmiştir. (devamı ►►►)
“Adap, erkân bilmez misin yahu?” diye başlayan serzenişleri duyanların en küçüğü kırklı yaşlarda olması lazım. Büyüklerin, bilenlerin, öğretmenlerin ve bir adım önde olanların tahammül sınırlarının sonuna gelindiğini gösteren vurucu ve etkili bir cümleydi. Sanki bu cümle edilmez oldu. Uyaranlar yok, yol gösteren yok gibi. Her şeyi oluruna bırakan, her türlü davranışın “normal” karşılandığı, nezaketten yoksun, kuralsızlığın hâkim olduğu, uyulması gereken davranışların rafa kaldırıldığı ya da bilinmediği günleri yaşıyoruz. Bunları fark edenlerin azlığı da diğer önemli noktalardan ki galiba geçmişte o unutulmaz uyarıyı duyanlar fark edenlerin başında yer alıyor. “Kaç yaşındasın?”, “ Ne iş yapıyorsun?” Ve “Kendini tanıtır mısın?” sorularını hiç sevmem. Yaşama, geçmişime ve kendime yapılmış haksızlık gibi kabul ederim. Bu soruların cevapları karşıdakilerin beni belli bir kalıba sokmaya çalıştıkları izlenimi doğurur. Soru sahibinin zihninde bir yere oturtması için benden geçmişimi onun anlayacağı ve o kalıplara uygun biçimde anlatmamı istemesi haksızlık değildir de nedir? Ben de cevap verirken bize dikte ettirilen biçime uygun doğduğum yeri, okuduğum okulu ve yaptığım işi söylediğimde yaşadığım binlerce günü bir çırpıda silip geçeceğim ha? Oysa sabah kalktığımda ilk iş olarak açtığım radyom, içtiğim iki bardak su ve yaktığım pipom benim özgeçmişimin önemli bir parçası… Kahvaltıda bol yeşillik yemem, kendime melemen yapmam ve ardından bir demlik çay içmem de… Çay ise başlı başına önemlidir. Bulabildiğim her çeşit çayın harmanlanması, çayı demlerken başında beklememi anlatmasam özgeçmişim eksik kalır. Radyoda çalan bir türküyle duygularımın göğe yükselerek geçmişimden bir anımı canlandırması ve pipomdan derin bir nefes çekip dalıp gitmelerim de öyle…
Demokrasilerin vazgeçilmezi seçimlerdir. Devlet organizasyonu içinde kendini temsil edecek, yönetecek ve birey olarak çözemeyeceği problemleri çözecek, halkın adına düşünüp, ihtiyaçlarını belirleyip, mevcudun daha iyi olmasını sağlayacak düzenlemeleri yapacak temsilcileri halkın seçmesiyle demokrasinin ilk adımı atılır. Halk bir çeşit kendi kendini yönetir bu temsilciler aracılığıyla… Temsilcilere yüklenen misyon ve verilen görev kutsaldır. Temsilcinin aldığı kararlar büyük halk kitlelerini ilgilendirdiğinden, temsilci normal bir insanın yaptıklarından farklı olmak zorundadır. Bu algıyla temsilci “farklıymış” gibi görülür ve kutsiyet bu anlamda yüklenir. Ki temsilci, temsil ettiği halkın nasıl yaşayacağına, refahına, mutluluğuna, sağlığına, eğitimine, zenginliğine, hatta nasıl yaşayacağına kadar etki edebilecek güç ve kudrete sahiptir.(devamı ►►►)
Hiçbir sosyal olay bir anda gelişmez ve ortaya çıkmaz. Kafasını kuma gömüp her şeyin yolunda olduğunu düşünenler için ise her sosyal olay şaşırtıcıdır ve nedensizdir. Ülkemizde sorumlu ve yetkili olanların içine düştükleri ve bir türlü çıkamadıkları marazi bu halin bedelini çok ağır ödemekteyiz. Son dönemde hareketlenen gençlik(!) olayları, protestolar karşısında sadece polisiye tedbirler düşünen, eleştiren veya onaylayanların konunun özüne ulaşamadıkları açık ve net görünmektedir. Saç baş yolduracak kadar özden uzak, sebep sonuç ilişkisini kuramayan, mantıklı bir analiz yapamayanların yorumlarıyla kafalar iyice karışmıştır. İpuçlarını aldığımız ve kıvılcımlar halinde görünen gençliğin hareketlenmesi alevlerin sarmasından sonra mı sağlıklı değerlendirmeye tabi tutulacak? Hareketlenme baskıyla ve polisiye tedbirlerle bastırılabilir ama zihinlerde gelişen ayrımı ve anarşiyi yok edemez. (devamı ►►►)
Türk siyasi yapısını değerlendirirken genel ifadeleri, kavramların ifade ettiği anlamları doğru irdelemek gerekir. Siyasetin tek kaynağı ve amacı insandır. İnsan tarafından diğer insanların her türlü yaşam biçimini belirlemeyi görev edinen siyasetin doğru, kullanılabilir ve amaca uygun yapılması uygulayıcı olan siyasetçilere ve algılayıcı olan toplumu oluşturan bireylere bağlıdır. Yani tek başına “siyaset”, “siyasiler”, “siyaset kurumu” diyerek ve bunları insandan bağımsız kavramlar gibi algılayarak sonuca ulaşamayız. Yapılan tanımlarla, pratik uygulamalar arasındaki kapatılamayan mesafe maalesef siyaset kurumunu sürekli uçurumun kenarında tutmuş ve zaman zaman bu uçuruma yuvarlanılmasının önüne geçilememiştir.(devamı ►►►)
Cumhuriyet tarihi içinde üç tane anayasa yapma gayretkeşliğini göstermiş bir devletiz. İlki Cumhuriyetin kuruluşunu takip eden 1924 yılında yapılmışken daha üzerinden kırk yıl geçmişken yenisini yani 1961 Anayasasını, bununda üzerinden yirmi bir yıl geçmişken 1982 anayasasını yapma ihtiyacı hissetmişiz! Son anayasa da işlevini tamamlamış veya yeterli gelmediğinden dördüncü anayasa yapma tartışmaları yapılmaktadır. Hatta bu tartışmalar 1982 anayasasının üçüncü yılında başlamış ve anayasa değişiklikleri Turgut Özal hükümeti tarafından sürekli gündeme gelmiş ve ilk defa 1987 yılında çeşitli değişiklikler yapılmıştır. (devamı ►►►)
Düşünce diğer adıyla zihinsel faaliyetler, insanın doğuşuyla başlayıp, geliştirilebilen, bir sonuca varabilmek için bilgileri, kavramları karşılaştırarak ve aralarında ilişki kurarak ortaya koyduğu, insanı diğer canlılardan ayıran en büyük özelliktir. Davranışlar ve diğer yaşamsal faaliyetlerin tamamı oluşturulan bu zihinsel faaliyetlerin sonucudur. Düşünce oluşurken yaşanılan çevreden öğrenilenler, eğitim yoluyla alınanlar ve bilgi kaynaklarından gelen her türlü bilgi kullanılır. Kullanılan bu bilgilerle yeni durum ve olaylara yorumlar getirilir ve yaşam felsefesi oluşturulur. Sosyal olayların tamamı bireylerin oluşturduğu bu düşünceden bağımsız değildir. Düşüncenin nasıl oluşturulduğunu bilenler tarafından toplumlar üzerinde mühendislik faaliyetleri gerçekleştirilmiş ve mühendis elinden çıkan “tek tip” veya “istedikleri tipte insan” niteliklerine uygun insan yetiştirme amaçları güdülmüştür.(devamı ►►►)
Son yıllarda artan popüler tarihçiler ve onların yazıp-konuştuklarına pür dikkat kesilen önemli bir kesim var. Okullarda öğretilen ve klasik devlet anlayışıyla yönlendirilmiş tarihe alışık olan ama tatmin olmayanlar için de bu popüler tarihçilerin anlattıkları ilginç karşılandı. Doğrularla birlikte bazen de zihin sapmasıyla yanlış bilgilerin de bulunduğu bu yeni tarih bilgisinin de öğretilen klasik tarihle uyuşan önemli bir tarafı tarihimizde devletimizin, milletimizin, ekonomimizin, ilişkilerimizin adeta mükemmel olduğunun anlatılmasıdır. Kişilerin tarihlerinde olduğu gibi devlet-millet tarihinde de olumsuzluklar nedense unutulur, yanlışlar yokmuş gibi hep iyi taraflar anlatılır. Bir de üstüne masalcı tavrıyla süsleme eklendi mi, o tarihi dinleyen milletiyle-devletiyle gurur duyup, ait olmaktan da mutlu olur. Tersi bir söylemde, tarihi bir gerçeği ortaya koyanlara da verilecek unvan da hazırdır, “hain”. “Hain” olmayı göze alamayanlar da bildiklerini yumuşatarak, satır aralarına gizleyerek söylerler. (devamı ►►►) |
|
|
Bir topluluğu millet yapan, medeniyet üreten, diğer toplumlarla rekabetini artıran, insanların daha mutlu, müreffeh yaşamasını sağlayan en önemli değeri kültürdür. Kültürün önemini vurgulayan birçok yazımda kültürün ne olduğunun bilinmemesi ve algılanmasında ki yanlışları dile getirmiştim. Aslında en başta kültürün ne olduğunun bilinmemesi ve algılamada ki yanlışlar gibi büyük bir engel varken, daha farklı açılımları sağlamanın zorluğu hatta imkânsızlığı karşımıza çıkıyor. Bir toplumun ve toplumu oluşturan fertlerin doğumdan, ölüme kadar yaşamın her evresinde ortak olarak yürüttüğü yaşama biçimini, bu biçim içine serpilmiş küçük ayrıntılardan, en büyük yönetim anlayışına kadar tümünü kapsayan davranışlar, kurallar, yasalar, yeme, barınma, tören, eğlenme, yas, çocuk yetiştirme, bilim üretip faydalanma, eğitim, öğretim, tercihler, olayları değerlendirme, yorumlama, şehirleşme, alış-veriş, tepkiler, algı ve ilişkileri yönlendiren soyut ve somut üretilmişlerin tamamı, bütünü olumlu anlamda kültürdür.(devamı ►►►) |
Ülkemizde entelektüeller, yazarlar, basın ve siyasetçiler makro problemleri, uluslar arası ilişkileri, günlük siyasi çekişmeleri ve hayati öneme sahip olmayan konuları tartışırken, insanımızın insan olmasından kaynaklanan ihtiyaçlarını göz ardı etmektedirler. Oysa birey hangi konumda olursa olsun birincil insani ihtiyaçları bellidir. İnsan ihtiyaçları beslenme, giyinme, barınma, güvenlik, sosyal gerçekleşme ve üreme gibi özetlenir. Bunların hepsi çeşitli şekilde detaylandırılır. Psikolojik temelleri incelenir ve yaratanın insana yüklediği özelliklerin yaşamına uygunluğuyla karşılaştırılır. Bunları gerçekleştirirken düşünmez ve süreç içinde tamamlanan ihtiyaçlardan dolayı kendimizi mutlu hissederiz. Ama bunların içinde bulunan “güvenlik” duygusunu ön kabulle var olduğunu düşünürüz. Bu yazıyı okuyanlar kendi kendilerine “Güvende miyiz?” Sorusunu sorduklarında yine kendilerine verecekleri cevapları kolaylaştırmak için yazıya devam edelim.(devamı ►►►)
|
|
|
Uluslararası politikalar, iç siyasetten, ekonomik gelişmişlik düzeyinden, askeri ekipman ve güçten, sosyal yapıdan ve ülkenin tanımında kullanılan sıfatlardan yani din, dil gibi özelliklerden bağımsız düşünülemez ve belirlenemez. Bir ülkenin kendini tanımladığı özelliklerin ve kendine yakıştırdığı güç, kuvvet ve kudretin anlam kazandığı yer ise diğer ülkelerin o ülkeyi nasıl algıladıkları ve oturttukları düzey, bölge ve sınıftır. Osmanlı imparatorluğunun son iki yüz yılında yaşadıkları ve karşı karşıya kaldığı yıkılma serüveninden elimizde kalanlarla kurulan yeni bir cumhuriyetin dış ilişkilerini belirleyen temel unsurları oluşturmak için ya elimizdekilerin kıymetini bilmediğimizden ya da yeni güç sahibi olamadığımızdan hep eleştirilen, tatmin olunamayan ve dirayetli dış politikalar geliştiremedik. Biz bu dengeli siyaseti güdüp, acaba ne düşünürler, acaba hangi zayıf noktamızdan vururlar, acaba bizi gelişmiş batı toplumlarına kabul ederler mi diye endişelerimizin, korkularımızın, güvensizliğimizin kurbanı olarak, jeostratejik konumumuzu, bölgesel gücümüzü, genç nüfusumuzu, askeri gücümüzü, geçmişimizi önemsemeden görmezden geldik. (devamı ►►►) |
“Bu kısa hayatın her yanı gurbet” demiştim bir şiirimde. Yüreğime saplanan gurbet hançerinin her geçen gün daha da derinleştiğini görmenin acısını yaşarken, sebeplere bakmadan edemiyorum. Tabii ki sebeplere geçmeden gurbetin ne olup ne olmadığına bakmak gerekiyor. Doğup yaşanılan yerden uzakta olan yer diye kelime karşılığı var. Ama bu “yer” kavramı şehir, köy, ülke adıyla anılıp, tanımlanacağı gibi “kendine ait olan, aidiyet hissettiğin, içinde olmak istediğin” fiziki ve gönül dünyasını da kapsıyor. İstediğin gibi yaşayamıyorsan, inandıklarını eyleme dönüştüremiyorsan, içinde yaşadığın toplumla aynı biçimde düşünmüyor ve uygulamıyorsan, sevdiklerinle aynı sofrayı, aynı mekânı, aynı düşünce ve duygularla paylaşmıyorsan “gurbettesin”. Sosyolojinin “yabancılaşma” kavramının tam karşılayamadığı bir “el” olma halini, “yalnız”lığı, “çaresizliği” ifade ediyor bu zalim “gurbet”. (devamı ►►►) |
|
|
|
||
|
Yedi yüz yıl öne Mevlana’ya “Ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol” veciz sözünü hangi olaylar veya kimler söyletmiştir? Toplumun derdiyle dertlenen, olanlarla değil olması gerekenler konusunda kafa yoran, düşünen ve yazan, büyük bir düşünür olan Mevlana bu sözü yol göstersin, “artık yeter” dercesine emir gibi uygulansın diye acaba hangi toplum için söylemiştir? Üzerinden yedi yüz yıl geçmesine rağmen emri alan toplum hâlâ olduğu gibi görünmemekte ısrar ediyor ki, bu emir sözü sık sık kullanılıyor. Aslında toplum olarak temel problemlerimizin altında da bu yatmıyor mu? İster toplumdan bireye gidelim ister toplumdan bireye inelim her durumda karşımıza bütün heybet ve azametiyle çıkan ve her türlü doğruya ulaşmamızı engelleyen yegâne çıkmazımız “olduğumuz gibi görünmemektir”. Bu önemli sosyal eksikliğin üzerine hukuk sisteminin zaafiyeti, diğer sosyal sistemlerin işlememesi, kamunun insan merkezli çalışmaması ve siyasi sistemin yasal ve etik anlayış eksikliği geldiğinde karmaşık, güvensiz, düzensiz, kültür yoksunu, örnek olamayan, geri kalmış ve ilkel bir görüntüyle karşı karşıya kalmaktayız. (devamı ►►►)
PKK’nın ilk terör eylemlerinin üzerinden tam yirmi beş yıl geçti. Siyasi çalışmaların ise üzerinden çok daha fazla, yani otuz beş-kırk yıl geçti. Bu süre içinde ülke yönetimine asker ve çok sayıda sivil hükümetler geldi geçti. Yüz milyarlarca lira para harcandı, canlar verildi, sakatlananlar oldu, yuvalar dağıldı, dullar, yetimler arttı ama hala bitmedi, acısı dinmedi, çoğalması azalmadı ve teröristle asker-polis arasında olan bir konudan çıkıp, siyasi ve sosyal yapılanmaya doğru önemli yol alındı. Sosyal çözülme, çatışma ve ayrışma tehlike olmaktan çıkıp tam bir gerçeklik oldu. Terör ve terörü beslediği düşünülen, terörün kullandığı kiminin “Kürt realitesi”, kiminin “Kürt meselesi”, kiminin “Ab’ye giden yolun Diyarbakır’dan geçtiğini” söyleyerek dile getirdiği Kürt vatandaşlarımızla ilgili siyasi, sosyal, ekonomik çalışmaların yapıldığı çok uzun yıllar geçirdik. 1991 yılında dönemim HADEP Milletvekillerinin istedikleri ve verilmesi halinde terörün bitip, Kürtlerle ilgili sorunların çözüleceğini söyledikleri on maddelik listede yazan bütün haklara önce çok yoğun tepki verip sonrası adım adım o hakların tamamı verildiği halde bir türlü bitirilemeyen terörle ve Kürtlerle ilgili sorunlarla bir on yedi yıl daha geçirdik.(devamı ►►►)
Sosyal, siyasi, ekonomik ve insanla ilgili her türlü problemin varlığında ve çözümünde temel faktör insanın ürettiklerinin tamamı yani inandıkları, davranışları, düşünceleridir. Bunlar genel kapsayıcı kavram ve tanımlamalardır. Bu genel kapsayıcının altında yatan ise insanın kazanımlarıdır. Bu kazanımlar, doğduğu andan itibaren başlayan öğrenmeyle edinilen birbirine bağlı gelişen algılama, anlama, muhakeme etme, yorumlama, taklit etmeyle, yaratılış ve genetik özelliklerinin, beslenme, sosyal ve fiziki çevrenin kattıklarıyla tamamlanır. Boyu, rengi, ağırlığı, görüntüsü, cinsiyeti gibi dıştan görünen özellikleriyle algılanan insanı asıl insan yapan ise kazanımlarıyla elde ettiği ayırıcı özelliği olan “şahsiyetidir”. Kişilik olarak da adlandırdığımız şahsiyet özellikleri bireyin gerek kendi yaşamını gerek sosyal ilişkilerini belirleyen, yönlendiren, eğilimlerini, arzularını, isteklerini, inançlarını, inandıklarını yaşama geçirme düzeyini, davranış ve düşüncelerinin tamamının belirleyicisidir.(devamı ►►►)
Gülmek konusunda çeşitli bilimsel araştırmalar yapılmış ve görüşler ileri sürülmüştür. Daha bebekken başlayan bu fiziksel ve ruhsal hareket yaşamın her döneminde devam edip gitmektedir. Araştırmacıların ve bilimsel açıklamalar getirenlerin farklı yaklaşımları ve teorileri bulunmakta. Ancak üzerinde anlaştıkları temel prensip, gülmenin ruhsal enerjinin boşaltılması noktasındadır. Çeşitli duyguların, düşüncelerin baskı altında tutulması veya duyguların yoğunlaşması sonucu oluşan, biriken ruhsal enerjinin boşaltılmasını gülmenin nedeni olarak açıklıyorlar. Düşünce ve duygu, temel çıkış noktası olarak gülmenin çeşitlerini belirliyor. Bebeğin gülmesiyle yetişkin birinin gülmesi arasındaki fark kadar eğitim, sosyal statü, kişilik özellikleri ve cinsiyet gülmede önemli etkenler olarak sayılır. Günlük yaşamda “beyniyle ve karnıyla gülenler” olarak pratik ayrıştırmamızı bilimsel çalışmalar destekliyor. Hatta bilimsel çalışmalar gülmenin çok sağlıklı bir eylem olmadığını söyleyecek kadar ileri gidip, çok gülmenin kişilik bozukluğunun sebebi ve/veya sonucu olabileceğini de söyleyebiliyor. (devamı ►►►)
Toplumu oluşturan bireylerin tamamının iyi insan, iyi vatandaş, bilgili, analiz eden, doğru tercihlerde bulunan, ülkesinin çıkarları doğrultusunda karar veren, yazılı belgelerde (Yasa, yönetmenlik vb) belirlenen amaçlara tam ulaşanlardan ve doğru davrananlardan oluştuğunu düşünmek, bu düşünceyle yorumlar yapıp, kararlar almak saflık değilse kasıtlı bir anlayıştır. Ülkede ki yetkili ve sorumlu kişilerin bu saflık ve kasıtlı anlayışa sahip olması ise kargaşayı yani düzensizliği doğurmakta, toplum başıboş ve kendi kaderiyle baş başa kalmaktadır. Yani, düşüncenin eksenine insanı, insanın sahip olduğu bütün özellikleriyle koymayan, insanı mekanik bir varlık gibi düşünen yönetim, geri besleme yapmadan kanun, yönetmenlik, çalışan, idare eden var öyleyse yazılı metinlerde ki amaçlara ulaşılmıştır ya da ulaşılmalıdır diye düz bir mantık yürütmektedir. İnsan, bedeniyle ve ruhuyla insan olduğuna göre, ruhunun derinlikleri de henüz tam bilinmezken her insandan aynı olumlu tepkiyi, uyumu beklemek insanı tanımamak, asıl amacın toplumu iyiye ve yazılı amaçlara yönlendirmemek olduğu ortaya çıkar. Sebep sonuç ilişkisini kurmadan, analitik düşünce ve eylemden yoksun yapılan yeni düzenlemelerde olumlu sonuç vermeyecektir.(devamı ►►►) |
Devlet yönetiminde olmazsa olmazların en başında gelen bürokratların yani üst düzeyde devlet kurumlarını temsil edenlerin nitelikleri, yine devletin kanun ve diğer mevzuatlarında yazılıdır. Kanun koyucu belli şartları taşıyan kişilerin, belli kurallara göre atamalarının yapacağını belirlemiştir. İşte bürokrasinin mevcut hukuk kuralları içerisindeki açmazı da burada başlar. Gelen her iktidarın, bürokratlarını baştan ayağa yenileme imkânını yine bu hukuk kurallarının içinden bulur. Hukuk kuralları genel ölçüler koyduğu ve her devlet memurunun eşit özelliklere sahip olduğunu varsaydığından, üniversite mezunu, deneyim ve gelinen memuriyet derecesi gibi devlet memuriyetini tercih edenlerin bir gün mutlaka ulaşacakları ölçüleri koymuştur. Bu ölçülere uyan on binlerce devlet memurunun arasından sıyrılıp o azametli koltuklara oturabilmenin en kestirme ve kolay yolu seçimle işbaşına gelmiş atama yetkisini elinde bulunduran siyasi iradeye yakın olmak, tanıdıklarının olmasıdır. (devamı ►►►)
Suya yazmak, kuma yazmak, duvara yazmak ama bir türlü beyinlere yazamamak… Yüzeysel yaşam biçiminin ( Moda adıyla popüler kültür) üretebildiği sığ bile olmayan yüzeye tutunmuş günlük konuları aynı yüzeysellikle değerlendiren, sadece sonuçları vasat, bölük pörçük düşünce kırıntıları ve kahvehane bilgeliğiyle yorumlayan bitirdiği okuldan, çalıştığı kurumdan veya bir yerlerden gasp ettiği unvanıyla kültür magandalığı yapanların tuttuğu köşelerden dolayı aydınlık yollara çıkamamanın acısıyla yazmak… (devamı ►►►)
Yaşamın bir parçası hatta gayesi haline gelen “sınavlar” dönemini geçirdik. Hem de yaz sıcağının kavurucu etkisini bile fark ettirmeyen yakıcılığıyla. Milyonlarca genç yüreğin, beynin ve bedenin dinlenmeden, usanmadan, isyan etmeden ve ruhsal gerginlikle, mide ağrılarıyla hazırlanıp girdiği, bin umut ve heyecanla sonucu beklediği sınavlar… Gelen sonuçla yüz binlercesinin geçici bir mutluluk, milyonların ise umutsuzca bir burukluk yaşadığı sınav dönemi… Adları çeşitli, OKS,SBS, ÖSS, KPS gibi kısaltmalarla anılan ama aslında HS(Hayatının sınavı) olması gereken sınavlar… (devamı►►►)
“Babama bile güvenmem” diyen ve bu güvensizliği önemli bir kişilik özelliği olarak sunanların çok sayıda olduğu bir toplumda yaşıyoruz. Çoğunlukla tersinden kavradığımız duygu temelli olan, sosyal ilişkilerle şekillenen ve bütün karar, yaşama biçimini belirleyen bu önemli duygu yaratanın bize bahşettiği “güven” duygusudur. İnsana ait diğer güzel duygulardan farklı bir duygu olan “güvenin” olmadığı anda “güvensizlik” diye karşıtı oluşur. Sevgi en yüce duygu olmasına rağmen olmadığında karşıtı olan “nefret” oluşmuyor ama “güven” olmadığında mutlaka “güvensizlik” oluşuyor. Güveni, bir şeye inanmak, emin olmak ve inanıp, emin olduğunu davranışlarına yansıtmak olarak tanımladığımızda sosyal etkisi açısından insanların içlerinden gelen tercihleri, yargıları, öngörüleri, beklentilerinin dışa vuran davranışlarla gösterilmesidir. Dışa vurum anına kadar bireysel olan bu duygu dışa vurumla sosyal psikolojik bir etkiye sahip olmaktadır.(devamı ►►►)
Sosyal bilimlerin en temel özelliği yapılan gözlem, deney ve araştırmaların aynı sonucu vermemesidir. Tepkiler, davranışlar ve ortaya çıkan sonuçlar her zaman farklılıklar gösterir. Ana başlıklar altında toplanabilen bu sonuçların alt başlıkları araştırma veya üzerinde deneylerin yapıldığı toplumun eğitim, öğretim, ekonomik, bölgesel, genetik, kültürel ve insana ait bir çok özelliğine bağlı olarak değişiklik gösterir. Din, ideoloji, yönetim biçimlerinin pratiğe dönüşmesinde de aynı değişiklikler kendini gösterir. Bireyin algılaması, içselleştirmesi ve davranışına yansımasının çeşidi o topluluğu oluşturan insan sayısı kadardır. (devamı ►►►)
İletişim; insanlar arasında duygu, düşünce ve bilgilerin sözlü, yazılı, davranışsal biçimde birbirlerine aktarılması olarak basitçe tanımlanabilir. Bu aktarılmada, aktaran ve alanın karşılıklı olarak algılamaları en önemli etken olarak karşımıza çıkar. Algılama ise bireyin zeka düzeyi, bilgi birikimi, tecrübesi ve bilgileri kullanma yetisi olan akılla doğrusal orantılıdır. Monolog , yani tek taraflı aktarım iletişimin tanımına aykırıdır. İletişim olabilmesi için karşılıklı aktarım (diyalog), karşılıklı algılama ve anlamanın olması şarttır. Algılamanın bağlı olduğu etkenlerin tamamının yani zeka, akıl, bilgi, tecrübenin var olmasının yanında açık bir zihin, ufuk ve şartlanmamışlıkta gereklidir. Taraflardan biri, korkarak, çekinerek, ön yargıyla, şartlanarak algılamaya çalışıyorsa algılama gerçekleşir ama anlama gerçekleşmez ki bu da iletişimi ortadan kaldırmayıp eksik, sakat iletişimin doğmasına neden olur.(devamı ►►►)
|
|
|
|