
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
19 KASIM 2011 GÜNÜ İSTANBUL 30. TÜYAP KİTAP FUARINDA OKUYUCU DOSTLARLA BULUŞUP KİTAPLARIMI İMZALADIM...(fOTOĞRAFLAR İÇİN)
Gönül dipsiz kuyularda saklar,
Bölüşmez sabahsız gecelerdeki ızdırabını,
|
|
Senden çok uzaklarda, |
|
ÇEŞİTLİ GAZETE VE DERGİLERDE YAYIMLANMIŞ YAZILARDAN BİR KISMI |
||
|
"Yazılardan kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir..." |
|
İlkbahar geldi mi, burnuma toprak kokusu, çimen kokusu düşer. Ama bu koku çocukluğumu ve ilk gençliğimi geçirdiğim Ahlat’ın toprağının, çimeninin kokusudur. Hatta “çeşür”ün kokusunu bile özledim derim ki çeşür; hayvanların dahi yemediği ve yeşili oldukça kötü kokan bir ota verdiğimiz addır. Millet olarak ahde vefamız yüksektir. Doğup büyüdüğümüz memleketlere karşı olan bağlılığımız da oradan gelir. Büyük kentlerde memleketlerinin derneğini kurup, orada hemşehri sohbetlerinde bulunmak ve o kentteki hemşehrileriyle irtibatı koparmamak için bu yolu seçerler. Ahlatlılarda da bu haslet vardır. Her Ahlatlı tam bir Ahlat sevdalısıdır… Kim bilir, Fakülteye ilk kaydı yaptırdığımızda hangi duygular, umutlar ve heyecanlar içindeydik? Yıllar geçmek bilmez gibi geldi. Bir baktık ki okul bitmiş. “Mezun” olmuşuz. Her yeni mezunun yaşadığı gel-gitler, belirsizlikler, hayaller, tercihler ve bitmeyen umutlarla geleceğe yelken açıp, o gencecik yaşta verilen kararın ağırlığıyla hayatımızı yönlendirdik, bedelini ödedik ve nimetine sahip olduk. Yaşamın her dönemi güzeldir ve her dönemin kendine has duyguları, kalıcı olan anıları vardır. Ama üniversite yıllarının anıları ise bambaşka bir yer tutar hafızamızda, yüreğimizde ve bir ömür sürecek iş yaşamında…
Ülkemizde kadın hakları veya kadın sorunu dendiğinde hemen akla feminist hareketler veya muhafazakârlar dışında olan kesimler gelir. Aslında doğru bir hatırlamadır. Çünkü kadın haklarını ve sorunlarını ya feminist diye kendini tanımlayanlar, ya da muhafazakâr olmayan ve geleneksel değerlerden uzak kesimler tarafından dile getirilmiştir. Bu kesimlerin dillendirdikleri sorunlar gerçekte yok mudur ki muhafazakâr kesimler bunları pek dikkate alıp, sosyal ve yasal düzenlemeler yapmazlar? Muhafazakâr kesimin tek kadın hakkı olarak örtünmeyi gördüğünü maalesef dillendirmek zorundayız.(devamı ►►►)
27 Mayıs 1960, bu tarih Türkiye Cumhuriyeti ve bu cumhuriyeti oluşturan halk için çok önemli bir dönemim başlangıcının tarihidir. Üzerinden elli yıl geçti ama yarattığı sosyal travma ve kurulan militarist devlet anlayışı hala devam etmektedir. Milletlerin ve devletlerin tarihinde elli yıllık dönemler çok küçük zaman birimidir ama bu elli yıllık dönemde neredeyse birkaç nesil gelip geçmekte ve gelecek nesillere bırakılan mirasların oluştuğu bir dönemdir de… Üstelik dünyada ortalama 250-300 yılda meydana gelen teknolojik ve bilimsel gelişmeler 1960’tan sonra her üç yıla sığdırıldığı, dünyanın atılım yaptığı, 2. dünya savaşının yaralarının sarılıp, yeni dünya düzeni kurma çalışmalarının yapıldığı, milletler ve devletler için kırılmaların yaşandığı bir dönemde ülkemiz ihtilal yaşamıştır. Bedelinin ağırlığı hala üzerimizde olan, zihinlerde yer etmiş ve asla hak etmeyen bir millete karşı yine milletinin askeri tarafından namlu çevrilmiştir.(devamı ►►►)
“Ülkemiz hassas günlerden geçiyor.” Elimizi, ayağımızı bağlayan, eleştiri, beklenti, umut gibi duygularımızı bir kenara iten bu sihirli cümle günlük yaşamın bir parçasıdır. Siyasiler, askerler, sendika yöneticileri, yazarlar, dernek yöneticileri, sanatçılar bu cümleyi sıklıkla kullanırlar. İddia ediyorum, bu güne kadar yapılan her konuşmanın bir yerinde bu cümle kullanılmıştır. Bitip tükenmez bu hassas günler bir türlü geçmez. Biri biterken diğeri başlar ve söylemlerden gazete manşetlerine, televizyon haberlerine taşınır. Bu cümleyi duyan algılama biçimine göre cümleye anlam yükler. Yüklediği anlamla kendine bir rol biçer ve hassas günlerde üzerine düşeni yapmayı düşünür. Düşünceden öteye geçmeyen bu duyarlılık insanların zihinlerine güvensizliği çörekler. Sıkıntılı, umutsuz, çaresiz ve öfkeli bir bakışla hayata yön verilmeye çalışılır. Karmaşık bir sebep sonuç ilişkisi doğar ve hassas günler devam edip gider.(devamı ►►►) |
|
Türkiye’de dürüst olmak zordur! Türkiye’de yazar olmak zordur! Türkiye’de öğrenci olmak zordur! Türkiye’de gazeteci olmak zordur! Türkiye’de iş bulmak zordur! Türkiye’de siyasete girmek zordur! Türkiye’de bilim insanı olmak zordur! Türkiye’de para kazanmak zordur! Türkiye’de vatandaş olmak zordur! … Özetle Türkiye’de yaşamak zordur! Birçok insanın okul yıllarında tanıştığı bir kelimedir “edebiyat”… Dersin adıdır ve birçoğuna sıkıcı, zor hatta gereksiz gelen bir derstir. Lise okuyan her öğrencinin gördüğü bu ders, yine birçok ders gibi sadece diploma almak veya Üniversite sınavında soru çözmek amaçlı kullanılır. Öğrenilen ya da ezberlenen isimler, teknikler, tarihler, şiirler, hikayeler özel ilgi duyan birkaç kişinin dışındakiler tarafından okul yıllarında bırakılır. Mecaz anlam olarak da edebiyat “içten olmayan, gereksiz ve boş sözler” olarak bilinince ve argoda da “edebiyat yapma!” gibi aşağılayıcı biçimde kullanılınca edebiyat yükleneceği görevi yerine getirmez biçimde çok az insanın ilgilendiği bir alan olarak kalmıştır. Oysa bu kadar horlanmasına rağmen hayatın tam içinde de yer almayı bilmiştir. (devamı ►►►)
“Adap, erkân bilmez misin yahu?” diye başlayan serzenişleri duyanların en küçüğü kırklı yaşlarda olması lazım. Büyüklerin, bilenlerin, öğretmenlerin ve bir adım önde olanların tahammül sınırlarının sonuna gelindiğini gösteren vurucu ve etkili bir cümleydi. Sanki bu cümle edilmez oldu. Uyaranlar yok, yol gösteren yok gibi. Her şeyi oluruna bırakan, her türlü davranışın “normal” karşılandığı, nezaketten yoksun, kuralsızlığın hâkim olduğu, uyulması gereken davranışların rafa kaldırıldığı ya da bilinmediği günleri yaşıyoruz. Bunları fark edenlerin azlığı da diğer önemli noktalardan ki galiba geçmişte o unutulmaz uyarıyı duyanlar fark edenlerin başında yer alıyor. “Kaç yaşındasın?”, “ Ne iş yapıyorsun?” Ve “Kendini tanıtır mısın?” sorularını hiç sevmem. Yaşama, geçmişime ve kendime yapılmış haksızlık gibi kabul ederim. Bu soruların cevapları karşıdakilerin beni belli bir kalıba sokmaya çalıştıkları izlenimi doğurur. Soru sahibinin zihninde bir yere oturtması için benden geçmişimi onun anlayacağı ve o kalıplara uygun biçimde anlatmamı istemesi haksızlık değildir de nedir? Ben de cevap verirken bize dikte ettirilen biçime uygun doğduğum yeri, okuduğum okulu ve yaptığım işi söylediğimde yaşadığım binlerce günü bir çırpıda silip geçeceğim ha? Oysa sabah kalktığımda ilk iş olarak açtığım radyom, içtiğim iki bardak su ve yaktığım pipom benim özgeçmişimin önemli bir parçası… Kahvaltıda bol yeşillik yemem, kendime melemen yapmam ve ardından bir demlik çay içmem de… Çay ise başlı başına önemlidir. Bulabildiğim her çeşit çayın harmanlanması, çayı demlerken başında beklememi anlatmasam özgeçmişim eksik kalır. Radyoda çalan bir türküyle duygularımın göğe yükselerek geçmişimden bir anımı canlandırması ve pipomdan derin bir nefes çekip dalıp gitmelerim de öyle…
Demokrasilerin vazgeçilmezi seçimlerdir. Devlet organizasyonu içinde kendini temsil edecek, yönetecek ve birey olarak çözemeyeceği problemleri çözecek, halkın adına düşünüp, ihtiyaçlarını belirleyip, mevcudun daha iyi olmasını sağlayacak düzenlemeleri yapacak temsilcileri halkın seçmesiyle demokrasinin ilk adımı atılır. Halk bir çeşit kendi kendini yönetir bu temsilciler aracılığıyla… Temsilcilere yüklenen misyon ve verilen görev kutsaldır. Temsilcinin aldığı kararlar büyük halk kitlelerini ilgilendirdiğinden, temsilci normal bir insanın yaptıklarından farklı olmak zorundadır. Bu algıyla temsilci “farklıymış” gibi görülür ve kutsiyet bu anlamda yüklenir. Ki temsilci, temsil ettiği halkın nasıl yaşayacağına, refahına, mutluluğuna, sağlığına, eğitimine, zenginliğine, hatta nasıl yaşayacağına kadar etki edebilecek güç ve kudrete sahiptir.(devamı ►►►)
Hiçbir sosyal olay bir anda gelişmez ve ortaya çıkmaz. Kafasını kuma gömüp her şeyin yolunda olduğunu düşünenler için ise her sosyal olay şaşırtıcıdır ve nedensizdir. Ülkemizde sorumlu ve yetkili olanların içine düştükleri ve bir türlü çıkamadıkları marazi bu halin bedelini çok ağır ödemekteyiz. Son dönemde hareketlenen gençlik(!) olayları, protestolar karşısında sadece polisiye tedbirler düşünen, eleştiren veya onaylayanların konunun özüne ulaşamadıkları açık ve net görünmektedir. Saç baş yolduracak kadar özden uzak, sebep sonuç ilişkisini kuramayan, mantıklı bir analiz yapamayanların yorumlarıyla kafalar iyice karışmıştır. İpuçlarını aldığımız ve kıvılcımlar halinde görünen gençliğin hareketlenmesi alevlerin sarmasından sonra mı sağlıklı değerlendirmeye tabi tutulacak? Hareketlenme baskıyla ve polisiye tedbirlerle bastırılabilir ama zihinlerde gelişen ayrımı ve anarşiyi yok edemez. (devamı ►►►)
Türk siyasi yapısını değerlendirirken genel ifadeleri, kavramların ifade ettiği anlamları doğru irdelemek gerekir. Siyasetin tek kaynağı ve amacı insandır. İnsan tarafından diğer insanların her türlü yaşam biçimini belirlemeyi görev edinen siyasetin doğru, kullanılabilir ve amaca uygun yapılması uygulayıcı olan siyasetçilere ve algılayıcı olan toplumu oluşturan bireylere bağlıdır. Yani tek başına “siyaset”, “siyasiler”, “siyaset kurumu” diyerek ve bunları insandan bağımsız kavramlar gibi algılayarak sonuca ulaşamayız. Yapılan tanımlarla, pratik uygulamalar arasındaki kapatılamayan mesafe maalesef siyaset kurumunu sürekli uçurumun kenarında tutmuş ve zaman zaman bu uçuruma yuvarlanılmasının önüne geçilememiştir.(devamı ►►►)
Cumhuriyet tarihi içinde üç tane anayasa yapma gayretkeşliğini göstermiş bir devletiz. İlki Cumhuriyetin kuruluşunu takip eden 1924 yılında yapılmışken daha üzerinden kırk yıl geçmişken yenisini yani 1961 Anayasasını, bununda üzerinden yirmi bir yıl geçmişken 1982 anayasasını yapma ihtiyacı hissetmişiz! Son anayasa da işlevini tamamlamış veya yeterli gelmediğinden dördüncü anayasa yapma tartışmaları yapılmaktadır. Hatta bu tartışmalar 1982 anayasasının üçüncü yılında başlamış ve anayasa değişiklikleri Turgut Özal hükümeti tarafından sürekli gündeme gelmiş ve ilk defa 1987 yılında çeşitli değişiklikler yapılmıştır. (devamı ►►►)
Düşünce diğer adıyla zihinsel faaliyetler, insanın doğuşuyla başlayıp, geliştirilebilen, bir sonuca varabilmek için bilgileri, kavramları karşılaştırarak ve aralarında ilişki kurarak ortaya koyduğu, insanı diğer canlılardan ayıran en büyük özelliktir. Davranışlar ve diğer yaşamsal faaliyetlerin tamamı oluşturulan bu zihinsel faaliyetlerin sonucudur. Düşünce oluşurken yaşanılan çevreden öğrenilenler, eğitim yoluyla alınanlar ve bilgi kaynaklarından gelen her türlü bilgi kullanılır. Kullanılan bu bilgilerle yeni durum ve olaylara yorumlar getirilir ve yaşam felsefesi oluşturulur. Sosyal olayların tamamı bireylerin oluşturduğu bu düşünceden bağımsız değildir. Düşüncenin nasıl oluşturulduğunu bilenler tarafından toplumlar üzerinde mühendislik faaliyetleri gerçekleştirilmiş ve mühendis elinden çıkan “tek tip” veya “istedikleri tipte insan” niteliklerine uygun insan yetiştirme amaçları güdülmüştür.(devamı ►►►)
Son yıllarda artan popüler tarihçiler ve onların yazıp-konuştuklarına pür dikkat kesilen önemli bir kesim var. Okullarda öğretilen ve klasik devlet anlayışıyla yönlendirilmiş tarihe alışık olan ama tatmin olmayanlar için de bu popüler tarihçilerin anlattıkları ilginç karşılandı. Doğrularla birlikte bazen de zihin sapmasıyla yanlış bilgilerin de bulunduğu bu yeni tarih bilgisinin de öğretilen klasik tarihle uyuşan önemli bir tarafı tarihimizde devletimizin, milletimizin, ekonomimizin, ilişkilerimizin adeta mükemmel olduğunun anlatılmasıdır. Kişilerin tarihlerinde olduğu gibi devlet-millet tarihinde de olumsuzluklar nedense unutulur, yanlışlar yokmuş gibi hep iyi taraflar anlatılır. Bir de üstüne masalcı tavrıyla süsleme eklendi mi, o tarihi dinleyen milletiyle-devletiyle gurur duyup, ait olmaktan da mutlu olur. Tersi bir söylemde, tarihi bir gerçeği ortaya koyanlara da verilecek unvan da hazırdır, “hain”. “Hain” olmayı göze alamayanlar da bildiklerini yumuşatarak, satır aralarına gizleyerek söylerler. (devamı ►►►) |
|
![]() |
Bir topluluğu millet yapan, medeniyet üreten, diğer toplumlarla rekabetini artıran, insanların daha mutlu, müreffeh yaşamasını sağlayan en önemli değeri kültürdür. Kültürün önemini vurgulayan birçok yazımda kültürün ne olduğunun bilinmemesi ve algılanmasında ki yanlışları dile getirmiştim. Aslında en başta kültürün ne olduğunun bilinmemesi ve algılamada ki yanlışlar gibi büyük bir engel varken, daha farklı açılımları sağlamanın zorluğu hatta imkânsızlığı karşımıza çıkıyor. Bir toplumun ve toplumu oluşturan fertlerin doğumdan, ölüme kadar yaşamın her evresinde ortak olarak yürüttüğü yaşama biçimini, bu biçim içine serpilmiş küçük ayrıntılardan, en büyük yönetim anlayışına kadar tümünü kapsayan davranışlar, kurallar, yasalar, yeme, barınma, tören, eğlenme, yas, çocuk yetiştirme, bilim üretip faydalanma, eğitim, öğretim, tercihler, olayları değerlendirme, yorumlama, şehirleşme, alış-veriş, tepkiler, algı ve ilişkileri yönlendiren soyut ve somut üretilmişlerin tamamı, bütünü olumlu anlamda kültürdür.(devamı ►►►) |
![]()
|
Ülkemizde entelektüeller, yazarlar, basın ve siyasetçiler makro problemleri, uluslar arası ilişkileri, günlük siyasi çekişmeleri ve hayati öneme sahip olmayan konuları tartışırken, insanımızın insan olmasından kaynaklanan ihtiyaçlarını göz ardı etmektedirler. Oysa birey hangi konumda olursa olsun birincil insani ihtiyaçları bellidir. İnsan ihtiyaçları beslenme, giyinme, barınma, güvenlik, sosyal gerçekleşme ve üreme gibi özetlenir. Bunların hepsi çeşitli şekilde detaylandırılır. Psikolojik temelleri incelenir ve yaratanın insana yüklediği özelliklerin yaşamına uygunluğuyla karşılaştırılır. Bunları gerçekleştirirken düşünmez ve süreç içinde tamamlanan ihtiyaçlardan dolayı kendimizi mutlu hissederiz. Ama bunların içinde bulunan “güvenlik” duygusunu ön kabulle var olduğunu düşünürüz. Bu yazıyı okuyanlar kendi kendilerine “Güvende miyiz?” Sorusunu sorduklarında yine kendilerine verecekleri cevapları kolaylaştırmak için yazıya devam edelim.(devamı ►►►)
|
|
|
|
Uluslararası politikalar, iç siyasetten, ekonomik gelişmişlik düzeyinden, askeri ekipman ve güçten, sosyal yapıdan ve ülkenin tanımında kullanılan sıfatlardan yani din, dil gibi özelliklerden bağımsız düşünülemez ve belirlenemez. Bir ülkenin kendini tanımladığı özelliklerin ve kendine yakıştırdığı güç, kuvvet ve kudretin anlam kazandığı yer ise diğer ülkelerin o ülkeyi nasıl algıladıkları ve oturttukları düzey, bölge ve sınıftır. Osmanlı imparatorluğunun son iki yüz yılında yaşadıkları ve karşı karşıya kaldığı yıkılma serüveninden elimizde kalanlarla kurulan yeni bir cumhuriyetin dış ilişkilerini belirleyen temel unsurları oluşturmak için ya elimizdekilerin kıymetini bilmediğimizden ya da yeni güç sahibi olamadığımızdan hep eleştirilen, tatmin olunamayan ve dirayetli dış politikalar geliştiremedik. Biz bu dengeli siyaseti güdüp, acaba ne düşünürler, acaba hangi zayıf noktamızdan vururlar, acaba bizi gelişmiş batı toplumlarına kabul ederler mi diye endişelerimizin, korkularımızın, güvensizliğimizin kurbanı olarak, jeostratejik konumumuzu, bölgesel gücümüzü, genç nüfusumuzu, askeri gücümüzü, geçmişimizi önemsemeden görmezden geldik. (devamı ►►►) |
![]() |
“Bu kısa hayatın her yanı gurbet” demiştim bir şiirimde. Yüreğime saplanan gurbet hançerinin her geçen gün daha da derinleştiğini görmenin acısını yaşarken, sebeplere bakmadan edemiyorum. Tabii ki sebeplere geçmeden gurbetin ne olup ne olmadığına bakmak gerekiyor. Doğup yaşanılan yerden uzakta olan yer diye kelime karşılığı var. Ama bu “yer” kavramı şehir, köy, ülke adıyla anılıp, tanımlanacağı gibi “kendine ait olan, aidiyet hissettiğin, içinde olmak istediğin” fiziki ve gönül dünyasını da kapsıyor. İstediğin gibi yaşayamıyorsan, inandıklarını eyleme dönüştüremiyorsan, içinde yaşadığın toplumla aynı biçimde düşünmüyor ve uygulamıyorsan, sevdiklerinle aynı sofrayı, aynı mekânı, aynı düşünce ve duygularla paylaşmıyorsan “gurbettesin”. Sosyolojinin “yabancılaşma” kavramının tam karşılayamadığı bir “el” olma halini, “yalnız”lığı, “çaresizliği” ifade ediyor bu zalim “gurbet”. (devamı ►►►) |
|
![]() |
||||
|
|
||||
![]()
|
Yedi yüz yıl öne Mevlana’ya “Ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol” veciz sözünü hangi olaylar veya kimler söyletmiştir? Toplumun derdiyle dertlenen, olanlarla değil olması gerekenler konusunda kafa yoran, düşünen ve yazan, büyük bir düşünür olan Mevlana bu sözü yol göstersin, “artık yeter” dercesine emir gibi uygulansın diye acaba hangi toplum için söylemiştir? Üzerinden yedi yüz yıl geçmesine rağmen emri alan toplum hâlâ olduğu gibi görünmemekte ısrar ediyor ki, bu emir sözü sık sık kullanılıyor. Aslında toplum olarak temel problemlerimizin altında da bu yatmıyor mu? İster toplumdan bireye gidelim ister toplumdan bireye inelim her durumda karşımıza bütün heybet ve azametiyle çıkan ve her türlü doğruya ulaşmamızı engelleyen yegâne çıkmazımız “olduğumuz gibi görünmemektir”. Bu önemli sosyal eksikliğin üzerine hukuk sisteminin zaafiyeti, diğer sosyal sistemlerin işlememesi, kamunun insan merkezli çalışmaması ve siyasi sistemin yasal ve etik anlayış eksikliği geldiğinde karmaşık, güvensiz, düzensiz, kültür yoksunu, örnek olamayan, geri kalmış ve ilkel bir görüntüyle karşı karşıya kalmaktayız. (devamı ►►►)
PKK’nın ilk terör eylemlerinin üzerinden tam yirmi beş yıl geçti. Siyasi çalışmaların ise üzerinden çok daha fazla, yani otuz beş-kırk yıl geçti. Bu süre içinde ülke yönetimine asker ve çok sayıda sivil hükümetler geldi geçti. Yüz milyarlarca lira para harcandı, canlar verildi, sakatlananlar oldu, yuvalar dağıldı, dullar, yetimler arttı ama hala bitmedi, acısı dinmedi, çoğalması azalmadı ve teröristle asker-polis arasında olan bir konudan çıkıp, siyasi ve sosyal yapılanmaya doğru önemli yol alındı. Sosyal çözülme, çatışma ve ayrışma tehlike olmaktan çıkıp tam bir gerçeklik oldu. Terör ve terörü beslediği düşünülen, terörün kullandığı kiminin “Kürt realitesi”, kiminin “Kürt meselesi”, kiminin “Ab’ye giden yolun Diyarbakır’dan geçtiğini” söyleyerek dile getirdiği Kürt vatandaşlarımızla ilgili siyasi, sosyal, ekonomik çalışmaların yapıldığı çok uzun yıllar geçirdik. 1991 yılında dönemim HADEP Milletvekillerinin istedikleri ve verilmesi halinde terörün bitip, Kürtlerle ilgili sorunların çözüleceğini söyledikleri on maddelik listede yazan bütün haklara önce çok yoğun tepki verip sonrası adım adım o hakların tamamı verildiği halde bir türlü bitirilemeyen terörle ve Kürtlerle ilgili sorunlarla bir on yedi yıl daha geçirdik.(devamı ►►►)
Sosyal, siyasi, ekonomik ve insanla ilgili her türlü problemin varlığında ve çözümünde temel faktör insanın ürettiklerinin tamamı yani inandıkları, davranışları, düşünceleridir. Bunlar genel kapsayıcı kavram ve tanımlamalardır. Bu genel kapsayıcının altında yatan ise insanın kazanımlarıdır. Bu kazanımlar, doğduğu andan itibaren başlayan öğrenmeyle edinilen birbirine bağlı gelişen algılama, anlama, muhakeme etme, yorumlama, taklit etmeyle, yaratılış ve genetik özelliklerinin, beslenme, sosyal ve fiziki çevrenin kattıklarıyla tamamlanır. Boyu, rengi, ağırlığı, görüntüsü, cinsiyeti gibi dıştan görünen özellikleriyle algılanan insanı asıl insan yapan ise kazanımlarıyla elde ettiği ayırıcı özelliği olan “şahsiyetidir”. Kişilik olarak da adlandırdığımız şahsiyet özellikleri bireyin gerek kendi yaşamını gerek sosyal ilişkilerini belirleyen, yönlendiren, eğilimlerini, arzularını, isteklerini, inançlarını, inandıklarını yaşama geçirme düzeyini, davranış ve düşüncelerinin tamamının belirleyicisidir.(devamı ►►►)
Gülmek konusunda çeşitli bilimsel araştırmalar yapılmış ve görüşler ileri sürülmüştür. Daha bebekken başlayan bu fiziksel ve ruhsal hareket yaşamın her döneminde devam edip gitmektedir. Araştırmacıların ve bilimsel açıklamalar getirenlerin farklı yaklaşımları ve teorileri bulunmakta. Ancak üzerinde anlaştıkları temel prensip, gülmenin ruhsal enerjinin boşaltılması noktasındadır. Çeşitli duyguların, düşüncelerin baskı altında tutulması veya duyguların yoğunlaşması sonucu oluşan, biriken ruhsal enerjinin boşaltılmasını gülmenin nedeni olarak açıklıyorlar. Düşünce ve duygu, temel çıkış noktası olarak gülmenin çeşitlerini belirliyor. Bebeğin gülmesiyle yetişkin birinin gülmesi arasındaki fark kadar eğitim, sosyal statü, kişilik özellikleri ve cinsiyet gülmede önemli etkenler olarak sayılır. Günlük yaşamda “beyniyle ve karnıyla gülenler” olarak pratik ayrıştırmamızı bilimsel çalışmalar destekliyor. Hatta bilimsel çalışmalar gülmenin çok sağlıklı bir eylem olmadığını söyleyecek kadar ileri gidip, çok gülmenin kişilik bozukluğunun sebebi ve/veya sonucu olabileceğini de söyleyebiliyor. (devamı ►►►)
Toplumu oluşturan bireylerin tamamının iyi insan, iyi vatandaş, bilgili, analiz eden, doğru tercihlerde bulunan, ülkesinin çıkarları doğrultusunda karar veren, yazılı belgelerde (Yasa, yönetmenlik vb) belirlenen amaçlara tam ulaşanlardan ve doğru davrananlardan oluştuğunu düşünmek, bu düşünceyle yorumlar yapıp, kararlar almak saflık değilse kasıtlı bir anlayıştır. Ülkede ki yetkili ve sorumlu kişilerin bu saflık ve kasıtlı anlayışa sahip olması ise kargaşayı yani düzensizliği doğurmakta, toplum başıboş ve kendi kaderiyle baş başa kalmaktadır. Yani, düşüncenin eksenine insanı, insanın sahip olduğu bütün özellikleriyle koymayan, insanı mekanik bir varlık gibi düşünen yönetim, geri besleme yapmadan kanun, yönetmenlik, çalışan, idare eden var öyleyse yazılı metinlerde ki amaçlara ulaşılmıştır ya da ulaşılmalıdır diye düz bir mantık yürütmektedir. İnsan, bedeniyle ve ruhuyla insan olduğuna göre, ruhunun derinlikleri de henüz tam bilinmezken her insandan aynı olumlu tepkiyi, uyumu beklemek insanı tanımamak, asıl amacın toplumu iyiye ve yazılı amaçlara yönlendirmemek olduğu ortaya çıkar. Sebep sonuç ilişkisini kurmadan, analitik düşünce ve eylemden yoksun yapılan yeni düzenlemelerde olumlu sonuç vermeyecektir.(devamı ►►►) |
![]()
|
Devlet yönetiminde olmazsa olmazların en başında gelen bürokratların yani üst düzeyde devlet kurumlarını temsil edenlerin nitelikleri, yine devletin kanun ve diğer mevzuatlarında yazılıdır. Kanun koyucu belli şartları taşıyan kişilerin, belli kurallara göre atamalarının yapacağını belirlemiştir. İşte bürokrasinin mevcut hukuk kuralları içerisindeki açmazı da burada başlar. Gelen her iktidarın, bürokratlarını baştan ayağa yenileme imkânını yine bu hukuk kurallarının içinden bulur. Hukuk kuralları genel ölçüler koyduğu ve her devlet memurunun eşit özelliklere sahip olduğunu varsaydığından, üniversite mezunu, deneyim ve gelinen memuriyet derecesi gibi devlet memuriyetini tercih edenlerin bir gün mutlaka ulaşacakları ölçüleri koymuştur. Bu ölçülere uyan on binlerce devlet memurunun arasından sıyrılıp o azametli koltuklara oturabilmenin en kestirme ve kolay yolu seçimle işbaşına gelmiş atama yetkisini elinde bulunduran siyasi iradeye yakın olmak, tanıdıklarının olmasıdır. (devamı ►►►)
Suya yazmak, kuma yazmak, duvara yazmak ama bir türlü beyinlere yazamamak… Yüzeysel yaşam biçiminin ( Moda adıyla popüler kültür) üretebildiği sığ bile olmayan yüzeye tutunmuş günlük konuları aynı yüzeysellikle değerlendiren, sadece sonuçları vasat, bölük pörçük düşünce kırıntıları ve kahvehane bilgeliğiyle yorumlayan bitirdiği okuldan, çalıştığı kurumdan veya bir yerlerden gasp ettiği unvanıyla kültür magandalığı yapanların tuttuğu köşelerden dolayı aydınlık yollara çıkamamanın acısıyla yazmak… (devamı ►►►)
Yaşamın bir parçası hatta gayesi haline gelen “sınavlar” dönemini geçirdik. Hem de yaz sıcağının kavurucu etkisini bile fark ettirmeyen yakıcılığıyla. Milyonlarca genç yüreğin, beynin ve bedenin dinlenmeden, usanmadan, isyan etmeden ve ruhsal gerginlikle, mide ağrılarıyla hazırlanıp girdiği, bin umut ve heyecanla sonucu beklediği sınavlar… Gelen sonuçla yüz binlercesinin geçici bir mutluluk, milyonların ise umutsuzca bir burukluk yaşadığı sınav dönemi… Adları çeşitli, OKS,SBS, ÖSS, KPS gibi kısaltmalarla anılan ama aslında HS(Hayatının sınavı) olması gereken sınavlar… (devamı►►►)
“Babama bile güvenmem” diyen ve bu güvensizliği önemli bir kişilik özelliği olarak sunanların çok sayıda olduğu bir toplumda yaşıyoruz. Çoğunlukla tersinden kavradığımız duygu temelli olan, sosyal ilişkilerle şekillenen ve bütün karar, yaşama biçimini belirleyen bu önemli duygu yaratanın bize bahşettiği “güven” duygusudur. İnsana ait diğer güzel duygulardan farklı bir duygu olan “güvenin” olmadığı anda “güvensizlik” diye karşıtı oluşur. Sevgi en yüce duygu olmasına rağmen olmadığında karşıtı olan “nefret” oluşmuyor ama “güven” olmadığında mutlaka “güvensizlik” oluşuyor. Güveni, bir şeye inanmak, emin olmak ve inanıp, emin olduğunu davranışlarına yansıtmak olarak tanımladığımızda sosyal etkisi açısından insanların içlerinden gelen tercihleri, yargıları, öngörüleri, beklentilerinin dışa vuran davranışlarla gösterilmesidir. Dışa vurum anına kadar bireysel olan bu duygu dışa vurumla sosyal psikolojik bir etkiye sahip olmaktadır.(devamı ►►►)
Sosyal bilimlerin en temel özelliği yapılan gözlem, deney ve araştırmaların aynı sonucu vermemesidir. Tepkiler, davranışlar ve ortaya çıkan sonuçlar her zaman farklılıklar gösterir. Ana başlıklar altında toplanabilen bu sonuçların alt başlıkları araştırma veya üzerinde deneylerin yapıldığı toplumun eğitim, öğretim, ekonomik, bölgesel, genetik, kültürel ve insana ait bir çok özelliğine bağlı olarak değişiklik gösterir. Din, ideoloji, yönetim biçimlerinin pratiğe dönüşmesinde de aynı değişiklikler kendini gösterir. Bireyin algılaması, içselleştirmesi ve davranışına yansımasının çeşidi o topluluğu oluşturan insan sayısı kadardır. (devamı ►►►)
İletişim; insanlar arasında duygu, düşünce ve bilgilerin sözlü, yazılı, davranışsal biçimde birbirlerine aktarılması olarak basitçe tanımlanabilir. Bu aktarılmada, aktaran ve alanın karşılıklı olarak algılamaları en önemli etken olarak karşımıza çıkar. Algılama ise bireyin zeka düzeyi, bilgi birikimi, tecrübesi ve bilgileri kullanma yetisi olan akılla doğrusal orantılıdır. Monolog , yani tek taraflı aktarım iletişimin tanımına aykırıdır. İletişim olabilmesi için karşılıklı aktarım (diyalog), karşılıklı algılama ve anlamanın olması şarttır. Algılamanın bağlı olduğu etkenlerin tamamının yani zeka, akıl, bilgi, tecrübenin var olmasının yanında açık bir zihin, ufuk ve şartlanmamışlıkta gereklidir. Taraflardan biri, korkarak, çekinerek, ön yargıyla, şartlanarak algılamaya çalışıyorsa algılama gerçekleşir ama anlama gerçekleşmez ki bu da iletişimi ortadan kaldırmayıp eksik, sakat iletişimin doğmasına neden olur.(devamı ►►►)
|
|
|
||||
|
|
||||
![]() |
|
|
Parlamenter Demokrasinin işlevini yerine getirmesi için yapılması gereken seçimler kapıya dayandı. Milletvekili olmak isteyenlerin gireceği bu önemli seçimler öncesi de diğer seçimlere benzer şekilde “aday adayları” çıkacak. Bunların arasından her Parti beş yüz elli kişiyi aday gösterecek. Seçimlere girecek parti sayısına göre de aday toplam sayısı değişecek ve sonuçta toplam beş yüz elli kişi milletvekili olacak. Milletvekili olunacak da ne olacak? Hangi özelliklere sahip insanlar milletvekili olacak? Ya da milletvekillerinin özellikleri ne olmalıdır? Gibi sorulara her partinin, her adayın, mevcut milletvekillerinin, entelektüellerin, akademisyenlerin, partilerde görevi olanların, hatta her vatandaşın vereceği cevabı vardır. Tabii ki bir de benim cevabım var. Cevaplarım zülfü yare dokunabilir. Ya da hiç kimse üstüne alınmayabilir ki çoğunlukla böyle olmaktadır. (devamı ►►►) |
|
Aşklarım; |
|
Birçok konuşmacı, yazar, akademisyen toplumsal dönüşümün başlama noktası olarak 1980’li yılları gösterir. Hatta 24 Ocak 1980 Yılında alınan ekonomik kararlardır diyen önemli bir çoğunluk var. Bu dönüşüm; Zenginlik, çok kazanmak, çok harcamak, iyi yaşamak gibi kapitalist bir dönüşümdü. Toplumsal yansıması ise; Bencillik, bananecilik, köşe dönmecilik, haklı-haksız kazanç elde etmek, yerel değerlerden uzaklaşmak, kutsalları yok etmek, şahsiyetsizlik, sömürüye açık ve en önemlisi merhametsizlik olarak resimleşti. Bunların her biri çok önemli değişimlerdi. Bu değişimleri “gelişme” olarak niteleyen ve kendilerini “ay-dın” diye tanıtan bir güruhunda varlığı biliniyor. Bu kesim gelişmenin ne olduğunu bilmediğinden her değişimi gelişme olarak tanımlıyor ve alkışlıyor. Elbette bu dönemde insana yakışan, insanca, çağdaş gelişmeler olmuştur. Ancak “merhamet” konusunda gidilen yer ilkel çağları hatırlatmaktadır. (devamı ►►►)
|
|
|
|
İnsanın sosyal bir varlık olduğunu bilmeyen, duymayan yoktur. Sosyal varlık olmanın yolunun da ilişkiden, iletişimden geçtiğini de… İlişkinin başlama şekilleri çeşitlidir. Sessiz iletişimden, sınırlı iletişimden, diyaloga varan ve gelişmiş, içselleştirilmiş haline varıncaya kadar geçen bir süreçtir. Bu sürecin sonucunda sağlıklı bir iletişim ve sağlıklı bir ilişki doğabilir. Doğan bu ilişkinin adını da ilişkinin tarafları koyarlar. Arkadaşlık, dostluk, tanışıklık, akrabalık, hısımlık, hemşerilik vb. İlişki başladıktan sonra devamlı hale gelmesi için ilişkinin adına ve işlevine bağlı olarak çeşitli formüller, davranış kalıpları, refleksler gelişir. İş arkadaşlığı ayrıdır, sade arkadaşlık ayrı. Akrabalık ayrıdır, akraba ve arkadaş olmak ayrı. Hele dost olmak çok ayrı bir ilişki çeşididir. İnsanın isteyerek, kendi rızasıyla ruh benzeşmesi, yaşam felsefesi uyumu ve yürekten gelen şartsız sevgi ile oluşan ilişkiye “arkadaşlık, dostluk” tanımlaması yapmak yanlış olmaz. İşte tam burada kişilerin yani ilişkiyi belirleyen tarafların her birine düşen sorumluluk, anlayış, incelik, zarafet, saygı ve kaybetme korkusu o ilişkinin süresini, vereceği gücü, büyüklüğünü belirler.(devamı ►►►) |
|
Çok yazdım, çok konuştum eğitim, öğrenme, erdem ve fazilet üstüne. Nüfusumuz hızla artıyor ve bugün doğanlar üç beş yıl sonra toplumdaki yerini alıyor. Her doğan (istisnalar hariç) anne, baba elinde büyüyor, yetişiyor, eğitiliyor. Yani bireylerin ilk eğitim aldığı yer aile. Bu eğitim yeri; kişinin ruhsal yapısının taşlarını dizdiği, kompleks, kendisiyle barışık, yalan söyleme, olaylara bakışı, kutsal değerleri, insana saygıyı ve en önemlisi sevgiyi öğrendiği yer oluyor. Sonrası malum okul, sosyal çevreyle belirginleşiyor. Neyin üstüne okul ve sosyal çevre oturuyor? Cevap; Aileden aldığı, öğrendiği ve atılan ilk temel üstüne. Yani eksikliklerin, yanlışlıkların, olumsuzlukların temelinde aile yani anne ve baba yatıyor(devamı ►►►)
|
|
“Kültür” nedir? Diye sorulduğunda akla gelen ve verilecek cevaplar nelerdir? Eminim ki; El sanatları(bakır işlemeciliği, halı,kilim, bebek vb), halk oyunları, türküler, tarihi eserler, tiyatro ve Kültür ve Turizm Bakanlığı akla gelecek ve bunlar sıralanacak. Mevcut eğitim sistemi içinde yetişmiş insanların sadece bunları hatırlaması normaldir ancak Devleti yönetenlerin ve topluma yön verenlerin de aklına bunlar geliyorsa işte orada biraz düşünmek gerekir. Oysa yaşamın içindeki bütün davranışların, düşüncelerin, tepkilerin, onaylamaların, inançların tamamı ve üretilen maddi varlıkların bütünü kültürdür. (devamı ►►►)
|
|
Aktüel yazı
yazmak istemem. Günlük yaşanılanların altında yatan
nedenlerle ilgilenmek, ya da geleceğe miras olarak
bırakılanlar daha cazip gelir. Her zaman aktüelliğini
koruyan konulardan biri siyasilerdir. Günlük siyasi
olayları değil de genel bir açıdan bakmak istiyorum.
Kimdir bu siyasiler? |
|
|
"Kültür"
her ne kadar Fransızca kökenli bir kelime olarak bilinse
de Türkçedir. Toprağın Türkçede karşılığı olan "kül" ve
"tour" kelimelerinin birleşiminden oluşmuştur. "Tour",
Türkçede "doğuran" anlamındadır. Yani; "Toprağın
doğurduğu, ürettiği anlamında olan kül-tür kelimesi
oluşmuştur. |
Bu gün 2000
yılının ilk günü. Geldi, geliyor derken kavuştuğumuz bu
günlere çok önem verdik. Hatta 2000’li yıllar o kadar
uzak uzaktı ki.... 1986 yılı sonu, 1987 yılının başıydı.
PTT 2000 yılına mektup kampanyası başlatmıştı. Ben de 2
zarf satın almış ama postaya vermemiştim. Ne yazacağıma
karar vermediğim için zarflar anı olarak kaldı. Yazmak
istediklerimin bir çoğunu kaleme almaya cesaret
edememiştim. 2000’li yıllar için büyük idealler
besliyordum. Bu ideallerin gerçekleşmemesi halinde
üzüleceğimi, sükutu hayale uğrayacağımı düşünmüş,
kendime yazmaktan vazgeçmiştim.
|
|
Her
bayramda “ah o eski bayramlar” diye başlayan sohbetler
yapılır. Eski bayramların şekli ve verdiği manevi
tatlara olan özlem dile getirilir. Ne oldu da eski
bayramları özlüyoruz? Bayramları şanına yakışır
kutlamaktan niye vazgeçtik? Bu gün bayramları coşkuyla
kutlayamama sebebimiz ne? Bu bayramı anlamına uygun
yaşayabilecek miyiz? |
|
Fertler mensup olduğu meslekler sayesinde toplum hayatını direk etkiler. Her sosyal hareket gibi her mesleğin kendi iç dinamiği disiplinler oluşturur. Disiplin; meslek mensubu ferdin kendi çıkarlarına aykırı dahi olsa, toplum menfaatleri doğrultusunda karar vermek ve uygulamayı getirir. Disiplinin oluşturulması, toplumun inandığı din, dinin ana kural ve temelleriyle ilişkilidir. O yüzden disiplin, Ahlak adını alır. Birlikte yaşamanın getirdiği, birliğin menfaatlerinin korunması ilkesi Ahlak kurallarından beslenir. Fertler , toplum çıkarlarının kendi çıkarları olduğunun şuuru içinde olur. Kısa dönemde veya ferdin çıkarı ile çatışan toplum menfaatlerinde , ferdi kendi çıkarından feragat ettiren anlayış, sahip olunan Ahlak anlayışıdır.(devamı ►►►)
Türk Dil
Kurumunun yayınladığı Türkçe Sözlükte Özürlü; özrü olan,
eksiklik, sakat veya kusuru olan, defolu. Engelli
ise;Engeli olan. Engel ise;bir şeyin gerçekleşmesini
önleyen sebep, mani, mahzur, müşkül olarak açıklanıyor.
Toplumdaki anlayış ise özürlünün, ayıplı olduğu
yönündedir. Hem sözlük anlamıyla, hem toplumdaki anlayış
olarak özürlü yerine , engelli kelimesini kullanmak
gerekir. Zaten özürlü ile engelli aynı şey değildir. |
|
Çocukluktan çıkıp hatırlamaya başladığımız anlardan itibaren, çevremizdekiler bize bir şeyleri tekrarlayıp durur. Konuşulan bir konuyu kapatmak istediklerinde son söylenen sözler bunlardır. Karşıdakine verilecek en önemli mesajlar arasında bu sözler yer alır. Konuşulanları uzaktan dinleyen yabancı bir kültüre sahip birisi, bu söylenenleri yaşam felsefesi sanır. Tekrar sıklığı da yaşamın bu sözler üzerine inşa edildiğini gösterir. Evdeki sohbetten başlayıp, işyerlerine, alış verişlerden, telefon sohbetlerine kadar her yerde bu sözleri duyarız. En hayati konularda, en riskli durumlarda sığınılan da yine bu sözlerdir. Zaman geçtikce, bu tekrarlananlar hafızamızda iyice yer edinir. Biz de başlarız bu söylenenleri tekrar etmeye. Her yetişkinin konuşmasında önemli bir yer tutar bu sözler. Bu sözleri konuşmamızın uygun bir yerine yerleştirmekle yaşamı ne kadar çok algıladığımızı gösteririz. Güçlü bir ruh haline, güçlü kişilik yapısına, yaşamı çözümleme yeteneğine sahip olduğumuzu da yine bu sözlerle belirtiriz. Gerçekten de insan psikolojisi detaylı olarak ele alındığında, mutluluğa giden yolu açar bu sözler. Çağın içinde bulunduğu buhranlı ruh halinden kurtulmanın, stres denen her türlü sağlıksız insan davranışlarını ortaya koyan ruh halinden de kurtaran sözlerdir. Yaşamın içinden akıp gelen olayların bireyi bir yerlere sürüklenmesini önleyen, yaşamın sırlarını çözmeye yarayan şifrelerdir adeta. Evrende ve evrenin içinde bulunan dünyada diğer varlıklara göre en kısa yaşam süresine sahip olan insanın, kısa yaşamında amacına uygun yaşamasını sağlayacak kadar önemli sözlerdir. (devamı ►►►) |
|
Alışkanlık
duygusu insanların ,normal zamanlarda dayanamayacakları
acı ve ızdırapları, hayatının bir parçası olarak
görmesini sağlayan önemli bir duygudur. Bu duyguyu
yaşamın bir parçası yapmakta üstün becerileri olan bir
milletiz. Trafik kazaları alıştığımız acıların en
belirgin misalidir. Trafik kazaları;ölümlere
,yaralanmalara,ülke ekonomisi ve refahını önemli
derecede etkileyen Sosyo-Ekonomik kayıplara, kaza
mağdurları ve onların yakınlarının yaşamlarında
psikolojik ve fizyolojik rahatsızlıklara neden olan
önemli bir alışkanlığımızdır.
Evimizde
yada işyerimizde kendi dünyamızın verdiklerini yaşarken,
yanı başımızda kimler neyi yaşıyor acaba? Hele bu
yaşayanlar arasındaki çocuklar, o saf, temiz sabilerin
yaşadıkları bu ülkenin yirmi yıl sonrasının nasıl
olacağının ip uçlarını vermiyor mu? |
|
Tiyatro,
sinema, konser ve diğer kültür faaliyetlerinin toplumlar
üzerinde yaptığı etki büyüktür. Amerika'nın çeşitli
ticari markalarının dünyaya yayılmasında en önemli rolü
Filmler üstlenmiştir. Kültür emperyalizminin başvurduğu
bu yöntem etkisini bire-bir gösterecek kuvvet ve kudret
sahibidir. Yeme, içme, giyinme, diyalog gibi yaşama
kültürümüzü değiştiren en önemli etki, Amerikan
filmlerinden alınmıştır. Bu etkiye direnen ülke yoktur.
Batı kültürüne kapalı ülkeler bile bu filmlerden
nasibini aldı. Dünya, iletişimin nimetlerinden
faydalanarak, sanat faaliyetlerini soğuk savaşın
şartlarına göre kullanırken biz neler yapıyoruz?. Gece
yarısı ekspresi filminin batı dünyasında hakkımızda
oluşturduğu menfi etkiyi silmekte başarısız olduğumuz
unutulmamalı. Yabancı Haber ajanslarının ülkelerine
gönderdikleri haber görüntüleri inanılmaz biçimde
taraflı, kötü sahnelerden oluşmakta. Bizim kendi
televizyonlarımızın verdikleri haber görüntüleri ve
yaptıkları dizilerin ülkemiz insanlarının üzerindeki
etkileri de maalesef menfidir. |
|
Konforlu
yaşam sahipleri, ülkemizde yaşayan nüfusun yüzde birini
bile oluşturmaz. Ancak, kendilerince meydana
getirdikleri düşünce konforuyla topluma yön verirler.
Sahip oldukları yaşam şekliyle örtüşen düşünce
konforunda meydana gelecek değişikliklere kapalı olarak
yaşarlar. Onların gündemi farklıdır. Konuştukları,
olmasını istedikleri her sosyal hareket düşünce
konforlarını bozmayacak, rahatsız etmeyecek
niteliktedir. Düşünce konforlarını tehdit eden
gerçeklerden uzaklaşmak için suni gündemlerle
kendilerine yontarlar, dayatırlar, kafaları
karıştırırlar. Kapitalizmin, Komünizmin ve her sistemin
kaymağını yiyenlerin geniş halk kitlelerinden farklı
olmaları, toplumla aynı yaşam biçimine sahip
olmadıklarını bilmemiz gerekir Hangi kitleden gelirlerse
gelsinler, bulundukları konumun getirdiği lükse
alışmaları zor olmaz. Alıştıkları lüks yaşam biçimi,
geldikleri toplumun yaşamını unutmaları için yeterlidir.
|
![]()
|
Toplumda uzlaşma; toplumu meydana getiren kişi, kuruluş, örgüt ve inançların doğru olduğuna inandıkları amaçlar için birleşmesidir. Hoş ile fedakarlığın birleştiği noktadır. Düşüncelerin karşılaşmasından doğan sentezin adıdır. Uzlaşma, hiçbir şey yapmamak değil, ortak özellikleri hedefe doğrultmaktır. Bilim, ülke, basın, dış politika, millet, işçi, memur, işadamı, öğrenci, sanat, asker adına ve ortaya çıkanların bu grupları temsil etme yetkisini sorgulamadan varılan sonuç ve değerlendirmelerin toplumu nerelere götürdüğü açıktır. Temsil edilen grubun çıkarları ile toplumun genelinin çıkarlarının çatışıp veya çakışmasını ölçmek için toplum değerlerini bilme, anlama ve tanıma erdemi gereklidir. Bu erdeme sahip olmayanların dayatma planları uzlaşmayı değil, ayrımı getirir. Toplumun inanç, düşünce, yaşam biçimi, ekonomik gücü ve duygularını tanımayan kişiler çeşitli zırhlar arkasına gizlenerek bu dayatmaları yapmaktadırlar. Gerçek yüzlerini göstermeme becerisine sahip bu kişiler bazen milliyetçi, bazen Müslüman, bazen laik, bazen sosyalist kimlikle karşımıza çıkmaktalar. Toplumda şekilcilik anlayışı hakim olması nedeniyle bazı önemli değerlere saldırıları bu kimlikleriyle kolaylaşmaktadır. (devamı ►►►) |
|
Donkişot’un
yel değirmenleri ile yaptığı savaşın anlatıldığı
hikayeyi bilirsiniz. Bu anlamsız savaş, Donkişot’un
kahramanlığı olarak değil de, boşuna uğraşmasını
anlatır. |
|
Sahte olan
hiçbir şeyin değeri yoktur. Belki, geçici bir kandırma,
tatmin ve rahatlama sağlayabilir. Bu geçicilik sık sık
tekrarlandığında asıla dönüşme eğilimi gösterir ve bir
gün asıl olur. Aslın yerini sahtesi aldığında, işlem
tersine döner ve asıl sahte olarak algılanır. Zaman
içinde bu karışıklık içinden çıkılmaz bir hal alır.
Hangisi asıl, hangisi sahte diye ayrım yapmak güçleşir,
hatta imkansızlaşır. Sahtenin en tehlikeli tarafı aslına
benzerliği yani “gibi” olarak görülmesidir. “Gibi”
benzetmek istediğini aslı olarak gösterebilmek için
başvurulan ince bir yöntemdir. Türk gibi dendiğinde Türk
olmayan ama Türk’e benzeyen veya Türk’e benzemek
isteyenin davranışını göstereni de, gerçekten tam bir
Türk’ü de işaret eder. Devlet adamı gibi dendiğinde de,
gerçekten devlet adamı olmayan ama devlet adamının
yaptıklarını taklit eden birinin davranışını da, tam bir
devlet adamını da ifade eder.(devamı
►►►) |
|
Son yirmi yıldır ülkemizde sosyal değişimler, dünyaya paralel olarak çok hızlı yaşanıyor. Aslında çok hızlı tanımlaması bile karşılamıyor bu değişimi. Bu yirmi yılın son beş yılı ise bir araştırmanın başlayıp sonuç alınacağı süreyi beklemeden değişim yaşanıyor. Yani ne olduğunu anlamadan bir değişim. Bu değişimi “ne oldu bize” diye sorgularken neleri kaybettiğimiz bütün çıplaklığıyla yüzümüze vuruyor. Kapitalizm, liberalizm en vahşi taraflarıyla yaşanıyor. Kuralsızlık, ölçüsüzlük ve çıkara dayalı bir yaşamla çevrili olan bir Türkiye’ye doğru koşar adımlarla yol alıyoruz. Ekonomik sistemin getirdiği, dayattığı ve ardından iletişim organlarıyla desteklenen “ekonomi bir amaçtır” düşüncesi, insana ve milletimize has o yüce duyguyu ötelememize hatta yok saymamıza vardırdı. Oysa ekonominin diğer adıyla çıkarın amaç değil de, insanca yaşama doğru bizi götüren bir “araç” olarak kabul ettiğimiz yılları yaşayanlar, araç ve amaç arasındaki farkı daha çıplak görebilirler. O günleri yaşamayanlar yani şu anda yirmi beş yaşından küçük olanların sosyal yaşamı algılama biçimi çok ürkütücü ve tehlike çanlarını çalarak karşımıza dikiliyor. Çok sık dile getirdiğim “popüler kültür” kavramı içinde yok olup giden insana ve milletime has o güzel parçaları gördükçe üzülmekten öte bir şey yapamamanın ızdırabını yaşıyoruz(devamı ►►►) |
|
Çocuklarımıza ilk öğrettiğimiz eylemlerden biri, ellerini birbirine vurarak ses çıkarmalarıdır. Yani alkışlamalarıdır. Duygu, düşüncenin dışa vuruşunda insanların ömürleri boyunca sıkça başvurdukları bir alışkanlık kazandırılır. Seyredilen tiyatro, konser, film, siyasi konuşmalar, diğer konuşmalarda takdir duygularımızı bu alışkanlığımız ile belli ederiz. Takdir duyguları kabardığı her an başvurduğumuz en kolay eylemdir. Almanya’ya uçakla giden vatandaşlarımız, uçağı piste indiren pilotu alkışlarlar. Herhangi bir yerde yapılan konuşmada, konuşmacı ses tonunu yükselttiği her cümleden sonra mutlaka alkış alır. Sözlerin ne ifade ettiği, alkışlayanlara önemli mesajlar verip-vermediği önemli değil. Ses tonu, el-kol hareketleri alkış almaya yeter. Zaten alkışlamaya hazır kitle en kolay tepkiyi mutlaka verecek. Kabulün, takdir edilişin onayını alan konuşmacı, gönül rahatlığıyla söylediklerinin tamamının doğru olduğu kanaatiyle konuştuklarını uygulamaya geçirir. Ne kadar çok alkış alınıyorsa, yapılan iş, konuşma o kadar güzel, iyi, doğru kabul edilir. Alkış almayan bir gösteri, konuşma, faaliyet de yok gibidir. İnsanların en cömertçe verdikleri sadece alkışlarıdır. Cömertçe alkışları alanların en zahmetsizce sahiplendikleri krediyi, alkışlayanların aleyhine kullandıkları ortadadır. Siyasiler, sanatçılar, konferansçılar aldıkları bu krediyle toplum üstü olduklarına inanır. Farklı olduklarına, çok güzel eylemlerde bulunduklarına, çok becerikli olduklarına kanaat getirir. Alkışı düşünmeden verenler, eleştirmekte aynı aceleciliği gösterir. Bir yerlere çıkardıklarının karşısında zayıf duruma düştüklerini gördüklerinde, eleştirmek, yok saymak gibi eylemlere girmekte gecikmezler. Eğer alkış alan her faaliyet aldığı alkış oranında devamlılık gösterseydi, şu anda hiç bir problemimiz olmayacaktı.(devamı ►►►)
|
|
Son yirmi yıldır ülkemizde sosyal değişimler, dünyaya paralel olarak çok hızlı yaşanıyor. Aslında çok hızlı tanımlaması bile karşılamıyor bu değişimi. Bu yirmi yılın son beş yılı ise bir araştırmanın başlayıp sonuç alınacağı süreyi beklemeden değişim yaşanıyor. Yani ne olduğunu anlamadan bir değişim. Bu değişimi “ne oldu bize” diye sorgularken neleri kaybettiğimiz bütün çıplaklığıyla yüzümüze vuruyor. Kapitalizm, liberalizm en vahşi taraflarıyla yaşanıyor. Kuralsızlık, ölçüsüzlük ve çıkara dayalı bir yaşamla çevrili olan bir Türkiye’ye doğru koşar adımlarla yol alıyoruz. Ekonomik sistemin getirdiği, dayattığı ve ardından iletişim organlarıyla desteklenen “ekonomi bir amaçtır” düşüncesi, insana ve milletimize has o yüce duyguyu ötelememize hatta yok saymamıza vardırdı. Oysa ekonominin diğer adıyla çıkarın amaç değil de, insanca yaşama doğru bizi götüren bir “araç” olarak kabul ettiğimiz yılları yaşayanlar, araç ve amaç arasındaki farkı daha çıplak görebilirler. O günleri yaşamayanlar yani şu anda yirmi beş yaşından küçük olanların sosyal yaşamı algılama biçimi çok ürkütücü ve tehlike çanlarını çalarak karşımıza dikiliyor. Çok sık dile getirdiğim “popüler kültür” kavramı içinde yok olup giden insana ve milletime has o güzel parçaları gördükçe üzülmekten öte bir şey yapamamanın ızdırabını yaşıyoruz(devamı ►►►)
Duygu, yaratanın insana verdiği en güzel vasıflardan biridir. Bu vasıfla ilişkiler gelişir. Yardımlaşma olur. Sevgi doğar. Merhametin temelidir. İmanın saklandığı, geliştiği önemli bir yerdir. Bu güzel özelliği kullanıp, hayata geçirerek, ideal toplumun temellerini atabiliriz. Ancak, Dünyada küreselleşme, globalleşme gibi adlar verilen, gelişmeler var. Kabul etmesek de ,kültürel, ekonomik, ilmi, teknolojik sınırların kalkması olarak anlaşılan gelişmelerin yaşandığı bir dünyanın içindeyiz. Dünyadaki diğer milletlerle olan rekabetimiz de, duygularımızı kenara itmemizi emrediyor. Ama, milletimiz rasyonel davranmakla, duygularıyla davranmayı birbirine karıştırıyor. Bu karışıklığın temelinde, milletimizin(asli özelliği olan) duygu toplumu niteliğini değiştirme zorluğunu görüyoruz. (devamı ►►►) |
|
Önceki
yazımda sivil toplum örgütlerinin hangi sistemden
kaynaklandığını yazmıştım. Bu örgütlerin bizdeki
durumunu öncelikle, yüklendiği sorumluluk ve uygulama
anlayışlarıyla değerlendirmekte fayda var. |
|
Ülkemiz son
yıllarda, sivil toplum örgütleri, sivil inisiyatif
tanımlamaları ile sık-sık muhatap olmakta. Basının,
devlet adamlarının , örgüt temsilcilerinin kullandığı bu
isimlerin anlamı ne .? Neden sıklıkla kullanılıyor? Bu
örgütler çok mu gerekli? Bizde durum ne? Biz sivil
toplum örgütlerine inanıyor muyuz? Bu örgüt ve
inisiyatifi nasıl anlıyoruz.? Bu sorulara kısa ,
anlaşılır cevaplar vermek için, bu günkü yazımda konunun
sistem içindeki yerini yazacağım. Ülkemizde ki durumu
daha sonraki yazımda ele alacağım. |
|
1953
yılında Hasan Ali Yücel bir makalesinde üniversitede
görev yapan bilim adamlarının siyasetten uzak
kalmalarını telkin ediyor. Üniversitelerde bilimin
gelişmesi siyaseti olumlu yönde etkileyecek diyor. Bir
eğitimci olarak, bilim adamının üniversitede kalmasını
istiyor*1. Bilim adamları da bu telkine inat son 50
yıllık siyaset sahnesinden hiç inmemişler. Siyaset
,bilim adamları için cazip, partiler için bilim adamları
çekici olmuş. |
|
Napolyon’un
askerleri bir gün Napolyon’a sorarlar. Efendim, esir
aldığımız düşman askerlerine ne için savaştıklarını
sorduğumuzda bizlere hep aynı cevabı veriyorlar.” Namus,
şeref, bağımsızlığımız için savaşıyoruz” diyorlar. Oysa
siz bize her zaman “ para” için savaşıyoruz diyorsunuz.
Bizim namus, şeref, bağımsızlık gibi önemli
meselelerimiz yok mu? diye sorarlar. Napolyon’un cevabı
nettir. İnsanlar sahip olamadıkları değerler için
savaşır.
|
|
Demokrasi,
toplumların elde ettiği kültürel değerlerin kullanılması
ile amacına ulaşır. Demokrasi, demokrat kimlik,
demokratik sistem gibi tanımlamaların arkasına
sığınılarak elde edilemeyecek, yaşanan bir kültür ve
yaşam biçimidir. İlk çağlardan bugüne kadar insanlığın
bulabildiği en insani yönetimdir. Kölelik, sultanlık,
krallık, padişahlık düzenini yaşayan toplumların
demokratik sisteme alışmaları kolay olmamış.
Demokrasinin en önemli tarafı, nimet, külfet dengesi hak
, özgürlük, imkan yönünden bireyin lehine gelişmesi
olarak söylenir. |
|
Kültürümüzde öğretmene verilen değer çok az
mesleğe verilir. “Bana bir harf öğretenin kırk
yıl kölesi olurum” ölçüsü ile kutsal meslekler
arasına giren öğretmenliğin Türkiye gerçeğine
dokunmak istiyorum. Kutsal, eli öpülesi
öğretmenler bu meslek için ne kadar uygun
insanlardan seçilmiş. Tabi ki öğretmenliği bütün
benliği ile yapan, tek düşüncesi öğrencileri
olan çok az sayıda öğretmen var. Mesleğin
gereklerini yerine getirmeye gayret edenler var.
Bunları aşağıda yazacaklarımdan ayrı tuttuğumu
özellikle belirtmeliyim.
|
|
1970 ‘li
yıllarda hayatımızın tam ortasına izinsiz giren
televizyon hakkında çok yazı yazıldı, çok şey söylendi.
Eleştirildi, yanlış programların etkileri ortaya kondu.
Sosyal, psikolojik etkileri bilim açısından
değerlendirildi. Doğrular, yanlışlar belirlendi.
Televizyonun çocuklarımız üzerinde meydana getirdiği
kültürel, dini, sosyal, aile yapısı, doğru düşünme,
değerlendirme etkisi bazen dile getirildi. |
|
İnsanlık
tarih boyunca yaptığı bir çok yenilikte fayda zarar
arasındaki ilişkiyi tam kuramamıştır. Zararları ağır
basıp, tehlike çanları çalmaya başlayınca tedbir almaya
çalışılır ancak çoğunlukla geç kalınır. İşin ekonomik
tarafını hesaplayarak, elde edilen gelirin iştah
kabartan cazibesiyle çeşitli ürünler üretilir.
“Bugün okullu olduk, sınıfları doldurduk”. Bu okul şarkısı söyleniyor bu günler. Bu hafta da “ilköğretim” haftası olarak kutlanıyor, her Eylül ayında olduğu gibi. Salonlar dolacak, konuşmacılar kürsülerden en hararetli konuşmalarını yaptılar ve yapacaklar. Birileri mesajlar yayınladı ve yayınlayacaklar. Pespembe tablolar resmedilecek, biz var ya biz gibisinden övünülecek de övünülecek. (devamı ►►►)
|
|
Çok söz
söylenmiştir türküler üstüne. Ana sütü gibi ak, ana sütü
gibi temiz denmiştir. Nerden geldiğini ayak seslerinden
tanırım denmiştir. Ne söylenirse söylensin, türkülerin
üzerimizde bıraktığı etkileri anlatmaya yetmez. Sazın,
sözün, duygunun, düşüncenin, yaşam biçiminin, geleneğin,
sevginin ince bir maharetle işlendiği bir bütündür
türkü. Her dinleyişinde yeni keşiflerin yapıldığı, yeni
ufukların açıldığı, yeni hazların alındığı önemli bir
hazinedir. Sazın teline vurulan tezenenin okşayışıyla,
zurnadan çıkan korkusuz haykırışla, davulun tokmağının
çırpısıyla uyumuyla, sipsinin feryadıyla, kavalın
ağlamasıyla ve üstüne dizilen acılı, tatlı, neşeli,
kederli sözlerle kulaktan girip ruhun derinliklerine
yerleşen saf, temiz bir can suyudur türkü.
|
|
Salı günü Bursa’da acı dolu bir trafik kazası yaşandı. Bildiğimiz, alıştığımız, hayatımızın parçası olan trafik kazalarından farklıydı. Kaza, kırmızı ışıkta durmayan aracın, annesiyle birlikte çiklet satarak hayata alışmaya çalışan altı yaşındaki Bedriye ve annesine çarpıp kaçmasıydı. Cani ruhlu sürücü çiklet satan Bedriye’nin altı yaşında hayata veda etmesine sebep olduğunu düşünmedi. Acılı anne ve ayakkabı boyacılığıyla yaşamaya çalışan kederli bir baba bıraktığını hele hiç düşünmedi. Her şeye rağmen yaşamak için mücadele eden bir aileye en büyük kötülüğü yaptığını aklına bile getirmedi. Yakalanmayacağını düşünüyordu. Kimsesiz, çaresiz, hakkını koruyacak kimsesi olmayan birine çarpınca görmedim, duymadım, bilmiyorum diyerek unutacağını, unutturacağını da biliyordu. (devamı ►►►)
Sosyal
konular konuşulduğunda telaffuz edilen “toplum hafızası”
hakkında ilginç istatistikler var. Bir ABD vatandaşı
dört-beş yıl, Avrupalı yedi-sekiz ay, Türk vatandaşı ise
on sekiz-yirmi bir gün öncesini hatırlıyormuş. Bu
büsbütün hafıza kaybı anlamında değil tabi ki. Bir başka
ifadeyle Amerikalı seçtiği bir başkanın vaatlerini görev
süresinin bittiği tarihe kadar hatırlıyor. Bizde ise;
seçimlerden bir ay önce verilen sözler, inanılan
vaatler, seçim sandığına giderken unutuluyor.
|
|
Merhum Aşık
Veysel ; benim sadık yarim kara topraktır derken acaba
neler düşünmüştü? Sadık bir insan bulamamanın sıkıntısı
mıydı? İnsanların sadık olamayacaklarını mı anlattı,
bilmiyoruz. Halk kahramanlarının hayatlarında göze
çarpan en önemli özelliklerden biri sadık olmalarıdır.
Milletine, devletine, yakınlarına, yaptığı işe, aş
yediği mekana sadakat, şiarları olmuştur. Şartların
gereğini yerine getirmelerinde en büyük motivasyon
kaynakları da sadakat değil mi? Aksi halde; ölmek,
öldürmek, aç kalmak, soğukta yatmak nasıl mümkün olurdu?
İmanın kaynağında da sadakat yok mu? Allah’ın
sıfatlarından biri “sadık olan” değil mi? Kendimizi
bütün çıkarlardan ve benlikten soyutlayıp, bir-kaç
dakika düşünürsek, hayatımızı üzerine kurduğumuz bu yüce
duygu ve davranışa ne kadar sahip olduğumuzu görmez
miyiz? |
|
Descartes, “iyi insan iyi aileyi, iyi aile iyi toplumu, iyi toplum iyi devleti meydana getirir” demiş. Bilerek veya bilmeyerek Türk-İslam kültürünün aileye bakışını açıklamış. Aile kültürüyle yaşama metotları ve düşünce iklimi geliştirmiş bir milletiz. Aile, millet şuurunu kavramamızda, toplumun dinamiklerini algılayıp yönlendirmemizde en önemli kültür taşıdır. Tarihin her döneminde toplumun ayakta kalmasının yegane sebebidir. Aile kültürümüz, çocuğun, erkeğin ve kadının sorumluluklarını öğreten, bütün sosyal kavramları aşılayan okuldur. Ülkemiz yaşadığı siyasi, ekonomik ve sosyal istikrarsızlığın yaşandığı dönemlerde sosyal patlamaları yaşanmamasını aile kültürüne borçludur. Türk aile tipinde birey ailesi için var olur. Aldığı olumsuz etkilere direnmek için mücadele eden bireylerin sığındıkları gelenekleri ve alt kültürlerinin hissedildiği yaşandığı yer ailesidir.(devamı ►►►) |
|
Kendi iç problemlerini bu kadar çok konuşan bir toplum yoktur. Nereye giderseniz gidin, herkes bildiği kadar her konuyu kaygısızca tartışır. Konuştukça, konuşurlar. Birkaç dinleyici bulan, hele sesini iyi kullanan biri mekan neresi olursa olsun, konuştukça açılır, coştukça konuşur. Bu kadar çok konuşmamıza rağmen yazanımız azdır. Yazmak, günlük tutmaktan, anıları yazıya dökmekten, mektup yazmaktan, kitap yazmaya kadar uzar. Hiçbir şey yazılmıyorsa şikayet dilekçeleri, şikayet mektupları yazılır. Oturdukları yerden filozofluk yapanlar, önerilerini gerekli yerlere yazarak ulaştırır. Kalemi zayıf bu toplumda bir şeyler yazanlar da küçümsenir. Üretilen ne olursa olsun, belli bir emek , araştırma , birikim ve düşünce egzersizi gerektirir. Maalesef doğru veya yanlış her yazı, hemen eleştiri bombardımanına tutulur. Küçümsenir. Eksiklikleri aranır. Muhtevasına bakılmaksızın yazan insanın bulunduğu konuma göre şablonu hazırlanır. Yazanla, okuyan arasındaki bu geçimsizlik bazen katı bir taassuba kadar gider. (devamı ►►►) |
|
Bu
ülkede yaşayıp da her gün yüzlerce problemle yüz yüze
gelmeyen yoktur. Ama bu problemleri fark edenler var,
bir de fark etmeden geçenler. Problemi olduğu gibi
yaşayıp şikayet etmeyenler var, bir de eleştirenler,
isyan edenler. İlk cümlede yüzlerce dedim, abartılı
bulanlar olabilir ancak gerçek sayı yüzlercedir. Evinde
otursan bile, hücrede olsan bile bu ülkenin gerçeği
problemler, yakana yapışır mutlaka. Problemleri fark
edip isyan edenler kendilerince çözüm üretir ve dinleyen
birini buldular mı saatlerce konuşurda konuşurlar. O
konuşmalar yapılırken bile yeni bir problemle
karşılaşırlar. O karşılaşılan ve her gün yaşanılan,
adeta kader olan problemlerin sebebi ise bellidir,
bilinir, dillendirilir. EĞİTİM… |
|
|
Nereye
gidersek gidelim, nereye dönersek dönelim, ayrılmaz
parçamız olan ölçüler ve kalıplarımız hep yanımızdadır.
Yaşamın her yerinde, düşüncenin her boyutunda
kullandığımız kalıplar. Yaşamı ve düşünceyi
kolaylaştıran ancak sığlaştıran, tadına vardırmayan ve
sınırlandıran kalıplar. Buna da çeşitli adlar koymuşuz.
Yasalar, toplumsal kurallar, gelenek, görenek, töre,
racon, yönetmelik, tüzük vbg. Bu kalıplar, bütün
toplumlarda kendi içinde küçük değişiklikler gösterse de
var olmuş ve yaşamın tam ortasında yerini almıştır. |
|
Kurallar,
insanlık tarihi kadar eski olan sosyal yaşamın önemli
bir parçasıdır. Toplumun ve bireylerin yaşamlarını
kolaylaştıran düzen, intizam, huzur ve başarının
anahtarıdır. İnsanlık tarihinde ortaya çıkan felsefeler,
dinler ve devletlerin temelleri kurallarla atılmış.
Dünya sahnesinden silinen felsefe, din ve devletlerin
kurallara uymadıklarını tarih kaydetmiştir.
|
|
|
Montaigne ; “başkalarını anlamak istiyorsan,
kendini iyi incele” diyor. Empati de; kendini
karşıdaki insan yerine koyarak, o insanı
anlamayı kolaylaştıran yöntem. Her iki
davranışın sonucu; bireyin kendini
sorgulamasıdır. Sorumlu olduğu her konuda
üzerine düşeni yapıp, yapmadığını tespit etmesi.
Sorumlu vatandaş sıfatını taşımaya layık olması.
Kendini birebir ilgilendiren meseleler hakkında
bilgi sahibi olması. Bildiğini uygulama
becerisini kazanması. Metotlu düşünme yeteneğine
kavuşması. Kendine güvenmesi. Medeni cesarete
sahip olması. Bilgi, tecrübe, fikir üç ayağını
kurması. |
|
İnsanlık
tarih boyunca yaptığı bir çok yenilikte fayda zarar
arasındaki ilişkiyi tam kuramamıştır. Zararları ağır
basıp, tehlike çanları çalmaya başlayınca tedbir almaya
çalışılır ancak çoğunlukla geç kalınır. İşin ekonomik
tarafını hesaplayarak, elde edilen gelirin iştah
kabartan cazibesiyle çeşitli ürünler üretilir.
|