Dünü Şiirler Düşünce yazıları Kitaplar

Basında ve TV Programları

Şiir videoları İmza günleri -Söyleşileri Şairane Sohbetler etkinlik programları İletişim



     
ÇEŞİTLİ GAZETE VE DERGİLERDE YAYIMLANMIŞ         YAZILARDAN BİR KISMI  
Paylaş

 

"Yazılardan kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir..."

 

NEREDE BU DEVLET?


Bir radyo programını dinliyorum…
Telefonla programa bağlananlar düşünce ve problemlerini paylaşıyorlar…
Bağlananlar tesadüf sonucu hep kadındı…
Bağlananlardan biri hayvan haklarından bahsetti ve bütün sorunları saydıktan sonra Başbakana ve eşi Emine hanıma sesleniyorum dedi… Bu konuyu çözsünler…
İkinci bağlanan ise siyasette ve bürokraside kadınların görev alması konusunu dile getirdi ve o da Başbakan ile eşi Emine Hanıma seslendi ve çözün bunu artık dedi…
devamı

 

BİRİLERİ “KUŞA BAK KUŞA” DİYOR!



Siz sezaryen mı? Değil mi? diye tartışadurun…
Alkol yasağı geliyor, gelmeli, yok gelmemeli diye de tartışın…
Komşularla sıfır soruna diyalektik temeller oluşturmak için kaleme kuvvet deyin…
Bir ara “ananı da al gitle” uğraşın…
Başörtüsünü ana gündem maddesi olarak sabah akşam yazın, tartışın, konuşun…
devamı
 

TÜRKİYE KADERİNE GERİ Mİ DÖNDÜ? DAYATILAN YENİ ROTASI NE?
 

Amerika Birleşik Devletlerini Neocon ve Evangelistlerin istila ve yönetiminden kurtarmayı düşünen ama her yanından sarılıp bu düşüncesinden geri adım atan Obama, kendisine ortak seçtiği ve ideallerini birlikte gerçekleştireceği kişi olarak Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı, ülke olarak da Türkiye’yi tek başına bıraktı. Bu yalnızlık; Türkiye’nin tecrübe etmediği ve Cumhuriyet döneminde çizdiği ve devam ettiği rotanın dışında bir yalnızlık olarak bir ilkti. Türkiye’nin Cumhuriyet tarihi boyunca izlediği uluslararası diplomasinin özünde “Denge” politikası egemen olmuş ve yüzünü tamamen Batıya dönmüş bir ülke olmasına rağmen son on yılda önemli ve ciddi değişimler yaşadı.devamı

BİR AMERİKA, İKİ DEVLET VE TÜRKİYE
 

Sosyal ve siyasi olaylar o toplumun kültüründen, eğitiminden, yaşam felsefesinden bağımsız düşünülemez. Bir başka toplumun değer yargılarıyla diğer bir toplum yargılanamaz ve olayların sebep sonuç ilişkileri açıklanamaz. Son zamanlarda aşağılayıcı bir üslupla sosyoloji fazlaca gündeme gelmesine rağmen, sosyoloji biliminden faydalanmadan olaylara açıklık kazandırmak da mümkün değildir. Üstüne sosyal psikolojiyi, siyaset bilimini ve uluslararası ilişkileri de koyup değerlendirmeler yapmak yerine sloganlaşmış cümlelerle açıklama kolaylığı ise hiç kimseye bir kazanç getirmez. devamı
 

GEZİ PARKINDA GEZENLER, GEZDİRİLENLER FARŞ OLANLAR!



Türkiye tarihinde en belirgin uluslararası komploların açıktan yaşandığı bir dönemim adı ne tesadüftür ki “Gezi Parkı” oldu… Adından da anlaşılacağı üzere olaylara müdahil olanlar bir parkta geziye çıktılar, gezdiler ve hala da geziyorlar.

Gezi parkı olayları diye tarihimize düşülen bu olaylar silsilesinin başladığı ilk andan itibaren bir ay boyunca, neredeyse ülkenin tamamı bunu konuştu, sohbet konusu oldu. Siyaset, sosyal medya, internet medyası, görsel ve yazılı medya bu konuya kitlendi. Herkes çeşitli yorumlar yaptı. Tarafların netleştiği veya belli edildiği bir sosyal durum yaşandı. Devrim hayalleri görenler, hayatlarını belli sol ideolojilere adayanların uyuyan devrimcilikleri, ülke için ilk defa bir iş yapıyormuş duygusuna kapılanlar, eylemci kimliğiyle kendilerince demokratik eylemler yapanlar, Ak Parti iktidarına karşı olanlar, Recep Tayyip Erdoğan’ın şahsını sevmeyenler, İslami fobi taşıyanlar, din düşmanları, millet ve Türk düşmanları, içlerinde tuttukları kini dışa vuran azınlıklar, demokratik haklarını kullanmak isteyenler, apolitik diye nitelendirilen gençlerin politik hevesleri bu bir aylık dönemde net bir şekilde ortaya çıktı. Bir de; Ak Partiyi canı gönülden destekleyenler, Recep Tayyip Erdoğan’a biat edenler, ülkenin geleceğini ve huzurunu düşünenler, sosyal ve siyasi kaygı duyanlar, İslami gruplar, ülkesini karşılıksız sevenler ve devletin ne olduğunu bilenlerle, gerçek demokrasiye inanalar ise yine ortaya çıktı.
devamı

“AHLAKSIZCA BİR YAZI”

 “Çalma elin kapısını yüzük kaşı ile çalarlar kapını tokmak ile taş ile.”  Diyen atalarımız güzel bir söz söyleyelim amacıyla mı bunu söylediler? Yoksa tecrübelerinin özeti olarak, kulaklara küpe, anlayana kılavuz olsun diye mi?

 “Araba devrildikten sonra yol gösteren çok olur” demişler üstüne üstlük… Yetmemiş “Bir işi ilk demde fikir eyle, son demde pişman olsan fayda ne?” demişler…

Bu ataların işi gücü yokmuş gibi bir de “Kendi düşen ağlamaz!” dedikten sonra, biri eklemiş; “Büyük lokma ye ama büyük konuşma!” ardından aksakallı bir ata “Minareyi çalan kılıfını uydurur” diye noktayı koymuş…devamı

 

 

AKIL PEYNİR EKMEKLE YENMİŞ



Çok yaşayan mı bilir, çok gezen mi? Diye soran ve cevabı sorunun içinde gizli olan deyim bize yol gösteriyor. Bu ülkeyi tanımak için gezen birçok meslek mensubu vardır. Eğitim seviyeleri ne olursa olsun onlar gezmenin verdiği bir bilgeliğe sahiptirler. Kamyon-Tır-Otobüs şoförleri ve pazarlamacı diye adlandırılan satış temsilcileri bu gruptakilerin en önemlileridir.

Bir de gezmeyi alışkanlık haline getirenler var. Bu çok gezenler ülkeyi hallaç pamuğu gibi atarlar. Bir gün Trabzon’da, bir gün Edirne’de, diğer gün Ağrı’da, bir bakmışsın Van’da, Bitlis’te, Adana ‘da… Gittikleri her yerde otelde kalır, lokantada yemek yer, kahvehanede çay içerler. Oturdukları her mekânda oradakilerle sohbet ederler. Zaten Anadolu insanı hele yabancı gördüğü biriyle mutlaka konuşur, sohbete dahil eder.
devamı
 

HAVANDA SU DÖVEN FAŞİSTLER



Ülkemizde insanlar taraf oldukları ideoloji, inanç, düşünce, siyasi partinin düşüncelerini, ideallerini ve yaşama katabilecek pratiklerini yaşamak, uygulamak ve savunmak yerine, sürekli bir veya birkaç düşman yaratıp çatışmayı seçiyorlar. Yine bir yaşamı organize eden bütün değerlerin yaşanma şartını devlet eliyle yapılması yönünde tam iman etmiş olacaklar ki, her düşünce şekli devleti ele geçirme planları yapıyor. Yani, devlet dayatarak, zorlayarak, rakip olanları yok ederek o düşüncenin yaşamasını sağlayacak. Yani, her düşünce sahibi grup/kişi bir faşizm özentisi içinde davranmaktadır. Demokrasi erdemi gücü ele geçirinceye kadar, özgürlük söylemi sadece kendilerinin düşünceleri için, insan hakları menşei itibarıyla sadece uluslar arası üstün güçlerin amaçlarının gerçekleşeceği zamana kadar, kullanılan kavramlar olarak kalmaktadır.devamı
 

 

 

BAŞIM GÖZÜM ÜSTÜNE



Ülkemizin her bölgesi ayrı bir güzeldir. Koca bir ömür geçirip, ülkeyi gezmeden, görmeden ve Anadolu’nun o güzel insanlarını yaşadıkları yerlerde ziyaret etmeden bu dünyadan göçüp gidenler adına üzülürüm hep… Bir de gezmek, tatil denince sadece Ege ve Akdeniz kıyılarından başka yer düşünmeyenler var ki, onlara da acırım… Sohbetin bir yerine gezdiği Avrupa ülkelerini sığdırmayı beceren ama kendi ülkesini gezmeyenlere ise hem üzülürüm, hem acırım…devamı

 

ZORLAŞTIRMAYIN, KOLAYLAŞTIRIN!



Ak Partinin 4. olağan kongresi “tarihi bir dönüm noktası” beklentisiyle yapıldı. Bu beklenti tam karşılanmamış olmasına rağmen, Ak Parti’nin (kendi tanımlamalarıyla) ustalık döneminin son iki yılını, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı veya Devlet Başkanlığı düşüncesinin hayat bulacağı yeni bir dönemin başlangıcı olarak, önemli bir dönüm noktası olarak ele alınabilir.

Böyle bir önem atfedildiğinde Ak Parti iktidarının söylemleri, hedefleri ve idealize ettiği düşüncelerinin karşılık bulduğu ve yönetim anlayışının hakim olduğu eylemlerinin gerçekleşme beklentisi ortaya çıkmaktadır. Beklentinin karşılanması için on yıllık iktidar alışkanlıkları, üst üste üçüncü dönem yüksek oyla iktidar olmanın verdiği özgüveni ve gelecekte de iktidar olmayı garanti görmelerinin getirdiği anlayışın yapıcı olmaya yönelik düşüncelerle çatışmaması ve yeni düşünceleri engelleyici bir unsur olarak süreklilik arz etmemesi gerekmektedir.

İktidarlar ve yönetim insanlarla hayat bulur. Siyasi erkin gücünü oluşturan en önemli sermaye insandır. Siyasi ve bürokratik kadroların ufukları, eğitimleri, tecrübeleri, yönetim anlayışları ve iktidar olmayı algılama biçimleri eylemlerinin ve düşüncelerinin temelini oluşturur.
devamı
 

HEMŞEHRİLİK VE İKİNCİ NESİL…



Bir insanı tanımak için sorulan sorulardan ilki veya ikincisi nerelisin sorusudur… Buna verilen cevaba göre karşıdaki kişi hakkımızda bir yargıya varır ve tanışmanın önemli bir bölümünü atlattığınız düşünür… Memleketinin adını söylersin ama mutlaka il olarak da söylemelisin… İlçenin adını söylesen de ili eklemek zorundasın. Bunu söylerken il, ilçe ve ile bağlı diğer ilçelerin de sorumluluğunu alırsın. Karşıdaki kişi senden önce o memleketli birini tanımışsa seni onunla ölçer ve o tanıdığıyla ilgili düşüncelerini sıralar. Hakkında iyi düşüncelerini söylemişse hemen seviniriz ama kötü söylemişse de sanki o kişinin yaptıklarıyla direk sorumluluk sahibiymişiz gibi hemen savunmaya geçeriz.

Aslında Türkiye homojen bir kültür yapısına sahip değilken, değerlendirmelerimizde homojenmiş gibi düşünürüz. O ildeki herkesin temel kültürel özellikleri ve tanınan taraflarının aynı olduğu varsayımıyla davranılır. Aslında aidiyet duygusunun ilk temellendiği yerdir hemşerilik… Sanki o yerde yaşayanlarla bütünleşilir… Acı gününde, iyi gününde, düğününde, bayramında, hastalığında hep yanında olduğun ve yanında olanlarla bütünleşmemek de imkânsızdır. Yaşanılan o yerleşim yerindeki kişileri tanımak, geçmişini bilmek, ailesini tanıyor olmak, hatta o kişinin özgeçmişini yazacak kadar yakından tanıyor olmak aidiyet duygusunu perçinler ve büyük bir aile gibi hissettirir. Yaşanılan o yeri en küçük noktasına kadar bilmek, her taşın, her ağacın yerini bilmek ve o ilk tanınan yerin hafızaya kazınan görüntüleri her daim yanımızda taşıdığımız geçmişimizdir. Orası öylesine bizimdir ki, oraya görevi gereği gidip, kısa süre yaşayanları dahi kendimizden sayarız ve çok yakın hissederiz.
devamı
 

 İSH İSHTEN GEÇMEDEN!


"Gün geçtikçe daha iyi anlıyorum: Türk “entelektüel” i, Türk aydını Türk ülkesi denen bu engin ve ıssız dünya içinde bir garip yalnız kişidir." Yakup Kadri Karaosmanoğlu- Yaban Romanında demiş bu veciz sözü...
Ne kadar "istikrarlı" bir toplumuz değil mi? Neredeyse yüz yılda hiçbir şey değişmemiş ve Yakup Kadri'yi "onaylamak" için hala entelektüel ve aydını garip, yalnız bırakmaya devam ediyoruz... Toplum, sadece kendinde olanı onaylayanı, kendi düşüncesini tekrarlayanı kabul eden ama olması gerekeni söyleyeni, mevcudu sorgulayanı dışlayan anlayışa sahip. Bu anlayış, bu toprakların ürettiği zehirli bir meyve mi, yoksa milletlerin kaderini belirleyen bir hastalık mı? Bu karanlık çıkmazdan kurtulmanın bir yolu olmalı...
devamı
 

  BEN BU YAZIYI NİYE YAZDIM Kİ?

  Geleneksel aile ve toplum yapısını uzun süren bir planlamayla yıkmayı başarmış bir toplum olarak, yerine batının dayattığı “bireysel yaşam” veya birilerinin başka anlamlar yükleyerek “çağdaş” dediği benimse “medeni”, diğer adıyla “şehirli” diye tanımladığım modeli de koyamayınca, sözlük ve sosyolojik anlamıyla “kaos” hâkim olmuştur.
 Bu milletin ferasetine inananlardanım. Ancak bu ferasetin bozulmayla beraber önemli bir değer kaybı yaşadığı da açıktır. Geleneksel aile ve toplum yapısında, geçmişten gelen yaşam biçimi, saygı, sevgi, ilişkileri belirleyen davranış biçimleri, devlet algısı, millet algısı, din algısı, aile içi iletişim ve ahlaki ölçülerin nesillerce korunup, küçük değişiklerle gelecek ensilerle aktarılmasıyla oluşan bir öğretidir. Bu öğreti aile büyüklerinin, yaşanılan yerin büyüklerinin uygulamalarıyla, anlatımlarıyla yeni nesillere verilir. Öğretinin verilmesi için ilk şart aile içi ve sosyal ilişkilerin yoğun ve sağlıklı olmasıdır. Son yıllarda şehirlerde yaşayan nüfusun artmasıyla ve iletişim araçlarının artmasıyla geleneksel öğretinin yerini televizyon programları, medya araçları, tanımayıp ama birlikte yaşanan toplumun diğer fertlerinin davranış kalıplarına bırakmıştır. Son yıllarda hızla gelişen sosyal paylaşım siteleriyle, internet ortamı ise sanal iletişimle bilgi aktarılan veya öğretinin edinim kanalı olmuştur. Bu araçlarla oluşan etkileşimin en belirgin özelliği herkesin kendi bildiğini dünyanın en değerli bilgisi sanması, kendisinin bütün ilimlere sahip görmesidir. Medya iletişim araçlarının adeta bilgi bombardımanına tuttuğu bireylerin bilgi sendelemesiyle şuur kaybı yaşamaktadır.  Bu medya iletişim araçlarından akan bilginin kişisel tercihler, ideolojik, didaktik, propaganda aracı olarak kullanılması ve sosyal kaygı taşımıyor olması bu bombardımanın altında kalan toplumu yokluğa götürmektedir.
devamı
 

  NE MENEM ŞEYDİR ŞU EĞİTİM?

Yeter Beyler ve Bayanlar, artık yeter… Bizi yönetmeyi hakkıyla yerine getirmeyenler, yeter artık! Siz, allame-i cihan olduğunuz kanaatine nasıl vardınız? Seçimlerde oy alıp meclise Milletvekili unvanıyla gitmeniz, ardından Başbakanın lütfuyla Bakan olmanız size bu ülkenin çocuklarının geleceğiyle, o çocukların baba-annesinin huzuruyla, bütçesiyle, sağlığıyla oynama yetkisi mi veriyor?  Bu ülkenin çocukları sizin kişisel ideallerinizin veya kişisel beceriksizliğinizin kurbanı olmaya devam mı edecek? Bu ne menem şeydir ki bu eğitim, bunca yıldır bir türlü bir düzene sokamadınız. MEB bakanı olarak görev yapanlar, MEB üst düzey bürokratları ve Milli Eğitimle ilgili olanlar yaptıklarınızdan/yapmadıklarınızdan  dolayı azıcık bir vicdan azabı duyuyor musunuz? Azıcık da olsa yüzünüze bir utanma belirtisi düşüyor mu? devamı


 
 
GÖRÜNMEZ DEVLET ELİ…


İnancın görünmeyene, bilinmeyene ve tanımlanmayana karşı oluşan bir zihinsel eylem olduğunu bilenler bunu siyasi, ticari ve bilumum çıkar merkezli konularda kullanmayı bilmişlerdir. İnanç oluştuğunda yani iman edildiğinde sorgulama, araştırma ve kabul etmeme fiilleri gerçekleşmeyecek, böylece iman edilen konu neyse ondan elde edilecek çıkar inandıranın hanesine yazılacaktır. Bu tarih boyunca uygulanmış bir yöntemdir. İnanç merkezli faaliyetler bir tür ikna ile gerçekleşir. İkna edilecek grup veya kişinin sorgulama, soru sorma, bilgi edinme ve inanılması istenene ulaşacağı kanallar kapatılır veya bu kanallardan birini işletmeye meyledene müeyyide uygulanır. Çünkü sorulacak her soru, her sorgulama, bilgi edinme inancı zayıflatacaktır. Zayıflayan inanç daha çok soracak ve karşılığını bulamadığı yerde inandırılmak istenenin aslında olmadığı sonucuna varacaktır.
devamı

 


ACIYI BAL EYLEYEN ÇEÇENİSTAN



Tarihin derinliklerinden bugünün gerçeğine kadar olan süreçte Türk milleti ile Çeçenler arasında asla kopmayan manevi bir bağ olmuştur. Çeçenler, mağdur ama mağrur, İslam’a ve geleneklerine bağlı, savaşçı, gözü pek ve yiğit duruşlarıyla Türk milletinin yakını, akrabası ve dostu olmuşlardır. Türkiye’de yaşayan ve Çeçenler için güzel duygular besleyenlerin çoğunun Çeçenistan’ın haritadaki yerini ve Çeçenlerin ayrı bir millet olduğunu bilmiyor, tarihini ayrıntılı araştırmamış olması, bu samimi duyguların doğuşuna engel olmamıştır. Bu duyguların yaşanmasına, Şeyh Şamil’i, Kafkas halk oyunlarını bilmek ve şiirlerde geçen Kafkasya ismini duymak yetmiştir … Hele İslami yönü ve milliyetçi tarafı ağır basan biri için ise Çeçenistan ve Çeçenler daha saygın bir hal alır ve boğazda bir düğüm gibi zaman zaman nefesi keser… Türkiye’ye yerleşen Çeçenlerin geleneklerine bağlı olmaları ve her birinin bulunduğu her ortamda Çeçenleri tanıtma çalışmaları, tutum ve davranışları Çeçenler hakkında oluşan olumlu düşünceleri desteklemiştir. Türkler sanki kendilerinde olan, tarihte yaşadıkları ve genlerine işleyen kahramanlık duygusunu Çeçenlerin üzerinde görerek tatmin olduklarından Çeçenlerle özdeşleşmişlerdir. Yine Türklere özgü mağdurun yanında yer alma, zulme karşı koyma ve mazlumdan yana olma özelliği de Çeçenlere duyulan sempatinin nedenleri olarak sayılabilir.
devamı

KOD ADI: AKIN YILMAZ (RAUF DENKTAŞ)



Bir yiğit… Yiğitlik öyle uluorta kullanılacak bir sıfat değildir. Bu bilinçle kullanırım hep… Kime “yiğit” demişsem, o yiğittir. Hatta devlet adamlığı ve siyaset yapanlar için aranması gereken en önemli vasıflardan biri de “yiğitlik” olmalı derim ve yazmışımdır. Gözü pek, sözünün eri, kararlı, mazlumun yanında yer alan, zalimle savaşmayı bilen, idealleri uğruna kendini feda edebilen, korkusuz, cesur, akıllı ve gözünü budaktan esirgemeyen, güvenilir biridir yiğit… Kolay yetişmez, kolay gelmez ama gidişi kolay olur… Çünkü emir en büyük yerden Allah’ın katındandır… Tam bir yiğitti ama gitti… Rauf Denktaş yiğidini ebediyete uğurladık. 88 yıllık ömrünü tamamlayıp ve ardında yüzyıllarca anlatılacak anılar, sevenler ve meydan bırakarak gitti.
devamı


BU DA BENİM VİCDANIM…
(BEDELLİ ASKERLİK, VİCDANİ RET…)


Ah benim ülkemin insanları ah… Her kavramı kendine göre anlamlandıran ve iç içe geçmiş kavramları bir arada düşünmeyip, tek başına değerlendiren ve sonuçta her şeyin biri birine karıştığı bir ortamı yaratanlar… Yorumlayan, düşünce üreten ve bilenleri bir kenara iterek, “ben bilirim” diye ortaya çıkıp ama tam bir “cehalet” örneği sergileyenleri dinleyen ülkemin insanı… Ben “ah” deyip, iç geçirmeyeyim de, ne yapayım?

Son günlerde yine tartışılan “bedelli askerlik” ile “vicdani ret” kavramlarını siyasi, etnik, ideolojik ve ütopik yaklaşımlarla değerlendiren, görüş bildirenlerin gazete sayfalarını, televizyon ekranlarını işgal ettiğini görüyoruz. Yöntemli (metodik) düşüncenin olmazsa olmazı, sebep, sonuç arasındaki ilişkileri belirleyici olan, ne, nasıl, niçin sorularıdır. Hele devlet ile ilgili konularda ise yürürlülükteki yasalar da ayrı bir önem taşır.

Vatandaşlık nedir? Vatandaşlık kelimesinin kökünde olan “vatan” nedir? Askerlik nedir ve niçin yapılır? Sorularına cevap vermeden gerek bedelli askerlik, gerek vicdani ret kavramları nasıl tartışılır? Sanki Türkiye yeni kurulmuş bir kabile devletiymiş gibi algıyla veya Türkiye devleti zalim, diktatör ve dünyadaki değişimleri, gelişmeleri görmeyen, kabul etmeyen, kendi içine kapanmış bir devletmiş gibi algıyla yapılan değerlendirmeler doğru sonuca götürür mü? Yine Türkiye’yi İskandinav ülkeleri gibi görüp, jeopolitiğinden uzak ve tarihinden bağımsız düşünmek bu kavramları tartışırken yanlış yorumlara ve doğru olmayan sonuçlara götürmektedir. Bırakacağı izler ve açacağı yaraların etkileri birçok alanda kendisini gösterecektir.
(devamı ►►►)

KÜRTLER TARAFLARINI BELLİ ETMELİDİR!



Son otuz yılımızı alıp götüren ve her geçen gün içinden çıkılmaz bir hal alan PKK terörü can yakmaya, can almaya ve koskocaman Türk Devletinin erkini tehdit etmeye devam ediyor. Bu konuda yazılanları bir araya toplasak Ana Britannica ansiklopedisin ciltlerinden daha hacimli bir külliyat elde edilirdi. Konuşmalar ise en büyük kapasiteli bilgisayar hafızasını dolduracak kadar uzun olmuştur. Ama yine yazmak ve yine konuşmak gerekiyor ki problem daha karmaşıklaşıyor ve düğümleniyor.
 
Dünyada ve tarihte hiçbir terör hareketi haksızlık üzerine fikri temeller oluşturmaz ve oluşturmamıştır. Her terör örgütünün taban bulabilmesi ve eylemlerinin mazur görülebilmesi için diğer insanların hakkını koruduğunu ve daha güzel bir gelecek vaat eden düşüncelerini yayarlar. Bu hak korumayı da silah gücüyle, diğer adıyla “zorla” yapma yolunu seçerler. Bu masum düşüncelerin arkasında ise o örgütü kuranların kişisel ihtirasları, çıkarları ve profesyonellikleri yatar. Bu profesyonellik ise maddi çıkar, rahat yaşam gibi bireysel çıkar temelli olup, üstüne “şahsiyet” eksenli başka ülke ve grupların çıkarları için çalışma yapmak, yani öldürerek, korkutarak hizmet etmek demektir.
(devamı ►►►)

AHLAT TOPRAĞI

İlkbahar geldi mi, burnuma toprak kokusu, çimen kokusu düşer. Ama bu koku çocukluğumu ve ilk gençliğimi geçirdiğim Ahlat’ın toprağının, çimeninin kokusudur. Hatta “çeşür”ün kokusunu bile özledim derim ki çeşür; hayvanların dahi yemediği ve yeşili oldukça kötü kokan bir ota verdiğimiz addır. Millet olarak ahde vefamız yüksektir. Doğup büyüdüğümüz memleketlere karşı olan bağlılığımız da oradan gelir. Büyük kentlerde memleketlerinin derneğini kurup, orada hemşehri sohbetlerinde bulunmak ve o kentteki hemşehrileriyle irtibatı koparmamak için bu yolu seçerler. Ahlatlılarda da bu haslet vardır. Her Ahlatlı tam bir Ahlat sevdalısıdır…

(devamı ►►►)

GELİN TANIŞ OLALIM…

Kim bilir, Fakülteye ilk kaydı yaptırdığımızda hangi duygular, umutlar ve heyecanlar içindeydik? Yıllar geçmek bilmez gibi geldi. Bir baktık ki okul bitmiş. “Mezun” olmuşuz.

Her yeni mezunun yaşadığı gel-gitler, belirsizlikler, hayaller, tercihler ve bitmeyen umutlarla geleceğe yelken açıp, o gencecik yaşta verilen kararın ağırlığıyla hayatımızı yönlendirdik, bedelini ödedik ve nimetine sahip olduk.

 Yaşamın her dönemi güzeldir ve her dönemin kendine has duyguları, kalıcı olan anıları vardır. Ama üniversite yıllarının anıları ise bambaşka bir yer tutar hafızamızda, yüreğimizde ve bir ömür sürecek iş yaşamında…

(devamı ►►►)

ERKEĞİN YARDIMCI CANLISI; KADIN

Ülkemizde kadın hakları veya kadın sorunu dendiğinde hemen akla feminist hareketler veya muhafazakârlar dışında olan kesimler gelir. Aslında doğru bir hatırlamadır. Çünkü kadın haklarını ve sorunlarını ya feminist diye kendini tanımlayanlar, ya da muhafazakâr olmayan ve geleneksel değerlerden uzak kesimler tarafından dile getirilmiştir. Bu kesimlerin dillendirdikleri sorunlar gerçekte yok mudur ki muhafazakâr kesimler bunları pek dikkate alıp, sosyal ve yasal düzenlemeler yapmazlar? Muhafazakâr kesimin tek kadın hakkı olarak örtünmeyi gördüğünü maalesef dillendirmek zorundayız.(devamı ►►►)

 

ELLİ YILLIK SARSINTI… (1960 İHTİLALİ)

27 Mayıs 1960, bu tarih Türkiye Cumhuriyeti ve bu cumhuriyeti oluşturan halk için çok önemli bir dönemim başlangıcının tarihidir. Üzerinden elli yıl geçti ama yarattığı sosyal travma ve kurulan militarist devlet anlayışı hala devam etmektedir. Milletlerin ve devletlerin tarihinde elli yıllık dönemler çok küçük zaman birimidir ama bu elli yıllık dönemde neredeyse birkaç nesil gelip geçmekte ve gelecek nesillere bırakılan mirasların oluştuğu bir dönemdir de… Üstelik dünyada ortalama 250-300 yılda meydana gelen teknolojik ve bilimsel gelişmeler  1960’tan sonra her üç yıla sığdırıldığı, dünyanın atılım yaptığı, 2. dünya savaşının yaralarının sarılıp, yeni dünya düzeni kurma çalışmalarının yapıldığı, milletler ve devletler için kırılmaların yaşandığı bir dönemde ülkemiz ihtilal yaşamıştır. Bedelinin ağırlığı hala üzerimizde olan, zihinlerde yer etmiş ve asla hak etmeyen bir millete karşı yine milletinin askeri tarafından namlu çevrilmiştir.(devamı ►►►)

 

GÜÇLER SAVAŞININ SİLAHI; HUKUK
 


Hukuk mu yüceltilmeli, adalet mi? Hukuksuz devletler yoktur ve olmamıştır ama o devletlerde adalet var mı ve var mıydı? Stalin’in devletinde de hukuk vardı, Saddam’ın ülkesinde de… Eski Yugoslavya’da da ve uluslar arası hukuk vardı ama Bosna savaşı gibi adil olmayan bir acı yaşandı. Dergilerde, kitaplarda, televizyon stüdyolarında, yüksek mahkeme odalarında, parti merkezlerinde, gazete köşelerinde yazılıp, konuşulan ve felsefesine uygun, asıl amacına yönelmiş tanımlar yapmak kolay ama pratikte ve yaşamın içinde bunları bulmak zor, hatta imkânsız hal almışsa durup düşünmek ve o konuşup, yazanlara dur demek gerekiyor. Bir kelime ve kavramın ifade ettiği anlamın dışında kullanılması, o kelime/kavramın amacına hizmet etmediği gibi sadece aldatmayı getirir.
(devamı ►►►)

 

 

Bu Zamanda Biz Yüce Bir Millet miyiz?


Hiç düşündünüz mü “Türk milleti”, “Yüce Türk milleti” veya “milletimiz” denildiğinde zihinlerde ne canlanıyor? Sizin zihninizde ve karşıdakinin, dinleyicinin zihninde bu “millet” kavramı nasıl şekilleniyor? Tabii ki bu soruların cevabı kişinin birikimlerine, bilgisine, dünya görüşüne, hayata bakışına, bulunduğu makam ve mevkiye, taşıdığı unvan ve sosyal seviyesine göre değişiklik gösterir. Çoğunlukla bu kavram ve söylemin taşıdığı anlam tarihsel süreç içinde Türk milletinin yaptıkları, eserleri, kahramanlıkları ve zor şartlarda ayakta kalması kastedilir. Bazen bu milletin sağduyusu övülür, bazen geleneksel kültür öğeleri yüceltilir. Bu nidaları duyan okuyan da “biz büyük milletiz” düşüncesine kapılıp, yapılan yapılmış, söylenen söylenmiş yapacak bir şey yok” diyerek rehavetle, mutlu, bahtiyar kendisiyle övünerek yaşamına devam eder.
(devamı ►►►)

 

USANDIRAN SÖYLEM

“Ülkemiz hassas günlerden geçiyor.” Elimizi, ayağımızı bağlayan, eleştiri, beklenti, umut gibi duygularımızı bir kenara iten bu sihirli cümle günlük yaşamın bir parçasıdır. Siyasiler, askerler, sendika yöneticileri, yazarlar, dernek yöneticileri, sanatçılar bu cümleyi sıklıkla kullanırlar. İddia ediyorum, bu güne kadar yapılan her konuşmanın bir yerinde bu cümle kullanılmıştır. Bitip tükenmez bu hassas günler bir türlü geçmez. Biri biterken diğeri başlar ve söylemlerden gazete manşetlerine, televizyon haberlerine taşınır. Bu cümleyi duyan algılama biçimine göre cümleye anlam yükler. Yüklediği anlamla kendine bir rol biçer ve hassas günlerde üzerine düşeni yapmayı düşünür. Düşünceden öteye geçmeyen bu duyarlılık insanların zihinlerine güvensizliği çörekler. Sıkıntılı, umutsuz, çaresiz ve öfkeli bir bakışla hayata yön verilmeye çalışılır. Karmaşık bir sebep sonuç ilişkisi doğar ve hassas günler devam edip gider.(devamı ►►►)

 

KORUMALAR, KİMİ KİMDEN KORUYOR?



Muhalefet başbakanın korktuğunu belli etmek için “koruma ordusuyla geziyorsun” diyor. Bunu duyduğumda gülüyorum…

Yıllardır, başbakanlar, bakanlar ve hassas-yüksek mevkili görevlerde bulunmuş sivil ve askeri bürokratlar, hem görevdeyken hem de görevi bıraktıktan ya da emekli olduktan sonra polis tarafından korunur.

Evlerinin ve ofislerinin önüne polis kulübesi konur ve içinde bir ya da birkaç polis evi, ofisi beklerler.

Yakın koruma ise hep yanlarında olur. Nereye gitseler yanında ve arkasında durur. 
devamı
 

GÜLERİZ AĞLANACAK HALİMİZE



Dünyadaki 65 ülkeden, 15 yaşındaki öğrencilerin katıldığı, ülke eğitim sistemlerinin öğrencileri ne kadar iyi yetiştirdiğini ölçmek üzerine geliştirilen araştırmada (PISA);
Türk öğrenciler, toplam 65 ülke arasında
Genel ortalamada 45.
Matematikte 44.
Okuma - Anlama Becerilerinde 42.
Fen Bilgisinde 43. sırada...
Hemen sevinmeyin!
 devamı

 

DÖVÜLESİ Mİ, ÖPÜLESİ Mİ?
 

Dün 24 Kasım Öğretmenler Günüydü ve öğrencilerin kutlamaları bugüne kalmıştı.
Bugün öğrenciler acaba ne yaptı?

Başbakanın eli öpülesi üç kişiden biri öğretmendir dediği, "eli öpülesi" ile "dövülesi" öğretmeni nasıl ayırt etti?

Yoksa "biber gazını soludun, suyla ıslandın, copla dövüldün" diye "sen eli öpülesi olanlardan değilsin!" veya "artık bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi değilim" diyerek "dersine de girmediler mi? Öğretmenlerinin yüzüne bakmadılar mı?"
 devamı
 

 

 

HAKİM GÜÇLERİN DÜNYA SİYASETİ VE YALNIZLAŞAN TÜRKİYE
 


Dünyada yeni sınırlar çizilirken Obama’nın Amerika Devletiyle Türkiye, Türkiye’den ise Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın birlikte hareket ederek dünyaya yeniden nizam verme düşüncelerine ve giriştikleri eylemlere karşı, karşı cephede olan Neocon ve Evangelist güçler arasındaki savaş en sıcak halini aldı. Neoconların ve Evangelist yapıların ellerinde bulundurdukları ekonomik, siyasi ve uluslararası güçleri sinerjiye dönüştürüp Obama’nın ideallerini gerçekleştirmesinin ve güç kazanmasının önüne geçmeyi başardılar.
devamı
 

 

AYRILIĞIN ADI EYLÜL!



Yıllar önceydi… Çok olmuştu, hayır hayır, daha dün, belki bu sabahtı… İlk kanatlanışıydı, ilk uçma denemesiydi… Çok küçüktü, mini mini bir şeydi… O haliyle bile her şeye hakim bir tavrı vardı. Akıllı akıllı konuşmaları, muhakemeleri ve heyecanı…. Onun, o ilk kanat çırpışına şahit olmak büyük mutluluktu ama hayatın gerçeği, buzun yüzü çizmesi gibi yüreğimi çiziyordu ve ince ince kan sızıyordu… Kimse görmedi o sızıntıyı… İşte ilk ağlayışlarım ve Eylüllerin hüznünü o zamandan beri yaşar oldum. Oysa aynı Eylüllerden biri onu bize getirmişti. Altı Eylülde doğduğunda yine bir Eylülde ayrılacağımızı hiç düşünmemiştim.devamı
 

ADI KONMAYAN 3.DÜNYA SAVAŞI VE YENİ OPERASYON BÖLGELERİ




Gündemi takip edenlerin çok iyi bildiği ve hatta gündemi takip etmeyenlerin dahi haberdar olduğu, özellikle Orta Doğuda ve Afrika’daki gelişmelerle, son dönmede; Türkiye’deki Gezi Parkı diye adlandırılan eylemlerin anlamını, derinliğini ve sebep-sonuç ilişkisini görmek, bilmek ve analiz etmekle, gelecekte nelerin olabileceğine dair hükümler vermek de mümkün olacaktır. Hiçbir şeyin dışarıdan göründüğü gibi olmadığını, sadece görünenlerle yorumlar yapmanın ve strateji tespit etmenin doğru bir davranış olmadığını bilmek gerekmektedir. İç siyaset malzemesi yapılan, yüzeysel ve sloganlaşmış cümlelerle konuları açıklamaya çalışmak vasati düzeyde tartışmalar yapmak Türkiye’ye bir kazanç getirmeyeceği gibi Türkiye’nin elini zayıflatmaktadır. Mısır’daki çatışma; ne halkın demokrasi isteğiyle, ne Mursi taraftarlarının dini kaygılarıyla açıklanmayacak, Türkiye’deki olayların yine görünen haliyle açıklanmayacak kadar arka planında hesapların, stratejilerin, kavgaların, ideallerin, çıkarların olduğunu bilmek gerekiyor.
devamı

 

 

BOŞLUĞA SALINAN ÖFKE
 


Çok uzun zamandır Adil’i görmüyordum. Adil yanında Hikmet diye tanıttığı arkadaşıyla geldi ve haydi toparlan şehri ve eylem yapılan meydanları gezeceğiz dedi. İstemeye istemeye yanlarına takıldım. Aslında Adil’i kırmak istemediğimden gittim. Tabii ki Adil’in bu son olaylar için neler düşündüğünü anlamak da istiyordum.

Daha yeni ilk sokağa dalmıştık ki elinde tencere çalan kadını gören Hikmet hemen bağırmaya başladı…
devamı

 


 

 

STRATEJİK AKILLA BİR TAŞLA ÜÇ KUŞ VURMAK…
 


Yaklaşık dört aydır Türk kamuoyu gündeminin birinci maddesine oturan ve kısaca “süreç” diye adlandırılan  PKK’nın silah bırakması, geri çekilmesi veya barış olarak lanse edilen bir dönem yaşanıyor.
 
Sinirlerin iyice gerildiği, cephelerin açıldığı, seslerin yükseldiği ve içinde cevabı olmayan birçok soruyu barındıran bir süreç… Türkiye için dönüm noktası sayılacak kadar toplumu sarsan, siyasetin şekillenmesinde belirleyici olan ve kimsenin hiçbir şey bilmediği bir süreç…
devamı
 

KÖREBE SİYASETİ



“Minareyi çalan kılıf uydururmuş” bin bir tecrübe sonucu oluşmuş binlerce sayfa kitapla anlatılamayacak kadar kapsamlı düşüncenin özünü bir cümleyle anlatabilen atalarımız… Kime anlatmışlar peki, anlayana…

Gazetelerde, TV haberlerinde bir başlık… “ Üniversitede karşıt görüşlü öğrenciler arasında kavga”. Yıllardır bu hep böyle, 1980 askeri ihtilalından beri basının haber verme biçimi bu…

“Karşıt görüşlü” işte her şey buraya gizlenmiş. Ne anlarsan anla artık… Karşıt görüşlü olmak kavga etmek için gereklidir psikolojisini zihinlere kazırken, karşıt olan görüşler ne olursa olsun bu haber başlığında eşitleniyor.
devamı

 

 

MİLLİ KAOS BAKANLIĞI



Sitem edercesine yine bir eğitim yazısı mı yazdın diye sormayın… Yoksa siz de benim yazdığım eğitimle ilgili yazıların kendi öfkemin dillendirmesi olarak görenlerden misiniz? Olabilir, herkes istediği gibi düşünmek de özgürdür. Ama yazılan birçok yazıma destek olurken, mevcut Milli Eğitim Bakanı’nın eğitim sisteminde kaos yarattığını da onaylarken, konu dershanelerin kapatılmasıyla ilgili olunca, keskin biçimde Milli Eğitim Bakanının yılmaz savunucusu olursanız, inandırıcılığınız yitirirsiniz. Ben de birileri konuşur ama ben de düşündüklerimi yazarım derim…devamı

 

MAZLUMLARIN ÜLKESİ…

 


Dilimize “yürü ya kulum” ve “kurban olduğum Allah, verdikçe veriyor…” deyimleri boşuna girmemiş. Birinin hiç beklenmedik yükselişi ve hak etsin etmesin sürekli kazanmasından dolayı tecrübeler sonucu söylenmiş deyimlerdir… Yetmemiş “para parayı çeker” ve “gücüne güç katar” deyimleri de sebep açıklaması gibi önümüze çıkar…devamı
 

 

DÜN GEÇTİ DE GELECEK BİZİM Mİ?



Hatırlar mısınız? Eski Türk filmlerinde iş adamı tiplemesi için seçilen oyuncular, göbekli, saçları dökülmüş ve yaşı ellinin üstünde olanlardı. Bu iş adamı puro içer, karakter olarak da acımasız, insani duyguları az, romantizmden uzak, manevi değerleri olmayan, ailesiyle ve çocuklarıyla pek ilgilenmeyen, her şeyi parayla hal edebileceğine inanan ve çalışarak, oyunu kuralına göre oynayarak bulunduğu konuma geldiğini vurgulayan tiplerdi… Bu iş adamı tiplemesi, karikatürde de aynı biçimde kullanılmıştır. Bu tiplemeyle para kazananın nasıl olması gerektiği zihinlere kazınırken, normal insanlardan çok uzak olan bu iş adamları aslında itici, sevilmeyen ve sevilmeye layık olmayan kişiler olarak da hafızalara yer etmişlerdi…

Sanki pratikte de filmlerdeki kadar olmasa da acımasız, paragözlü, çevresine yukarıdan bakanlar hep zenginlerdi… Bir yandan kıskanılan bu zenginler, bir yandan da eleştirilir ve onun gibi olunmak istenmezdi… Özellikle kültürel değerleri fazla olan ülkemizde bu kapitalizmin baş aktörü olan iş adamına pekiyi gözle bakılmazdı… Ne de olsa karma ekonomi diye adlandırılan bir ekonomik sisteme sahiptik. Eşine dünyada pek rastlanmayan ve ekonomi literatüründe de olmayan karma ekonomi diye bir sistem içindeydik.
devamı

 

KENDİ MEMLEKETİNDE TURİST OLMAK



“Yaşam ayrılık ve kavuşmalardan ibarettir” demiştim bir şiirimde… Yine bir şiirimde “şu kısa hayatın her yanı gurbet” demiştim… Doğup büyüdüğün, çocukluk ve gençlik anılarının geçtiği yerler, insanın kişisel tarihinde çok önemlidir. Zihne kazınmış bu anılar hep taze kalır. Gün gelir kendi bildiği ve yaşadığı o güzellikleri herkesin yaşaması gerektiğini düşünür… Bu düşünce genellikle yaz tatili sonrası yakın çevresine tatilinin güzellikleri anlatılarak “seneye sen de gelsene” teklifiyle son bulur… Bitlis’te veya ilçelerinde yaşadıklarından herkesin aynı hazzı alacağını ve mutlu olacağını da varsayar. Bu teklifi yaparken bir iç turizm teşvikçisi olduğunu bilmez. Bu teklif çoğunlukla temennilerden öteye de gitmez. Yaz mevsimi geldiğinde Bitlisli memleketine gider ama diğerleri alıştıkları başka bir yere tatile gider… Bu böyle sürüp giderken başka iller veya ilçeler iç turizm atağı yaparlar… Bitlis il sınırları içinde olan tarihi, doğal ve kültürel değerlerin çok gerisinde olan bir başka il veya ilçeye sayısı yüz binlerle ifade edilen turistler gider. Ardından bir hesaplama başlar. Her gelen şu kadar lira harcasa ayda bu kadar, yılda bu kadar ile-ilçeye para girer. Bizim niye olmasın diye bir soru ve ardından “ama biz memleketimizi tanıtamıyoruz “serzenişi gelir.
devamı

ŞEHİR KİMLİKLERİ!
 



Almanya’da duvarda asılı harita Türkiye bölümünde birkaç şehrin adı yazılıydı. Bir de “Ahlat”ın yeri gösteriliyordu. Çok şaşırtıcı bir durum değildi benim için ama yanımda başka şehirlerden olanlar için şaşırtıcı olduğu gibi kıskançlıklarına da neden olmuştu. Ahlat’ın tarih içinde yüklendiği misyon ve halihazırda sahip olduğu tarihi değerlerin önemini Almanlar biliyormuşlar ki haritada Ahlat’ın yerini göstermişlerdi. Ahlatlı olmanın verdiği bir gururla Ahlat hakkında bilinmeyenleri kısaca anlattığım da dinleyenlerin yüzlerindeki mahcubiyeti de görüyordum. Türkiyeli bilmiyordu ama Alman biliyordu. Bilmedikleri için onları suçlamıştım ama bireysel ilgisi olanların tanımasından öte Ahlat’ın tanınmasını sağlayamadığımız için asıl suçu bizdik…
devamı
 

   MUHAFAZAKÂR SANAT MI? MUHAFAZAKÂRLARIN SANATI MI?
 

Kavramlar her insan tarafından nasıl algılanıyorsa öyle kullanılır ve kavramın gerçek anlamı içinde kullanana neredeyse rastlanmaz veya kullanana öcü gözüyle bakılır.  Ezberde olan bilgi kırıntıları tekrarlanırken dünya felsefe tarihine not düşmüş edasıyla “gördünüz mü, ben neler biliyor muşum?” mesajı verilir.  Ezberlemenin, analiz etmekten yoksun, sorgulamanın dışında olan ve başkasından alınanın tekrarı olduğunu bilmeden veya ezberin çok basit bir öğrenme çeşidi olduğunu bilmeden, ezberlediklerini tekrarlayıp dururlar. Aslında ülkemizde sayısız “hafız” vardır ama onlara “hafız” dersek hemen kızarlar. Çünkü “hafızın” anlamını da bilmezler. Ezber yapan, ezberleyene hafız dendiğini de bilmez ve kalıplaşmış algılarıyla hafızın dini bir terim olduğunu düşünerek karşı çıkarlar. Bu hafızlar haksızlar mı? Kendiliğinden mi oldu? Tabii ki hayır… Eğitim ve öğretim sistemimiz ezber üzerine kurulduğu için tek öğrenme yöntemi olarak ezberlemeyi, başarı için ezberlenenleri tekrarlamak olduğu zihinlere kazınmıştır ve hiç kimse bunun farkında bile değildir.devamı
 

   BİR KAŞIK SUDA FIRTINA KOPARANLAR

Gece internetten haberleri okurken “Bu da oldu, içki içmek yasak” başlıklı bir haber görünce yine bir saptırmanın olduğunu bilerek haberin metnini okudum. Haber metni Afyon Valiliğinin açıklamasıyla belli yerlerde açıktan içki içilmesini yasaklayan kararıydı. Kararın ne olduğunu biliyorsunuz. Buraya tekrar yazmaya gerek duymuyorum. O haberden sonra internet haberciliğinde ve ulusal basında çıkan haber başlıkları şöyleydi. “Afyon’da 4. Murat dönemi: Alkol yasak!”, “Afyon'da içki yasağı “ , “Afyon’da içkiye yasak”, “Afyon'da İçkiye Yasak Getirildi”, “Afyon’da içki satışı ve tüketimi yasaklandı”, “Afyon’da içki yasaklandı”, “Alkol alma ve satışı yasak” , “Bu ilde artık içki yasak”, “Afyonkarahisar’da alkol yasaklandı”, “Afyonkarahisar'da Alkol Yasağı”
devamı

 

GELİŞMİŞLİK DÜZEYİMİZ VE ESTETİK ALGIMIZ
(Muhafazakar siyasetin sanat çıkmazı)


Ülkelerin gelişmişlik düzeyleri belirlenirken konulan ölçütler arasında kişi başına düşen milli gelir, sermaye, iyi sağlık, fırsat eşitliği, ihracat bağımlısı olmama, iyi eğitim, ekonomik saydamlık, yenilikçilik, yardım bağımlısı olamama, düşük işsizlik, iyi yönetim, gelir dağılımı vardır. Ayrıca İnsani gelişme endeksinde uzun ve sağlıklı yaşam ,bilgi edinme ,tatminkar bir hayat yaşamak için yeterli gelir, siyasi özgürlük, garanti edilmiş insan hakları gibi ölçütler de gelişmişlik kriterleri arasına alınmıştır.
 
Bu ölçütlere göre her bir alanda endeksler hesaplanmaktadır. Prosperiscop 2011 yılı hesaplamalarına göre Türkiye 113 ülke arasında 78.ci sırada yer almaktadır. Bu endeksler arasında tek pozitif puan sağlık alanında alınmış. Onun dışındaki bütün değerler ne yazık ki negatif… Negatif olanlar arasında sosyal sermayemiz de var.
devamı

ÇIKMAZ SOKAK; HUKUK DEVLETİNİN ÇÖKÜŞÜ VE SOSYAL ÇÖZÜLME…

“Hukuk”… Adeta sihirli bir kelime… Hukuk içinde, hukuk kuralları, hukuk devleti diye söze başlanınca akan sular durur… Peki, hukuka bu kadar anlam ve önem yüklerken toplum olarak hukukla ne kadar barışığız ve devletin hukuk anlayışıyla toplum arasında algı aynı mıdır? Hukuk devleti olma özelliğimiz devam ediyor mu? Hukuk devleti olmayınca sosyal çözülme başlar mı veya sosyal çözülme hukuk devletinin çöküşünü hazırlar mı? devamı

DEĞİŞİM, DİRİLİŞ VE ÖZE DÖNÜŞ İÇİN ÇÖZÜM ÖNERİLERİ…

Bir önceki sayıda yazdığım “Çıkmaz sokak; Hukuk devletinin çöküşü ve sosyal çözülme” başlıklı yazıma gelen olumlu tepkilerle beraber çözümleri yaz önerisi de geldi… Aslında durum tespitlerinde çözümler problemin içinde yer alır ve aklıma fıkrası geldi. Öğretmen öğrenciye Viyana Kuşatması ne zaman oldu ve sonuçları nelerdir? Diye sormuş. Öğrenci “cevabı sorunun içinde saklı öğretmenim” diye cevap verince, öğretmen şaşırarak “sorunun neresinde saklı?” Diye tekrar sorunca, öğrenci “Cevabı öyle bir saklamışsınız ki, bulamıyorum işte” demiş… Ben çözümü problemin içine bulunamayacak kadar saklamamıştım aslında…devamı  

 ARAP BAHARININ ZEHİRLİ MEYVELERİ…

1990’lı yılların başından beri yaptığım bir tespit var. Ki bu tespiti dillendiren akademisyenler ve yazarlar da çıkmıştır. “Batı ülkeleri, Avrupa ve ABD kendine yeni pazarlar bulmak zorundadır” diye… Bu gelişmiş ülkelerin kendi halkına sunduğu refahın azalmaması ve ekonomik güçlerinde bir değişiklik olmaması için bu yeni pazarlara ihtiyaçları olacak. ‘20.Yüzyılın sömürgeci devletleri, sömürge biçimlerini 21. Yüzyıl şatlarına göre değiştirecek ve sömürmeye devam edeceklerdir. Mal satacak pazar ise Afrika ülkeleriyle, geri kalmış Arap ülkeleridir. Bu ülkeleri verecekleri borçlarla zenginleştirip(!), ardından verdikleri borcu geriye de alacakları pazar yaratmak zorundadırlar diye yazmış ve birçok konuşmamada dillendirmiştim. Özellikle Amerika ekonomisi hantal yapısı nedeniyle ve suni büyümesi sonucu ekonomisi her an çökebilir diye de bir öngörüde bulunmuştum. Yıllar geçtikçe ve bu yılların getirdikleri adım adım bu öngörünün isabetini de ortaya koydu…devamı

EKSEN KAYMASI TARTIŞMASINDA İSRAİL’İN ROLÜ

Son zamanlarda gerek dünyada, gerek ülkemizde tartışılan önemli konu; Türkiye’nin eksen değiştirmesi üzerinedir. Türkiye’nin batıdan uzaklaştığı ve Osmanlı İmparatorluğu dönemlerinde hükmettiği topraklarda ve Ortadoğu’da etkin bir konuma gelmek istediğini düşünenlerce cepheleşmeye kadar vardırılan bu tartışmanın boyutları ve etkileri genişlemektedir. Bu tartışmayla iç siyasetle uluslar arası siyasetin aslında ne kadar iç içe olduğu ama iç siyasi kültürle yapılan değerlendirmelerin konuyu nasıl saptırabildiği de ortaya çıkmıştır. Gazze’ye yapılan yardımın krizle sonuçlanması ve Türkiye’nin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinde İran’a karşı uygulanacak yaptırımlara hayır oyu vermesi bu tartışmaları alevlendirmiştir. Türkiye’nin yakın komşularıyla iyi ilişkilerini geliştirdiği, Ortadoğu’da etkin bir rol üstlendiği ve Afrika’ya kadar uzanan etkinlik alanı oluşturduğu bir dönemin üstüne bu gelişmelerin olması özellikle iç siyasette algı eksikliğinin dışa vurumu olarak kendini göstermiştir. Dünyada da bu dönemde alevlenen bu tartışmanın rastlantı olup olmadığı da üzerinde düşünülmesi ve sorgulanması gereken bir konudur.
devamı


 
FÜZE KALKANINDA NE GALİP GELMELİ?   AKIL MI? DUYGU MU?


Son günlerde gündemi meşgul eden ve herkesin bir yorumda bulunduğu, hatta TBMM görüşmelerinde gündeme gelen, Cumhurbaşkanıyla yapılan toplantıda değerlendirilen ABD’nin ve NATO’nun Türkiye’ye “füze kalkanı” kurma projesinde Türkiye köşeye sıkışmıştır. Peki, bu kadar tartışılan ve düşüncesi bile uluslar arası krizlere yol açabilen “Füze Kalkanı” nedir? “ ve neden bu kadar birçok ülke bu düşünceye muhalefet etmektedir?


ABD Milli Füze Savunma Programı”(National Missile Defence Programme) diye adlandırılan programdan orijinini alan bir projedir. Bu program Ronald Reagan’ın ABD Başkanı olduğu dönemde ortaya atılan “Stratejik Savunma Girişimi (Strategic Defence Initiative-SDI)”, diğer adıyla “Yıldız Savaşları (Star Wars)” projesinin devamıdır. ABD 1990’lı yıllarda dünyanın her bölgesinde Amerika’ya yönelik füze saldırılarının hedefine ulaşmadan tespit ve imhası için küresel füze savunma kalkanı(Missile Defense Shield-MDS) kurulması için çalışmalara başlamıştır. Yapılan çalışmalarda her füzenin havada vurulmasının mümkün olmadığı görülmüş ve 2000’li yıllarda konsept, “füze kalkanı’na” dönüştürülmüştür. 2007 yılında Bush Başkanlığında ki Amerika füze kalkanı projesine hız vermiştir.
Füzelerle diğer adıyla Kitle İmha Silahlarıyla mücadelenin asıl amacı füzeleri kullanma ihtimali olan ülkeleri bu silahları kullanmaktan men etmek veya kullanma tehdidinden vazgeçirmek, caydırmak, kullanmaları halinde vereceği zararları hafifletmektir. Füze kalkanı sistemi; ilk uyarıyı yapacak erken uyarı sistemleri, atılan füzenin yer ve rotasını belirleyecek karada ve denizde konuşlu radarlar, hedefi takip edecek uzaya dayalı kızıl ötesi sistemler, önleme kararını verecek savaş alanı komuta-kontrol tesisleri ve hedefi vuracak füzelerle önleme araçları gibi beş temel unsurdan oluşmaktadır.
devamı

 GÜN GELİR TEVECCÜH BİTER!


Demokratik yönetim biçimin en temel unsurlarından biri siyasi partilerdir. Siyasi partiler çok küçük bir grubun bir araya gelerek kuruluşunu gerçekleştirdikleri, kuranların kendi dünya görüşlerini, yönetme tercihlerini, ideallerini kurumsallaştırdıkları örgütlerdir. Bu örgüt düşüncelerini kamuoyuna açar ve destekleyenlerle büyürler. Seçimlerde aldıkları oyların çokluğuyla iktidar veya muhalefet partisi olurlar. Halk seçimlerde oy vererek o partiyi desteklediğini gösterir ve kendisi için yönetmeye talip olan kişileri seçer. Seçilenler çeşitli unvanlarla halk adına yönetirler. Siyasi parti temsilci ve yöneticileri bu yetkiyi aldıkları andan itibaren artık her şeyi en iyi bilenlerdir ve her şeye hâkim olma hakkına sahip olduklarını düşünürler. Kendilerini seçen halkla bir araya geldiklerinde söz söyleme haklarını kullanıp, onlarla muhatap olmayı “lütfetme” olarak düşünürler. Hatta kendi parti teşkilatlarının mensuplarını bile dinleme, dikkate alma hallerinde “siz bilmez ve anlamazsınız ama konuşun” tavrına girerler. Kendi düşüncelerinden başka hiçbir düşünceye önem vermez, değerli görmezler.
   devamı

  “Türkiye’de yaşamak zordur.”

Türkiye’de dürüst olmak zordur!

Türkiye’de yazar olmak zordur!

Türkiye’de öğrenci olmak zordur!

Türkiye’de gazeteci olmak zordur!

Türkiye’de iş bulmak zordur!

Türkiye’de siyasete girmek zordur!

Türkiye’de bilim insanı olmak zordur!

Türkiye’de para kazanmak zordur!

Türkiye’de vatandaş olmak zordur!

…

Özetle Türkiye’de yaşamak zordur!

(devamı ►►►)

  EDEBİYAT YAPMA!

Birçok insanın okul yıllarında tanıştığı bir kelimedir “edebiyat”… Dersin adıdır ve birçoğuna sıkıcı, zor hatta gereksiz gelen bir derstir. Lise okuyan her öğrencinin gördüğü bu ders, yine birçok ders gibi sadece diploma almak veya Üniversite sınavında soru çözmek amaçlı kullanılır.

Öğrenilen ya da ezberlenen isimler, teknikler, tarihler, şiirler, hikayeler özel ilgi duyan birkaç kişinin dışındakiler tarafından okul yıllarında bırakılır. Mecaz anlam olarak da edebiyat “içten olmayan, gereksiz ve boş sözler” olarak bilinince ve argoda da “edebiyat yapma!” gibi aşağılayıcı biçimde kullanılınca edebiyat yükleneceği görevi yerine getirmez biçimde çok az insanın ilgilendiği bir alan olarak kalmıştır. Oysa bu kadar horlanmasına rağmen hayatın tam içinde de yer almayı bilmiştir. (devamı ►►►)

Adap, erkân bilmez misin yahu?

 “Adap, erkân bilmez misin yahu?” diye başlayan serzenişleri duyanların en küçüğü kırklı yaşlarda olması lazım. Büyüklerin, bilenlerin, öğretmenlerin ve bir adım önde olanların tahammül sınırlarının sonuna gelindiğini gösteren vurucu ve etkili bir cümleydi. Sanki bu cümle edilmez oldu. Uyaranlar yok, yol gösteren yok gibi. Her şeyi oluruna bırakan, her türlü davranışın “normal” karşılandığı, nezaketten yoksun, kuralsızlığın hâkim olduğu, uyulması gereken davranışların rafa kaldırıldığı ya da bilinmediği günleri yaşıyoruz.  Bunları fark edenlerin azlığı da diğer önemli noktalardan ki galiba geçmişte o unutulmaz uyarıyı duyanlar fark edenlerin başında yer alıyor.

(devamı ►►►)

SORMA KARDEŞİM…

“Kaç yaşındasın?”, “ Ne iş yapıyorsun?”  Ve “Kendini tanıtır mısın?” sorularını hiç sevmem. 

Yaşama, geçmişime ve kendime yapılmış haksızlık gibi kabul ederim.

Bu soruların cevapları karşıdakilerin beni belli bir kalıba sokmaya çalıştıkları izlenimi doğurur.

Soru sahibinin zihninde bir yere oturtması için benden geçmişimi onun anlayacağı ve o kalıplara uygun biçimde anlatmamı istemesi haksızlık değildir de nedir? Ben de cevap verirken bize dikte ettirilen biçime uygun doğduğum yeri, okuduğum okulu ve yaptığım işi söylediğimde yaşadığım binlerce günü bir çırpıda silip geçeceğim ha? Oysa sabah kalktığımda ilk iş olarak açtığım radyom, içtiğim iki bardak su ve yaktığım pipom benim özgeçmişimin önemli bir parçası… Kahvaltıda bol yeşillik yemem, kendime melemen yapmam ve ardından bir demlik çay içmem de… Çay ise başlı başına önemlidir. Bulabildiğim her çeşit çayın harmanlanması, çayı demlerken başında beklememi anlatmasam özgeçmişim eksik kalır. Radyoda çalan bir türküyle  duygularımın göğe yükselerek geçmişimden bir anımı canlandırması ve pipomdan derin bir nefes çekip dalıp gitmelerim de öyle…

(devamı ►►►)

 

Travma yaşayan Ülkücülerin dramı



“ÜLKÜCÜLÜK”… Ülkemizin son kırk beş yılında çok büyük kitleleri etkileyen, yaşamını yönlendiren, düşünce ve davranışlarını belirleyen, bedeli ağır ödenen bir düşünce iklimi… Bir siyasî görüş… Bir dünya görüşü…
Travma yaşayan Ülkücülerin dramı
(devamı ►►►)
 

MİLLETVEKİLİ OLMANIN DAYANILMAZ CAZİBESİ…

 

Demokrasilerin vazgeçilmezi seçimlerdir. Devlet organizasyonu içinde kendini temsil edecek, yönetecek ve birey olarak çözemeyeceği problemleri çözecek, halkın adına düşünüp, ihtiyaçlarını belirleyip, mevcudun daha iyi olmasını sağlayacak düzenlemeleri yapacak temsilcileri halkın seçmesiyle demokrasinin ilk adımı atılır. Halk bir çeşit kendi kendini yönetir bu temsilciler aracılığıyla… Temsilcilere yüklenen misyon ve verilen görev kutsaldır. Temsilcinin aldığı kararlar büyük halk kitlelerini ilgilendirdiğinden, temsilci normal bir insanın yaptıklarından farklı olmak zorundadır. Bu algıyla temsilci “farklıymış” gibi görülür ve kutsiyet bu anlamda yüklenir. Ki temsilci, temsil ettiği halkın nasıl yaşayacağına, refahına, mutluluğuna, sağlığına, eğitimine, zenginliğine, hatta nasıl yaşayacağına kadar etki edebilecek güç ve kudrete sahiptir.(devamı ►►►)

 

TEK SUÇLU GENÇLER Mİ?  

 

 

               Hiçbir sosyal olay bir anda gelişmez ve ortaya çıkmaz. Kafasını kuma gömüp her şeyin yolunda olduğunu düşünenler için ise her sosyal olay şaşırtıcıdır ve nedensizdir. Ülkemizde sorumlu ve yetkili olanların içine düştükleri ve bir türlü çıkamadıkları marazi bu halin bedelini çok ağır ödemekteyiz. Son dönemde hareketlenen gençlik(!) olayları, protestolar karşısında sadece polisiye tedbirler düşünen, eleştiren veya onaylayanların konunun özüne ulaşamadıkları açık ve net görünmektedir. Saç baş yolduracak kadar özden uzak, sebep sonuç ilişkisini kuramayan, mantıklı bir analiz yapamayanların yorumlarıyla kafalar iyice karışmıştır. İpuçlarını aldığımız ve kıvılcımlar halinde görünen gençliğin hareketlenmesi alevlerin sarmasından sonra mı sağlıklı değerlendirmeye tabi tutulacak? Hareketlenme baskıyla ve polisiye tedbirlerle bastırılabilir ama zihinlerde gelişen ayrımı ve anarşiyi yok edemez. (devamı ►►►)

 

 

HALK İÇİN HALKSIZ SİYASET…

 

Türk siyasi yapısını değerlendirirken genel ifadeleri, kavramların ifade ettiği anlamları doğru irdelemek gerekir. Siyasetin tek kaynağı ve amacı insandır. İnsan tarafından diğer insanların her türlü yaşam biçimini belirlemeyi görev edinen siyasetin doğru, kullanılabilir ve amaca uygun yapılması uygulayıcı olan siyasetçilere ve algılayıcı olan toplumu oluşturan bireylere bağlıdır. Yani tek başına “siyaset”, “siyasiler”, “siyaset kurumu” diyerek ve bunları insandan bağımsız kavramlar gibi algılayarak sonuca ulaşamayız. Yapılan tanımlarla, pratik uygulamalar arasındaki kapatılamayan mesafe maalesef siyaset kurumunu sürekli uçurumun kenarında tutmuş ve zaman zaman bu uçuruma yuvarlanılmasının önüne geçilememiştir.(devamı ►►►)

 

OKUS POKUS ANAYASA YERİNE “BENİM ANAYASAM”

Cumhuriyet tarihi içinde üç tane anayasa yapma gayretkeşliğini göstermiş bir devletiz. İlki Cumhuriyetin kuruluşunu takip eden 1924 yılında yapılmışken daha üzerinden kırk yıl geçmişken yenisini yani 1961 Anayasasını, bununda üzerinden yirmi bir yıl geçmişken 1982 anayasasını yapma ihtiyacı hissetmişiz! Son anayasa da işlevini tamamlamış veya yeterli gelmediğinden dördüncü anayasa yapma tartışmaları  yapılmaktadır. Hatta bu tartışmalar 1982 anayasasının üçüncü yılında başlamış ve anayasa değişiklikleri Turgut Özal hükümeti tarafından sürekli gündeme gelmiş  ve ilk defa 1987 yılında çeşitli değişiklikler yapılmıştır.  (devamı ►►►)

SİSTEMİN MİLLETİN LEHİNE DEĞİŞTİRİLMESİ
 


Bir başka ülke var mıdır her meseleyi gruplaşarak, ayrışarak çözmeye kalksın. Bu özellik doğu toplumlarında olan “duygusallıkla” açıklanabilir mi? Duygusallık yanlış yapmak için iyi bir mazeret midir? Üstelik kişisel gelişimcilerin ortaya attığı “duygusal zek┠diye bir kavram da ortada durmaktayken. “Duygusal zek┠kavramıyla insanların daha doğru karar verebildiklerini söylerken, biz duygusallığın arkasına sığınabilir miyiz? Ama içinde bulunduğumuz bu dönemde aklın, sağlıklı düşüncenin, hatta duygusallığın ötesinde bir ayrışma olduğunu görüyoruz. Sağduyunun yerini, kin, öfke, hırçınlık ve aşağılama almış. Çok küçük akıl yürütmelerini bile yapmaktan aciz olan ama yıllarca bu ülkeyi siyasetçi ve bürokrat olarak yönetmiş zat-ı muhteremler Anayasa değişikliği ile ilgili referandumda “hayır” denmesi gerektiğini çok ucuz düşüncelerle anlatıp duruyorlar. Bu ucuz düşüncelerin içine yerleştirdikleri “evet” verenleri itham eden aşağılayıcı sözleri de onların ne kadar basit bir duygunun içinde olduklarını göstermektedir. Bu basit duygunun adı “kin ve nefrettir”.
(devamı ►►►)

MİLİTARİST ANLAYIŞTAN SİVİLLEŞMEYE…

 

Düşünce diğer adıyla zihinsel faaliyetler, insanın doğuşuyla başlayıp, geliştirilebilen, bir sonuca varabilmek için bilgileri, kavramları karşılaştırarak ve aralarında ilişki kurarak ortaya koyduğu, insanı diğer canlılardan ayıran en büyük özelliktir. Davranışlar ve diğer yaşamsal faaliyetlerin tamamı oluşturulan bu zihinsel faaliyetlerin sonucudur. Düşünce oluşurken yaşanılan çevreden öğrenilenler, eğitim yoluyla alınanlar ve bilgi kaynaklarından gelen her türlü bilgi kullanılır. Kullanılan bu bilgilerle yeni durum ve olaylara yorumlar getirilir ve yaşam felsefesi oluşturulur. Sosyal olayların tamamı bireylerin oluşturduğu bu düşünceden bağımsız değildir. Düşüncenin nasıl oluşturulduğunu bilenler tarafından toplumlar üzerinde mühendislik faaliyetleri gerçekleştirilmiş ve mühendis elinden çıkan “tek tip” veya “istedikleri tipte insan” niteliklerine uygun insan yetiştirme amaçları güdülmüştür.(devamı ►►►)

 

 

MİLLİ EĞİTİMDE ULAŞILAMAYAN HEDEFLER
 


Keşke diye bir yazıya başlamak doğru ve anlaşılır değil ancak bu yazıya keşke diyerek başlıyorum. Keşke eğitim-öğretim konusunda üzerinde sorumluluk ve yetki sahibi olanlar, siyasi ve bürokratik unvanlarını gasp edenler, etkili olabilme makamlarını işgal edenler bizler kadar kaygılı olsalardı… Keşke, düzeltme, yönetme, en iyiye ulaşma gayretinde, çalışma azminde, öğrenme açlığında ve kendi kendilerini ölçme cesaretinde olsalardı… Keşke, kendi yetersizliklerinin bu milletin geleceğini yok eden en temel neden olduğunu biri birlerine söyleyebilselerdi… Keşke, içinde bulunduğumuz yüzlerce problemimizin asıl nedeninin kendileri veya kendilerinden önce o makamları işgal edenler olduğunu anlayabilselerdi… Keşke, içlerinde insan sevgisi, o yoksa millet sevgisi, o da yoksa en azından utanma duygusu taşısalardı… Keşke, bana bu yazıyı yazdırmasalardı…Keşke, yazılan kitapları, dergileri, gazeteleri okusalardı ve üzerlerine alsalardı… Keşke…Keşke…
(devamı ►►►)

 

TARİH, SOSYOLOJİ VE YÖNETİM

Son yıllarda artan popüler tarihçiler ve onların yazıp-konuştuklarına pür dikkat kesilen önemli bir kesim var. Okullarda öğretilen ve klasik devlet anlayışıyla yönlendirilmiş tarihe alışık olan ama tatmin olmayanlar için de bu popüler tarihçilerin anlattıkları ilginç karşılandı. Doğrularla birlikte bazen de zihin sapmasıyla yanlış bilgilerin de bulunduğu bu yeni tarih bilgisinin de öğretilen klasik tarihle uyuşan önemli bir tarafı tarihimizde devletimizin, milletimizin, ekonomimizin, ilişkilerimizin adeta mükemmel olduğunun anlatılmasıdır. Kişilerin tarihlerinde olduğu gibi devlet-millet tarihinde de olumsuzluklar nedense unutulur, yanlışlar yokmuş gibi hep iyi taraflar anlatılır. Bir de üstüne masalcı tavrıyla süsleme eklendi mi, o tarihi dinleyen milletiyle-devletiyle gurur duyup, ait olmaktan da mutlu olur. Tersi bir söylemde, tarihi bir gerçeği ortaya koyanlara da verilecek unvan da hazırdır, “hain”. “Hain” olmayı göze alamayanlar da bildiklerini yumuşatarak, satır aralarına gizleyerek söylerler. (devamı ►►►)

YENİ BİR BAŞLANGIÇ; KÜLTÜR ÜRETMEK

Bir topluluğu millet yapan, medeniyet üreten, diğer toplumlarla rekabetini artıran, insanların daha mutlu, müreffeh yaşamasını sağlayan en önemli değeri kültürdür. Kültürün önemini vurgulayan birçok yazımda kültürün ne olduğunun bilinmemesi ve algılanmasında ki yanlışları dile getirmiştim. Aslında en başta kültürün ne olduğunun bilinmemesi ve algılamada ki yanlışlar gibi büyük bir engel varken, daha farklı açılımları sağlamanın zorluğu hatta imkânsızlığı karşımıza çıkıyor.

Bir toplumun ve toplumu oluşturan fertlerin doğumdan, ölüme kadar yaşamın her evresinde ortak olarak yürüttüğü yaşama biçimini, bu biçim içine serpilmiş küçük ayrıntılardan, en büyük yönetim anlayışına kadar tümünü kapsayan davranışlar, kurallar, yasalar, yeme, barınma, tören, eğlenme, yas, çocuk yetiştirme, bilim üretip faydalanma, eğitim, öğretim, tercihler, olayları değerlendirme, yorumlama, şehirleşme, alış-veriş, tepkiler, algı ve ilişkileri yönlendiren soyut ve somut üretilmişlerin tamamı, bütünü olumlu anlamda kültürdür.(devamı ►►►)

 

GÜVENDE MİYİZ?

Ülkemizde entelektüeller, yazarlar, basın ve siyasetçiler makro problemleri, uluslar arası ilişkileri, günlük siyasi çekişmeleri ve hayati öneme sahip olmayan konuları tartışırken, insanımızın insan olmasından kaynaklanan ihtiyaçlarını göz ardı etmektedirler. Oysa birey hangi konumda olursa olsun birincil insani ihtiyaçları bellidir.  İnsan ihtiyaçları beslenme, giyinme, barınma, güvenlik, sosyal gerçekleşme ve üreme gibi özetlenir.

Bunların hepsi çeşitli şekilde detaylandırılır. Psikolojik temelleri incelenir ve yaratanın insana yüklediği özelliklerin yaşamına uygunluğuyla karşılaştırılır. Bunları gerçekleştirirken düşünmez ve süreç içinde tamamlanan ihtiyaçlardan dolayı kendimizi mutlu hissederiz. Ama bunların içinde bulunan “güvenlik” duygusunu ön kabulle var olduğunu düşünürüz. Bu yazıyı okuyanlar kendi kendilerine “Güvende miyiz?” Sorusunu sorduklarında yine kendilerine verecekleri cevapları kolaylaştırmak için yazıya devam edelim.(devamı ►►►)

ALTI DOLDURULMASI GEREKEN SÖYLEM…

Uluslararası politikalar, iç siyasetten, ekonomik gelişmişlik düzeyinden, askeri ekipman ve güçten, sosyal yapıdan ve ülkenin tanımında kullanılan sıfatlardan yani din, dil gibi özelliklerden bağımsız düşünülemez ve belirlenemez. Bir ülkenin kendini tanımladığı özelliklerin ve kendine yakıştırdığı güç, kuvvet ve kudretin anlam kazandığı yer ise diğer ülkelerin o ülkeyi nasıl algıladıkları ve oturttukları düzey, bölge ve sınıftır.

Osmanlı imparatorluğunun son iki yüz yılında yaşadıkları ve karşı karşıya kaldığı yıkılma serüveninden elimizde kalanlarla kurulan yeni bir cumhuriyetin dış ilişkilerini belirleyen temel unsurları oluşturmak için ya elimizdekilerin kıymetini bilmediğimizden ya da yeni güç sahibi olamadığımızdan hep eleştirilen, tatmin olunamayan ve dirayetli dış politikalar geliştiremedik. Biz bu dengeli siyaseti güdüp, acaba ne düşünürler, acaba hangi zayıf noktamızdan vururlar, acaba bizi gelişmiş batı toplumlarına kabul ederler mi diye endişelerimizin, korkularımızın, güvensizliğimizin kurbanı olarak, jeostratejik konumumuzu, bölgesel gücümüzü, genç nüfusumuzu, askeri gücümüzü, geçmişimizi önemsemeden görmezden geldik. (devamı ►►►)

 

 BU KISA HAYATIN HER YANI GURBET

“Bu kısa hayatın her yanı gurbet” demiştim bir şiirimde. Yüreğime saplanan gurbet hançerinin her geçen gün daha da derinleştiğini görmenin acısını yaşarken, sebeplere bakmadan edemiyorum. Tabii ki sebeplere geçmeden gurbetin ne olup ne olmadığına bakmak gerekiyor. Doğup yaşanılan yerden uzakta olan yer diye kelime karşılığı var. Ama bu “yer” kavramı şehir, köy, ülke adıyla anılıp, tanımlanacağı gibi “kendine ait olan, aidiyet hissettiğin, içinde olmak istediğin” fiziki ve gönül dünyasını da kapsıyor.

İstediğin gibi yaşayamıyorsan, inandıklarını eyleme dönüştüremiyorsan, içinde yaşadığın toplumla aynı biçimde düşünmüyor ve uygulamıyorsan, sevdiklerinle aynı sofrayı, aynı mekânı, aynı düşünce ve duygularla paylaşmıyorsan “gurbettesin”. Sosyolojinin “yabancılaşma” kavramının tam karşılayamadığı bir “el” olma halini, “yalnız”lığı, “çaresizliği” ifade ediyor bu zalim “gurbet”.  (devamı ►►►)

 
 

 YA OLDUĞUN GİBİ GÖRÜN, YA GÖRÜNDÜĞÜN GİBİ YA  DA…?

Yedi yüz yıl öne Mevlana’ya  “Ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol” veciz sözünü hangi olaylar veya kimler söyletmiştir? Toplumun derdiyle dertlenen, olanlarla değil olması gerekenler konusunda kafa yoran, düşünen ve yazan, büyük bir düşünür olan Mevlana bu sözü yol göstersin, “artık yeter” dercesine emir gibi uygulansın diye acaba  hangi toplum için söylemiştir? Üzerinden yedi yüz yıl geçmesine rağmen emri alan toplum hâlâ olduğu gibi görünmemekte ısrar ediyor ki, bu emir sözü sık sık kullanılıyor. Aslında toplum olarak temel problemlerimizin altında da bu yatmıyor mu? İster toplumdan bireye gidelim ister toplumdan bireye inelim her durumda karşımıza bütün heybet ve azametiyle çıkan ve her türlü doğruya ulaşmamızı engelleyen yegâne çıkmazımız “olduğumuz gibi görünmemektir”. Bu önemli sosyal eksikliğin üzerine hukuk sisteminin zaafiyeti, diğer sosyal sistemlerin işlememesi, kamunun insan merkezli çalışmaması ve siyasi sistemin yasal ve etik anlayış eksikliği geldiğinde karmaşık, güvensiz, düzensiz, kültür yoksunu, örnek olamayan, geri kalmış ve ilkel bir görüntüyle karşı karşıya kalmaktayız. (devamı ►►►)

Gerçekleri yok saymanın bedeli; Bitmeyen terör

PKK’nın ilk terör eylemlerinin  üzerinden tam yirmi beş yıl geçti. Siyasi çalışmaların ise üzerinden çok daha fazla, yani otuz beş-kırk yıl geçti. Bu süre içinde ülke yönetimine asker ve çok sayıda sivil hükümetler geldi geçti. Yüz milyarlarca lira para harcandı, canlar verildi, sakatlananlar oldu, yuvalar dağıldı, dullar, yetimler arttı ama hala bitmedi, acısı dinmedi, çoğalması azalmadı ve teröristle asker-polis arasında olan bir konudan çıkıp, siyasi ve sosyal yapılanmaya doğru önemli yol alındı. Sosyal çözülme, çatışma ve ayrışma tehlike olmaktan çıkıp tam bir gerçeklik oldu. Terör ve terörü beslediği düşünülen, terörün kullandığı kiminin “Kürt realitesi”, kiminin “Kürt meselesi”, kiminin “Ab’ye giden yolun Diyarbakır’dan geçtiğini” söyleyerek dile getirdiği Kürt vatandaşlarımızla ilgili siyasi, sosyal, ekonomik çalışmaların yapıldığı çok uzun yıllar geçirdik. 1991 yılında dönemim HADEP Milletvekillerinin istedikleri ve verilmesi halinde terörün bitip, Kürtlerle ilgili sorunların çözüleceğini söyledikleri on maddelik listede yazan bütün haklara önce çok yoğun tepki verip sonrası adım adım o hakların tamamı verildiği halde bir türlü bitirilemeyen terörle ve Kürtlerle ilgili sorunlarla  bir on yedi yıl daha geçirdik.(devamı ►►►)

TEMEL AYIRICI ÖZELLİK; ŞAHSİYET

Sosyal, siyasi, ekonomik ve insanla ilgili her türlü problemin varlığında ve çözümünde temel faktör insanın ürettiklerinin tamamı yani inandıkları, davranışları, düşünceleridir.  Bunlar genel kapsayıcı kavram ve tanımlamalardır. Bu genel kapsayıcının altında yatan ise insanın kazanımlarıdır. Bu kazanımlar, doğduğu andan itibaren başlayan öğrenmeyle edinilen birbirine bağlı gelişen algılama, anlama, muhakeme etme, yorumlama, taklit etmeyle, yaratılış ve genetik özelliklerinin, beslenme, sosyal ve fiziki çevrenin kattıklarıyla tamamlanır. Boyu, rengi, ağırlığı, görüntüsü, cinsiyeti gibi dıştan görünen özellikleriyle algılanan insanı asıl insan yapan ise kazanımlarıyla elde ettiği ayırıcı özelliği olan “şahsiyetidir”. Kişilik olarak da adlandırdığımız şahsiyet özellikleri bireyin gerek kendi yaşamını gerek sosyal ilişkilerini belirleyen, yönlendiren, eğilimlerini, arzularını, isteklerini, inançlarını, inandıklarını yaşama geçirme düzeyini, davranış ve düşüncelerinin tamamının belirleyicisidir.(devamı ►►►)

GÜLMEK AMA NEYE, NASIL, NE KADAR?

Gülmek konusunda çeşitli bilimsel araştırmalar yapılmış ve görüşler ileri sürülmüştür. Daha bebekken başlayan bu fiziksel ve ruhsal hareket yaşamın her döneminde devam edip gitmektedir. Araştırmacıların ve bilimsel açıklamalar getirenlerin farklı yaklaşımları ve teorileri bulunmakta. Ancak üzerinde anlaştıkları temel prensip, gülmenin ruhsal enerjinin boşaltılması noktasındadır. Çeşitli duyguların, düşüncelerin baskı altında tutulması veya duyguların yoğunlaşması sonucu oluşan, biriken ruhsal enerjinin boşaltılmasını gülmenin nedeni olarak açıklıyorlar. Düşünce ve duygu, temel çıkış noktası olarak gülmenin çeşitlerini belirliyor. Bebeğin gülmesiyle yetişkin birinin gülmesi arasındaki fark kadar eğitim, sosyal statü, kişilik özellikleri ve cinsiyet gülmede önemli etkenler olarak sayılır. Günlük yaşamda “beyniyle ve karnıyla gülenler” olarak pratik ayrıştırmamızı bilimsel çalışmalar destekliyor. Hatta bilimsel çalışmalar gülmenin çok sağlıklı bir eylem olmadığını söyleyecek kadar ileri gidip, çok gülmenin kişilik bozukluğunun sebebi ve/veya sonucu olabileceğini de söyleyebiliyor. (devamı ►►►)

 

Yönetimde Mekanik İnsan Algısı

Toplumu oluşturan bireylerin tamamının iyi insan, iyi vatandaş, bilgili, analiz eden, doğru tercihlerde bulunan, ülkesinin çıkarları doğrultusunda karar veren, yazılı belgelerde (Yasa, yönetmenlik vb) belirlenen amaçlara tam ulaşanlardan ve doğru davrananlardan oluştuğunu düşünmek, bu düşünceyle yorumlar yapıp, kararlar almak saflık değilse kasıtlı bir anlayıştır. Ülkede ki yetkili ve sorumlu kişilerin  bu saflık ve kasıtlı anlayışa sahip olması ise kargaşayı yani düzensizliği doğurmakta, toplum başıboş ve kendi kaderiyle baş başa kalmaktadır. Yani, düşüncenin eksenine insanı, insanın sahip olduğu bütün özellikleriyle koymayan, insanı mekanik bir varlık gibi düşünen yönetim, geri besleme yapmadan kanun, yönetmenlik, çalışan, idare eden var öyleyse yazılı metinlerde ki amaçlara ulaşılmıştır ya da ulaşılmalıdır diye düz bir mantık yürütmektedir. İnsan, bedeniyle ve ruhuyla insan olduğuna göre, ruhunun derinlikleri de henüz tam bilinmezken her insandan aynı olumlu tepkiyi, uyumu beklemek insanı tanımamak, asıl amacın toplumu iyiye ve yazılı amaçlara yönlendirmemek olduğu ortaya çıkar. Sebep sonuç ilişkisini kurmadan, analitik düşünce ve eylemden yoksun yapılan yeni düzenlemelerde olumlu sonuç vermeyecektir.(devamı ►►►)

 

BÜROKRATLARIN MASKESİZ HALİ

Devlet yönetiminde olmazsa olmazların en başında gelen bürokratların yani üst düzeyde devlet kurumlarını temsil edenlerin nitelikleri, yine devletin kanun ve diğer mevzuatlarında yazılıdır. Kanun koyucu belli şartları taşıyan kişilerin, belli kurallara göre atamalarının yapacağını belirlemiştir. İşte bürokrasinin mevcut hukuk kuralları içerisindeki açmazı da burada başlar. Gelen her iktidarın, bürokratlarını baştan ayağa yenileme imkânını yine bu hukuk kurallarının içinden bulur. Hukuk kuralları genel ölçüler koyduğu ve her devlet memurunun eşit özelliklere sahip olduğunu varsaydığından, üniversite mezunu, deneyim ve gelinen memuriyet derecesi gibi devlet memuriyetini tercih edenlerin bir gün mutlaka ulaşacakları ölçüleri koymuştur. Bu ölçülere uyan on binlerce devlet memurunun arasından sıyrılıp o azametli koltuklara oturabilmenin en kestirme ve kolay yolu seçimle işbaşına gelmiş atama yetkisini elinde bulunduran siyasi iradeye yakın olmak, tanıdıklarının olmasıdır. (devamı ►►►)

YAZMANIN HALLERİ…

Sebep sonuç ilişkisini irdeleyebilen, algılayıp anlayan ve sonucu yorumlayabilen metotlu düşünme yetisine sahip insanların var olduğunu düşünerek yazmak, konuşmak ve sonrasında hayal kırıklığıyla öfkeye kapılıp yine yazmak…

Suya yazmak, kuma yazmak, duvara yazmak ama bir türlü beyinlere yazamamak… Yüzeysel yaşam biçiminin ( Moda adıyla popüler kültür) üretebildiği sığ bile olmayan yüzeye tutunmuş günlük konuları aynı yüzeysellikle değerlendiren, sadece sonuçları vasat, bölük pörçük düşünce kırıntıları ve kahvehane bilgeliğiyle yorumlayan bitirdiği okuldan, çalıştığı kurumdan veya bir yerlerden gasp ettiği unvanıyla kültür magandalığı yapanların tuttuğu köşelerden dolayı aydınlık yollara çıkamamanın acısıyla yazmak… (devamı ►►►)

HS (Hayatının sınavı)

Yaşamın bir parçası hatta gayesi haline gelen “sınavlar” dönemini geçirdik. Hem de yaz sıcağının kavurucu etkisini  bile fark ettirmeyen yakıcılığıyla. Milyonlarca genç yüreğin, beynin ve bedenin dinlenmeden, usanmadan, isyan etmeden ve ruhsal gerginlikle, mide ağrılarıyla hazırlanıp girdiği, bin umut ve heyecanla sonucu beklediği sınavlar… Gelen sonuçla yüz binlercesinin geçici bir mutluluk, milyonların ise umutsuzca bir burukluk yaşadığı sınav dönemi… Adları çeşitli, OKS,SBS, ÖSS, KPS gibi kısaltmalarla anılan ama aslında HS(Hayatının sınavı) olması gereken sınavlar… (devamı►►►)

 

 

GÜVEN DUYGUSUNUN SOSYAL ETKİSİ

“Babama bile güvenmem” diyen ve bu güvensizliği  önemli bir kişilik özelliği olarak sunanların çok sayıda olduğu bir toplumda yaşıyoruz. Çoğunlukla tersinden kavradığımız  duygu temelli olan, sosyal ilişkilerle şekillenen ve bütün karar, yaşama biçimini belirleyen bu önemli duygu yaratanın bize bahşettiği “güven” duygusudur. İnsana ait diğer güzel duygulardan farklı bir duygu olan “güvenin” olmadığı anda “güvensizlik” diye karşıtı oluşur. Sevgi en yüce duygu olmasına rağmen olmadığında karşıtı olan “nefret” oluşmuyor ama “güven” olmadığında mutlaka “güvensizlik” oluşuyor. Güveni, bir şeye inanmak, emin olmak ve inanıp, emin olduğunu davranışlarına yansıtmak olarak tanımladığımızda sosyal etkisi açısından insanların içlerinden gelen tercihleri, yargıları, öngörüleri, beklentilerinin  dışa vuran davranışlarla gösterilmesidir. Dışa vurum anına kadar bireysel olan bu duygu dışa vurumla sosyal psikolojik bir etkiye sahip olmaktadır.(devamı ►►►)

 

Biz Gerçekten Biz miyiz?

Sosyal bilimlerin en temel özelliği yapılan gözlem, deney ve araştırmaların aynı sonucu vermemesidir. Tepkiler, davranışlar ve ortaya çıkan sonuçlar her zaman farklılıklar gösterir. Ana başlıklar altında toplanabilen bu sonuçların alt başlıkları araştırma veya üzerinde deneylerin yapıldığı toplumun eğitim, öğretim, ekonomik, bölgesel, genetik, kültürel ve insana ait bir çok özelliğine bağlı olarak değişiklik gösterir. Din, ideoloji, yönetim biçimlerinin pratiğe dönüşmesinde de aynı değişiklikler kendini gösterir. Bireyin algılaması, içselleştirmesi ve davranışına yansımasının çeşidi o topluluğu oluşturan insan sayısı kadardır. (devamı ►►►)

Neden İletişim kuramıyoruz? 

İletişim; insanlar arasında duygu, düşünce ve bilgilerin sözlü, yazılı, davranışsal biçimde birbirlerine aktarılması olarak basitçe tanımlanabilir. Bu aktarılmada, aktaran ve alanın karşılıklı olarak algılamaları en önemli etken olarak karşımıza çıkar. Algılama ise bireyin zeka düzeyi, bilgi birikimi, tecrübesi ve bilgileri kullanma yetisi olan akılla doğrusal orantılıdır. Monolog , yani tek taraflı aktarım iletişimin tanımına aykırıdır. İletişim olabilmesi için karşılıklı aktarım (diyalog), karşılıklı algılama ve anlamanın olması şarttır. Algılamanın bağlı olduğu etkenlerin tamamının yani zeka, akıl, bilgi, tecrübenin var olmasının yanında açık bir zihin, ufuk ve şartlanmamışlıkta gereklidir. Taraflardan biri, korkarak, çekinerek, ön yargıyla, şartlanarak algılamaya çalışıyorsa algılama gerçekleşir ama anlama gerçekleşmez ki bu da iletişimi ortadan kaldırmayıp eksik, sakat iletişimin doğmasına neden olur.(devamı ►►►)

 

 

 

 

 

 
 
 
Ana Sayfa Sayfa Başına Dön