Dünüm Şiirlerim ve şiir videoları Fikrime düşenler Kitaplarım

Basında

Röportajlarım İmza günleri -Söyleşiler Dost sitelerim Bana ulaşın Babam
 

***DUYURULAR***

19 KASIM 2011 GÜNÜ İSTANBUL 30. TÜYAP KİTAP FUARINDA OKUYUCU DOSTLARLA BULUŞUP KİTAPLARIMI İMZALADIM...(fOTOĞRAFLAR İÇİN)

Gönül dipsiz kuyularda saklar,

Bölüşmez sabahsız gecelerdeki ızdırabını,
Benliğini kemiren dilek simsarlarını paklar,
Bulut tarlalarına eker bugünkü yarını.

 

İLK DÖNEMEÇTE SON AŞK ROMANIMIN İKİNCİ BASKISI OKUYUCULARIMLA BULUŞUYOR...

KİTABIN BİRİNCİ BASKISINI İLGİYLE TÜKETEN OKUYUCULARIMA TEŞEKKÜR EDİYORUM...

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Senden çok uzaklarda,
Elinin yetmeyeceği, gözünün
görmeyeceği kadar,
Uzaklardayım…
Takvim hesabı tutanlar, koca yılları
Devirdi aramıza,
Örttü sevdamızı bin yıllık kaygılar,
Savrulduk, ufaldık, dağıldık,
Uzaklara daldık…

     
 

ÇEŞİTLİ GAZETE VE DERGİLERDE YAYIMLANMIŞ YAZILARDAN BİR KISMI

 
 

"Yazılardan kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir..."

 
  

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

  BU DA BENİM VİCDANIM…
(BEDELLİ ASKERLİK, VİCDANİ RET…)

Ah benim ülkemin insanları ah… Her kavramı kendine göre anlamlandıran ve iç içe geçmiş kavramları bir arada düşünmeyip, tek başına değerlendiren ve sonuçta her şeyin biri birine karıştığı bir ortamı yaratanlar… Yorumlayan, düşünce üreten ve bilenleri bir kenara iterek, “ben bilirim” diye ortaya çıkıp ama tam bir “cehalet” örneği sergileyenleri dinleyen ülkemin insanı… Ben “ah” deyip, iç geçirmeyeyim de, ne yapayım?

Son günlerde yine tartışılan “bedelli askerlik” ile “vicdani ret” kavramlarını siyasi, etnik, ideolojik ve ütopik yaklaşımlarla değerlendiren, görüş bildirenlerin gazete sayfalarını, televizyon ekranlarını işgal ettiğini görüyoruz. Yöntemli (metodik) düşüncenin olmazsa olmazı, sebep, sonuç arasındaki ilişkileri belirleyici olan, ne, nasıl, niçin sorularıdır. Hele devlet ile ilgili konularda ise yürürlülükteki yasalar da ayrı bir önem taşır.

Vatandaşlık nedir? Vatandaşlık kelimesinin kökünde olan “vatan” nedir? Askerlik nedir ve niçin yapılır? Sorularına cevap vermeden gerek bedelli askerlik, gerek vicdani ret kavramları nasıl tartışılır? Sanki Türkiye yeni kurulmuş bir kabile devletiymiş gibi algıyla veya Türkiye devleti zalim, diktatör ve dünyadaki değişimleri, gelişmeleri görmeyen, kabul etmeyen, kendi içine kapanmış bir devletmiş gibi algıyla yapılan değerlendirmeler doğru sonuca götürür mü? Yine Türkiye’yi İskandinav ülkeleri gibi görüp, jeopolitiğinden uzak ve tarihinden bağımsız düşünmek bu kavramları tartışırken yanlış yorumlara ve doğru olmayan sonuçlara götürmektedir. Bırakacağı izler ve açacağı yaraların etkileri birçok alanda kendisini gösterecektir.
(devamı ►►►)


 

 

KÜRTLER TARAFLARINI BELLİ ETMELİDİR!

Son otuz yılımızı alıp götüren ve her geçen gün içinden çıkılmaz bir hal alan PKK terörü can yakmaya, can almaya ve koskocaman Türk Devletinin erkini tehdit etmeye devam ediyor. Bu konuda yazılanları bir araya toplasak Ana Britannica ansiklopedisin ciltlerinden daha hacimli bir külliyat elde edilirdi. Konuşmalar ise en büyük kapasiteli bilgisayar hafızasını dolduracak kadar uzun olmuştur. Ama yine yazmak ve yine konuşmak gerekiyor ki problem daha karmaşıklaşıyor ve düğümleniyor.
 
Dünyada ve tarihte hiçbir terör hareketi haksızlık üzerine fikri temeller oluşturmaz ve oluşturmamıştır. Her terör örgütünün taban bulabilmesi ve eylemlerinin mazur görülebilmesi için diğer insanların hakkını koruduğunu ve daha güzel bir gelecek vaat eden düşüncelerini yayarlar. Bu hak korumayı da silah gücüyle, diğer adıyla “zorla” yapma yolunu seçerler. Bu masum düşüncelerin arkasında ise o örgütü kuranların kişisel ihtirasları, çıkarları ve profesyonellikleri yatar. Bu profesyonellik ise maddi çıkar, rahat yaşam gibi bireysel çıkar temelli olup, üstüne “şahsiyet” eksenli başka ülke ve grupların çıkarları için çalışma yapmak, yani öldürerek, korkutarak hizmet etmek demektir.
(devamı ►►►)

AHLAT TOPRAĞI

İlkbahar geldi mi, burnuma toprak kokusu, çimen kokusu düşer. Ama bu koku çocukluğumu ve ilk gençliğimi geçirdiğim Ahlat’ın toprağının, çimeninin kokusudur. Hatta “çeşür”ün kokusunu bile özledim derim ki çeşür; hayvanların dahi yemediği ve yeşili oldukça kötü kokan bir ota verdiğimiz addır. Millet olarak ahde vefamız yüksektir. Doğup büyüdüğümüz memleketlere karşı olan bağlılığımız da oradan gelir. Büyük kentlerde memleketlerinin derneğini kurup, orada hemşehri sohbetlerinde bulunmak ve o kentteki hemşehrileriyle irtibatı koparmamak için bu yolu seçerler. Ahlatlılarda da bu haslet vardır. Her Ahlatlı tam bir Ahlat sevdalısıdır…

(devamı ►►►)

GELİN TANIŞ OLALIM…

Kim bilir, Fakülteye ilk kaydı yaptırdığımızda hangi duygular, umutlar ve heyecanlar içindeydik? Yıllar geçmek bilmez gibi geldi. Bir baktık ki okul bitmiş. “Mezun” olmuşuz.

Her yeni mezunun yaşadığı gel-gitler, belirsizlikler, hayaller, tercihler ve bitmeyen umutlarla geleceğe yelken açıp, o gencecik yaşta verilen kararın ağırlığıyla hayatımızı yönlendirdik, bedelini ödedik ve nimetine sahip olduk.

 Yaşamın her dönemi güzeldir ve her dönemin kendine has duyguları, kalıcı olan anıları vardır. Ama üniversite yıllarının anıları ise bambaşka bir yer tutar hafızamızda, yüreğimizde ve bir ömür sürecek iş yaşamında…

(devamı ►►►)

    ERKEĞİN YARDIMCI CANLISI; KADIN

Ülkemizde kadın hakları veya kadın sorunu dendiğinde hemen akla feminist hareketler veya muhafazakârlar dışında olan kesimler gelir. Aslında doğru bir hatırlamadır. Çünkü kadın haklarını ve sorunlarını ya feminist diye kendini tanımlayanlar, ya da muhafazakâr olmayan ve geleneksel değerlerden uzak kesimler tarafından dile getirilmiştir. Bu kesimlerin dillendirdikleri sorunlar gerçekte yok mudur ki muhafazakâr kesimler bunları pek dikkate alıp, sosyal ve yasal düzenlemeler yapmazlar? Muhafazakâr kesimin tek kadın hakkı olarak örtünmeyi gördüğünü maalesef dillendirmek zorundayız.(devamı ►►►)

 

ELLİ YILLIK SARSINTI…

27 Mayıs 1960, bu tarih Türkiye Cumhuriyeti ve bu cumhuriyeti oluşturan halk için çok önemli bir dönemim başlangıcının tarihidir. Üzerinden elli yıl geçti ama yarattığı sosyal travma ve kurulan militarist devlet anlayışı hala devam etmektedir. Milletlerin ve devletlerin tarihinde elli yıllık dönemler çok küçük zaman birimidir ama bu elli yıllık dönemde neredeyse birkaç nesil gelip geçmekte ve gelecek nesillere bırakılan mirasların oluştuğu bir dönemdir de… Üstelik dünyada ortalama 250-300 yılda meydana gelen teknolojik ve bilimsel gelişmeler  1960’tan sonra her üç yıla sığdırıldığı, dünyanın atılım yaptığı, 2. dünya savaşının yaralarının sarılıp, yeni dünya düzeni kurma çalışmalarının yapıldığı, milletler ve devletler için kırılmaların yaşandığı bir dönemde ülkemiz ihtilal yaşamıştır. Bedelinin ağırlığı hala üzerimizde olan, zihinlerde yer etmiş ve asla hak etmeyen bir millete karşı yine milletinin askeri tarafından namlu çevrilmiştir.(devamı ►►►)

 

GÜÇLER SAVAŞININ SİLAHI; HUKUK
 


Hukuk mu yüceltilmeli, adalet mi? Hukuksuz devletler yoktur ve olmamıştır ama o devletlerde adalet var mı ve var mıydı? Stalin’in devletinde de hukuk vardı, Saddam’ın ülkesinde de… Eski Yugoslavya’da da ve uluslar arası hukuk vardı ama Bosna savaşı gibi adil olmayan bir acı yaşandı. Dergilerde, kitaplarda, televizyon stüdyolarında, yüksek mahkeme odalarında, parti merkezlerinde, gazete köşelerinde yazılıp, konuşulan ve felsefesine uygun, asıl amacına yönelmiş tanımlar yapmak kolay ama pratikte ve yaşamın içinde bunları bulmak zor, hatta imkânsız hal almışsa durup düşünmek ve o konuşup, yazanlara dur demek gerekiyor. Bir kelime ve kavramın ifade ettiği anlamın dışında kullanılması, o kelime/kavramın amacına hizmet etmediği gibi sadece aldatmayı getirir.
(devamı ►►►)

 

 

Bu Zamanda Biz Yüce Bir Millet miyiz?


Hiç düşündünüz mü “Türk milleti”, “Yüce Türk milleti” veya “milletimiz” denildiğinde zihinlerde ne canlanıyor? Sizin zihninizde ve karşıdakinin, dinleyicinin zihninde bu “millet” kavramı nasıl şekilleniyor? Tabii ki bu soruların cevabı kişinin birikimlerine, bilgisine, dünya görüşüne, hayata bakışına, bulunduğu makam ve mevkiye, taşıdığı unvan ve sosyal seviyesine göre değişiklik gösterir. Çoğunlukla bu kavram ve söylemin taşıdığı anlam tarihsel süreç içinde Türk milletinin yaptıkları, eserleri, kahramanlıkları ve zor şartlarda ayakta kalması kastedilir. Bazen bu milletin sağduyusu övülür, bazen geleneksel kültür öğeleri yüceltilir. Bu nidaları duyan okuyan da “biz büyük milletiz” düşüncesine kapılıp, yapılan yapılmış, söylenen söylenmiş yapacak bir şey yok” diyerek rehavetle, mutlu, bahtiyar kendisiyle övünerek yaşamına devam eder.
(devamı ►►►)

 

USANDIRAN SÖYLEM

“Ülkemiz hassas günlerden geçiyor.” Elimizi, ayağımızı bağlayan, eleştiri, beklenti, umut gibi duygularımızı bir kenara iten bu sihirli cümle günlük yaşamın bir parçasıdır. Siyasiler, askerler, sendika yöneticileri, yazarlar, dernek yöneticileri, sanatçılar bu cümleyi sıklıkla kullanırlar. İddia ediyorum, bu güne kadar yapılan her konuşmanın bir yerinde bu cümle kullanılmıştır. Bitip tükenmez bu hassas günler bir türlü geçmez. Biri biterken diğeri başlar ve söylemlerden gazete manşetlerine, televizyon haberlerine taşınır. Bu cümleyi duyan algılama biçimine göre cümleye anlam yükler. Yüklediği anlamla kendine bir rol biçer ve hassas günlerde üzerine düşeni yapmayı düşünür. Düşünceden öteye geçmeyen bu duyarlılık insanların zihinlerine güvensizliği çörekler. Sıkıntılı, umutsuz, çaresiz ve öfkeli bir bakışla hayata yön verilmeye çalışılır. Karmaşık bir sebep sonuç ilişkisi doğar ve hassas günler devam edip gider.(devamı ►►►)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“Türkiye’de yaşamak zordur.”

Türkiye’de dürüst olmak zordur!

Türkiye’de yazar olmak zordur!

Türkiye’de öğrenci olmak zordur!

Türkiye’de gazeteci olmak zordur!

Türkiye’de iş bulmak zordur!

Türkiye’de siyasete girmek zordur!

Türkiye’de bilim insanı olmak zordur!

Türkiye’de para kazanmak zordur!

Türkiye’de vatandaş olmak zordur!

Özetle Türkiye’de yaşamak zordur!

(devamı ►►►)

EDEBİYAT YAPMA!

Birçok insanın okul yıllarında tanıştığı bir kelimedir “edebiyat”… Dersin adıdır ve birçoğuna sıkıcı, zor hatta gereksiz gelen bir derstir. Lise okuyan her öğrencinin gördüğü bu ders, yine birçok ders gibi sadece diploma almak veya Üniversite sınavında soru çözmek amaçlı kullanılır.

Öğrenilen ya da ezberlenen isimler, teknikler, tarihler, şiirler, hikayeler özel ilgi duyan birkaç kişinin dışındakiler tarafından okul yıllarında bırakılır. Mecaz anlam olarak da edebiyat “içten olmayan, gereksiz ve boş sözler” olarak bilinince ve argoda da “edebiyat yapma!” gibi aşağılayıcı biçimde kullanılınca edebiyat yükleneceği görevi yerine getirmez biçimde çok az insanın ilgilendiği bir alan olarak kalmıştır. Oysa bu kadar horlanmasına rağmen hayatın tam içinde de yer almayı bilmiştir. (devamı ►►►)

Adap, erkân bilmez misin yahu?

 “Adap, erkân bilmez misin yahu?” diye başlayan serzenişleri duyanların en küçüğü kırklı yaşlarda olması lazım. Büyüklerin, bilenlerin, öğretmenlerin ve bir adım önde olanların tahammül sınırlarının sonuna gelindiğini gösteren vurucu ve etkili bir cümleydi. Sanki bu cümle edilmez oldu. Uyaranlar yok, yol gösteren yok gibi. Her şeyi oluruna bırakan, her türlü davranışın “normal” karşılandığı, nezaketten yoksun, kuralsızlığın hâkim olduğu, uyulması gereken davranışların rafa kaldırıldığı ya da bilinmediği günleri yaşıyoruz.  Bunları fark edenlerin azlığı da diğer önemli noktalardan ki galiba geçmişte o unutulmaz uyarıyı duyanlar fark edenlerin başında yer alıyor.

(devamı ►►►)

SORMA KARDEŞİM…

“Kaç yaşındasın?”, “ Ne iş yapıyorsun?”  Ve “Kendini tanıtır mısın?” sorularını hiç sevmem. 

Yaşama, geçmişime ve kendime yapılmış haksızlık gibi kabul ederim.

Bu soruların cevapları karşıdakilerin beni belli bir kalıba sokmaya çalıştıkları izlenimi doğurur.

Soru sahibinin zihninde bir yere oturtması için benden geçmişimi onun anlayacağı ve o kalıplara uygun biçimde anlatmamı istemesi haksızlık değildir de nedir? Ben de cevap verirken bize dikte ettirilen biçime uygun doğduğum yeri, okuduğum okulu ve yaptığım işi söylediğimde yaşadığım binlerce günü bir çırpıda silip geçeceğim ha? Oysa sabah kalktığımda ilk iş olarak açtığım radyom, içtiğim iki bardak su ve yaktığım pipom benim özgeçmişimin önemli bir parçası… Kahvaltıda bol yeşillik yemem, kendime melemen yapmam ve ardından bir demlik çay içmem de… Çay ise başlı başına önemlidir. Bulabildiğim her çeşit çayın harmanlanması, çayı demlerken başında beklememi anlatmasam özgeçmişim eksik kalır. Radyoda çalan bir türküyle  duygularımın göğe yükselerek geçmişimden bir anımı canlandırması ve pipomdan derin bir nefes çekip dalıp gitmelerim de öyle…

(devamı ►►►)

 

Travma yaşayan Ülkücülerin dramı

“ÜLKÜCÜLÜK”… Ülkemizin son kırk beş yılında çok büyük kitleleri etkileyen, yaşamını yönlendiren, düşünce ve davranışlarını belirleyen, bedeli ağır ödenen bir düşünce iklimi… Bir siyasî görüş… Bir dünya görüşü…
Travma yaşayan Ülkücülerin dramı
(devamı ►►►)
 

MİLLETVEKİLİ OLMANIN DAYANILMAZ CAZİBESİ…

 

Demokrasilerin vazgeçilmezi seçimlerdir. Devlet organizasyonu içinde kendini temsil edecek, yönetecek ve birey olarak çözemeyeceği problemleri çözecek, halkın adına düşünüp, ihtiyaçlarını belirleyip, mevcudun daha iyi olmasını sağlayacak düzenlemeleri yapacak temsilcileri halkın seçmesiyle demokrasinin ilk adımı atılır. Halk bir çeşit kendi kendini yönetir bu temsilciler aracılığıyla… Temsilcilere yüklenen misyon ve verilen görev kutsaldır. Temsilcinin aldığı kararlar büyük halk kitlelerini ilgilendirdiğinden, temsilci normal bir insanın yaptıklarından farklı olmak zorundadır. Bu algıyla temsilci “farklıymış” gibi görülür ve kutsiyet bu anlamda yüklenir. Ki temsilci, temsil ettiği halkın nasıl yaşayacağına, refahına, mutluluğuna, sağlığına, eğitimine, zenginliğine, hatta nasıl yaşayacağına kadar etki edebilecek güç ve kudrete sahiptir.(devamı ►►►)

 

TEK SUÇLU GENÇLER Mİ?  

               Hiçbir sosyal olay bir anda gelişmez ve ortaya çıkmaz. Kafasını kuma gömüp her şeyin yolunda olduğunu düşünenler için ise her sosyal olay şaşırtıcıdır ve nedensizdir. Ülkemizde sorumlu ve yetkili olanların içine düştükleri ve bir türlü çıkamadıkları marazi bu halin bedelini çok ağır ödemekteyiz. Son dönemde hareketlenen gençlik(!) olayları, protestolar karşısında sadece polisiye tedbirler düşünen, eleştiren veya onaylayanların konunun özüne ulaşamadıkları açık ve net görünmektedir. Saç baş yolduracak kadar özden uzak, sebep sonuç ilişkisini kuramayan, mantıklı bir analiz yapamayanların yorumlarıyla kafalar iyice karışmıştır. İpuçlarını aldığımız ve kıvılcımlar halinde görünen gençliğin hareketlenmesi alevlerin sarmasından sonra mı sağlıklı değerlendirmeye tabi tutulacak? Hareketlenme baskıyla ve polisiye tedbirlerle bastırılabilir ama zihinlerde gelişen ayrımı ve anarşiyi yok edemez. (devamı ►►►)

 

 

HALK İÇİN HALKSIZ SİYASET…

 

Türk siyasi yapısını değerlendirirken genel ifadeleri, kavramların ifade ettiği anlamları doğru irdelemek gerekir. Siyasetin tek kaynağı ve amacı insandır. İnsan tarafından diğer insanların her türlü yaşam biçimini belirlemeyi görev edinen siyasetin doğru, kullanılabilir ve amaca uygun yapılması uygulayıcı olan siyasetçilere ve algılayıcı olan toplumu oluşturan bireylere bağlıdır. Yani tek başına “siyaset”, “siyasiler”, “siyaset kurumu” diyerek ve bunları insandan bağımsız kavramlar gibi algılayarak sonuca ulaşamayız. Yapılan tanımlarla, pratik uygulamalar arasındaki kapatılamayan mesafe maalesef siyaset kurumunu sürekli uçurumun kenarında tutmuş ve zaman zaman bu uçuruma yuvarlanılmasının önüne geçilememiştir.(devamı ►►►)

 

OKUS POKUS ANAYASA YERİNE “BENİM ANAYASAM”

Cumhuriyet tarihi içinde üç tane anayasa yapma gayretkeşliğini göstermiş bir devletiz. İlki Cumhuriyetin kuruluşunu takip eden 1924 yılında yapılmışken daha üzerinden kırk yıl geçmişken yenisini yani 1961 Anayasasını, bununda üzerinden yirmi bir yıl geçmişken 1982 anayasasını yapma ihtiyacı hissetmişiz! Son anayasa da işlevini tamamlamış veya yeterli gelmediğinden dördüncü anayasa yapma tartışmaları  yapılmaktadır. Hatta bu tartışmalar 1982 anayasasının üçüncü yılında başlamış ve anayasa değişiklikleri Turgut Özal hükümeti tarafından sürekli gündeme gelmiş  ve ilk defa 1987 yılında çeşitli değişiklikler yapılmıştır.  (devamı ►►►)

SİSTEMİN MİLLETİN LEHİNE DEĞİŞTİRİLMESİ
 


Bir başka ülke var mıdır her meseleyi gruplaşarak, ayrışarak çözmeye kalksın. Bu özellik doğu toplumlarında olan “duygusallıkla” açıklanabilir mi? Duygusallık yanlış yapmak için iyi bir mazeret midir? Üstelik kişisel gelişimcilerin ortaya attığı “duygusal zekâ” diye bir kavram da ortada durmaktayken. “Duygusal zekâ” kavramıyla insanların daha doğru karar verebildiklerini söylerken, biz duygusallığın arkasına sığınabilir miyiz? Ama içinde bulunduğumuz bu dönemde aklın, sağlıklı düşüncenin, hatta duygusallığın ötesinde bir ayrışma olduğunu görüyoruz. Sağduyunun yerini, kin, öfke, hırçınlık ve aşağılama almış. Çok küçük akıl yürütmelerini bile yapmaktan aciz olan ama yıllarca bu ülkeyi siyasetçi ve bürokrat olarak yönetmiş zat-ı muhteremler Anayasa değişikliği ile ilgili referandumda “hayır” denmesi gerektiğini çok ucuz düşüncelerle anlatıp duruyorlar. Bu ucuz düşüncelerin içine yerleştirdikleri “evet” verenleri itham eden aşağılayıcı sözleri de onların ne kadar basit bir duygunun içinde olduklarını göstermektedir. Bu basit duygunun adı “kin ve nefrettir”.
(devamı ►►►)

MİLİTARİST ANLAYIŞTAN SİVİLLEŞMEYE…

 

Düşünce diğer adıyla zihinsel faaliyetler, insanın doğuşuyla başlayıp, geliştirilebilen, bir sonuca varabilmek için bilgileri, kavramları karşılaştırarak ve aralarında ilişki kurarak ortaya koyduğu, insanı diğer canlılardan ayıran en büyük özelliktir. Davranışlar ve diğer yaşamsal faaliyetlerin tamamı oluşturulan bu zihinsel faaliyetlerin sonucudur. Düşünce oluşurken yaşanılan çevreden öğrenilenler, eğitim yoluyla alınanlar ve bilgi kaynaklarından gelen her türlü bilgi kullanılır. Kullanılan bu bilgilerle yeni durum ve olaylara yorumlar getirilir ve yaşam felsefesi oluşturulur. Sosyal olayların tamamı bireylerin oluşturduğu bu düşünceden bağımsız değildir. Düşüncenin nasıl oluşturulduğunu bilenler tarafından toplumlar üzerinde mühendislik faaliyetleri gerçekleştirilmiş ve mühendis elinden çıkan “tek tip” veya “istedikleri tipte insan” niteliklerine uygun insan yetiştirme amaçları güdülmüştür.(devamı ►►►)

 

 

MİLLİ EĞİTİMDE ULAŞILAMAYAN HEDEFLER
 


Keşke diye bir yazıya başlamak doğru ve anlaşılır değil ancak bu yazıya keşke diyerek başlıyorum. Keşke eğitim-öğretim konusunda üzerinde sorumluluk ve yetki sahibi olanlar, siyasi ve bürokratik unvanlarını gasp edenler, etkili olabilme makamlarını işgal edenler bizler kadar kaygılı olsalardı… Keşke, düzeltme, yönetme, en iyiye ulaşma gayretinde, çalışma azminde, öğrenme açlığında ve kendi kendilerini ölçme cesaretinde olsalardı… Keşke, kendi yetersizliklerinin bu milletin geleceğini yok eden en temel neden olduğunu biri birlerine söyleyebilselerdi… Keşke, içinde bulunduğumuz yüzlerce problemimizin asıl nedeninin kendileri veya kendilerinden önce o makamları işgal edenler olduğunu anlayabilselerdi… Keşke, içlerinde insan sevgisi, o yoksa millet sevgisi, o da yoksa en azından utanma duygusu taşısalardı… Keşke, bana bu yazıyı yazdırmasalardı…Keşke, yazılan kitapları, dergileri, gazeteleri okusalardı ve üzerlerine alsalardı… Keşke…Keşke…
(devamı ►►►)

 

TARİH, SOSYOLOJİ VE YÖNETİM

Son yıllarda artan popüler tarihçiler ve onların yazıp-konuştuklarına pür dikkat kesilen önemli bir kesim var. Okullarda öğretilen ve klasik devlet anlayışıyla yönlendirilmiş tarihe alışık olan ama tatmin olmayanlar için de bu popüler tarihçilerin anlattıkları ilginç karşılandı. Doğrularla birlikte bazen de zihin sapmasıyla yanlış bilgilerin de bulunduğu bu yeni tarih bilgisinin de öğretilen klasik tarihle uyuşan önemli bir tarafı tarihimizde devletimizin, milletimizin, ekonomimizin, ilişkilerimizin adeta mükemmel olduğunun anlatılmasıdır. Kişilerin tarihlerinde olduğu gibi devlet-millet tarihinde de olumsuzluklar nedense unutulur, yanlışlar yokmuş gibi hep iyi taraflar anlatılır. Bir de üstüne masalcı tavrıyla süsleme eklendi mi, o tarihi dinleyen milletiyle-devletiyle gurur duyup, ait olmaktan da mutlu olur. Tersi bir söylemde, tarihi bir gerçeği ortaya koyanlara da verilecek unvan da hazırdır, “hain”. “Hain” olmayı göze alamayanlar da bildiklerini yumuşatarak, satır aralarına gizleyerek söylerler. (devamı ►►►)

 

YENİ BİR BAŞLANGIÇ; KÜLTÜR ÜRETMEK

Bir topluluğu millet yapan, medeniyet üreten, diğer toplumlarla rekabetini artıran, insanların daha mutlu, müreffeh yaşamasını sağlayan en önemli değeri kültürdür. Kültürün önemini vurgulayan birçok yazımda kültürün ne olduğunun bilinmemesi ve algılanmasında ki yanlışları dile getirmiştim. Aslında en başta kültürün ne olduğunun bilinmemesi ve algılamada ki yanlışlar gibi büyük bir engel varken, daha farklı açılımları sağlamanın zorluğu hatta imkânsızlığı karşımıza çıkıyor.

Bir toplumun ve toplumu oluşturan fertlerin doğumdan, ölüme kadar yaşamın her evresinde ortak olarak yürüttüğü yaşama biçimini, bu biçim içine serpilmiş küçük ayrıntılardan, en büyük yönetim anlayışına kadar tümünü kapsayan davranışlar, kurallar, yasalar, yeme, barınma, tören, eğlenme, yas, çocuk yetiştirme, bilim üretip faydalanma, eğitim, öğretim, tercihler, olayları değerlendirme, yorumlama, şehirleşme, alış-veriş, tepkiler, algı ve ilişkileri yönlendiren soyut ve somut üretilmişlerin tamamı, bütünü olumlu anlamda kültürdür.(devamı ►►►)

 

GÜVENDE MİYİZ?

Ülkemizde entelektüeller, yazarlar, basın ve siyasetçiler makro problemleri, uluslar arası ilişkileri, günlük siyasi çekişmeleri ve hayati öneme sahip olmayan konuları tartışırken, insanımızın insan olmasından kaynaklanan ihtiyaçlarını göz ardı etmektedirler. Oysa birey hangi konumda olursa olsun birincil insani ihtiyaçları bellidir.  İnsan ihtiyaçları beslenme, giyinme, barınma, güvenlik, sosyal gerçekleşme ve üreme gibi özetlenir.

Bunların hepsi çeşitli şekilde detaylandırılır. Psikolojik temelleri incelenir ve yaratanın insana yüklediği özelliklerin yaşamına uygunluğuyla karşılaştırılır. Bunları gerçekleştirirken düşünmez ve süreç içinde tamamlanan ihtiyaçlardan dolayı kendimizi mutlu hissederiz. Ama bunların içinde bulunan “güvenlik” duygusunu ön kabulle var olduğunu düşünürüz. Bu yazıyı okuyanlar kendi kendilerine “Güvende miyiz?” Sorusunu sorduklarında yine kendilerine verecekleri cevapları kolaylaştırmak için yazıya devam edelim.(devamı ►►►)

 
 

 

ALTI DOLDURULMASI GEREKEN SÖYLEM…

Uluslararası politikalar, iç siyasetten, ekonomik gelişmişlik düzeyinden, askeri ekipman ve güçten, sosyal yapıdan ve ülkenin tanımında kullanılan sıfatlardan yani din, dil gibi özelliklerden bağımsız düşünülemez ve belirlenemez. Bir ülkenin kendini tanımladığı özelliklerin ve kendine yakıştırdığı güç, kuvvet ve kudretin anlam kazandığı yer ise diğer ülkelerin o ülkeyi nasıl algıladıkları ve oturttukları düzey, bölge ve sınıftır.

Osmanlı imparatorluğunun son iki yüz yılında yaşadıkları ve karşı karşıya kaldığı yıkılma serüveninden elimizde kalanlarla kurulan yeni bir cumhuriyetin dış ilişkilerini belirleyen temel unsurları oluşturmak için ya elimizdekilerin kıymetini bilmediğimizden ya da yeni güç sahibi olamadığımızdan hep eleştirilen, tatmin olunamayan ve dirayetli dış politikalar geliştiremedik. Biz bu dengeli siyaseti güdüp, acaba ne düşünürler, acaba hangi zayıf noktamızdan vururlar, acaba bizi gelişmiş batı toplumlarına kabul ederler mi diye endişelerimizin, korkularımızın, güvensizliğimizin kurbanı olarak, jeostratejik konumumuzu, bölgesel gücümüzü, genç nüfusumuzu, askeri gücümüzü, geçmişimizi önemsemeden görmezden geldik. (devamı ►►►)

 BU KISA HAYATIN HER YANI GURBET

“Bu kısa hayatın her yanı gurbet” demiştim bir şiirimde. Yüreğime saplanan gurbet hançerinin her geçen gün daha da derinleştiğini görmenin acısını yaşarken, sebeplere bakmadan edemiyorum. Tabii ki sebeplere geçmeden gurbetin ne olup ne olmadığına bakmak gerekiyor. Doğup yaşanılan yerden uzakta olan yer diye kelime karşılığı var. Ama bu “yer” kavramı şehir, köy, ülke adıyla anılıp, tanımlanacağı gibi “kendine ait olan, aidiyet hissettiğin, içinde olmak istediğin” fiziki ve gönül dünyasını da kapsıyor.

İstediğin gibi yaşayamıyorsan, inandıklarını eyleme dönüştüremiyorsan, içinde yaşadığın toplumla aynı biçimde düşünmüyor ve uygulamıyorsan, sevdiklerinle aynı sofrayı, aynı mekânı, aynı düşünce ve duygularla paylaşmıyorsan “gurbettesin”. Sosyolojinin “yabancılaşma” kavramının tam karşılayamadığı bir “el” olma halini, “yalnız”lığı, “çaresizliği” ifade ediyor bu zalim “gurbet”.  (devamı ►►►)

 
 
 

Sayfa Başına Dön

 

 

 

 

 

 

 

 YA OLDUĞUN GİBİ GÖRÜN, YA GÖRÜNDÜĞÜN GİBİ YA  DA…?

Yedi yüz yıl öne Mevlana’ya  “Ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol” veciz sözünü hangi olaylar veya kimler söyletmiştir? Toplumun derdiyle dertlenen, olanlarla değil olması gerekenler konusunda kafa yoran, düşünen ve yazan, büyük bir düşünür olan Mevlana bu sözü yol göstersin, “artık yeter” dercesine emir gibi uygulansın diye acaba  hangi toplum için söylemiştir? Üzerinden yedi yüz yıl geçmesine rağmen emri alan toplum hâlâ olduğu gibi görünmemekte ısrar ediyor ki, bu emir sözü sık sık kullanılıyor. Aslında toplum olarak temel problemlerimizin altında da bu yatmıyor mu? İster toplumdan bireye gidelim ister toplumdan bireye inelim her durumda karşımıza bütün heybet ve azametiyle çıkan ve her türlü doğruya ulaşmamızı engelleyen yegâne çıkmazımız “olduğumuz gibi görünmemektir”. Bu önemli sosyal eksikliğin üzerine hukuk sisteminin zaafiyeti, diğer sosyal sistemlerin işlememesi, kamunun insan merkezli çalışmaması ve siyasi sistemin yasal ve etik anlayış eksikliği geldiğinde karmaşık, güvensiz, düzensiz, kültür yoksunu, örnek olamayan, geri kalmış ve ilkel bir görüntüyle karşı karşıya kalmaktayız. (devamı ►►►)

Gerçekleri yok saymanın bedeli; Bitmeyen terör

PKK’nın ilk terör eylemlerinin  üzerinden tam yirmi beş yıl geçti. Siyasi çalışmaların ise üzerinden çok daha fazla, yani otuz beş-kırk yıl geçti. Bu süre içinde ülke yönetimine asker ve çok sayıda sivil hükümetler geldi geçti. Yüz milyarlarca lira para harcandı, canlar verildi, sakatlananlar oldu, yuvalar dağıldı, dullar, yetimler arttı ama hala bitmedi, acısı dinmedi, çoğalması azalmadı ve teröristle asker-polis arasında olan bir konudan çıkıp, siyasi ve sosyal yapılanmaya doğru önemli yol alındı. Sosyal çözülme, çatışma ve ayrışma tehlike olmaktan çıkıp tam bir gerçeklik oldu. Terör ve terörü beslediği düşünülen, terörün kullandığı kiminin “Kürt realitesi”, kiminin “Kürt meselesi”, kiminin “Ab’ye giden yolun Diyarbakır’dan geçtiğini” söyleyerek dile getirdiği Kürt vatandaşlarımızla ilgili siyasi, sosyal, ekonomik çalışmaların yapıldığı çok uzun yıllar geçirdik. 1991 yılında dönemim HADEP Milletvekillerinin istedikleri ve verilmesi halinde terörün bitip, Kürtlerle ilgili sorunların çözüleceğini söyledikleri on maddelik listede yazan bütün haklara önce çok yoğun tepki verip sonrası adım adım o hakların tamamı verildiği halde bir türlü bitirilemeyen terörle ve Kürtlerle ilgili sorunlarla  bir on yedi yıl daha geçirdik.(devamı ►►►)

TEMEL AYIRICI ÖZELLİK; ŞAHSİYET

Sosyal, siyasi, ekonomik ve insanla ilgili her türlü problemin varlığında ve çözümünde temel faktör insanın ürettiklerinin tamamı yani inandıkları, davranışları, düşünceleridir.  Bunlar genel kapsayıcı kavram ve tanımlamalardır. Bu genel kapsayıcının altında yatan ise insanın kazanımlarıdır. Bu kazanımlar, doğduğu andan itibaren başlayan öğrenmeyle edinilen birbirine bağlı gelişen algılama, anlama, muhakeme etme, yorumlama, taklit etmeyle, yaratılış ve genetik özelliklerinin, beslenme, sosyal ve fiziki çevrenin kattıklarıyla tamamlanır. Boyu, rengi, ağırlığı, görüntüsü, cinsiyeti gibi dıştan görünen özellikleriyle algılanan insanı asıl insan yapan ise kazanımlarıyla elde ettiği ayırıcı özelliği olan “şahsiyetidir”. Kişilik olarak da adlandırdığımız şahsiyet özellikleri bireyin gerek kendi yaşamını gerek sosyal ilişkilerini belirleyen, yönlendiren, eğilimlerini, arzularını, isteklerini, inançlarını, inandıklarını yaşama geçirme düzeyini, davranış ve düşüncelerinin tamamının belirleyicisidir.(devamı ►►►)

GÜLMEK AMA NEYE, NASIL, NE KADAR?

Gülmek konusunda çeşitli bilimsel araştırmalar yapılmış ve görüşler ileri sürülmüştür. Daha bebekken başlayan bu fiziksel ve ruhsal hareket yaşamın her döneminde devam edip gitmektedir. Araştırmacıların ve bilimsel açıklamalar getirenlerin farklı yaklaşımları ve teorileri bulunmakta. Ancak üzerinde anlaştıkları temel prensip, gülmenin ruhsal enerjinin boşaltılması noktasındadır. Çeşitli duyguların, düşüncelerin baskı altında tutulması veya duyguların yoğunlaşması sonucu oluşan, biriken ruhsal enerjinin boşaltılmasını gülmenin nedeni olarak açıklıyorlar. Düşünce ve duygu, temel çıkış noktası olarak gülmenin çeşitlerini belirliyor. Bebeğin gülmesiyle yetişkin birinin gülmesi arasındaki fark kadar eğitim, sosyal statü, kişilik özellikleri ve cinsiyet gülmede önemli etkenler olarak sayılır. Günlük yaşamda “beyniyle ve karnıyla gülenler” olarak pratik ayrıştırmamızı bilimsel çalışmalar destekliyor. Hatta bilimsel çalışmalar gülmenin çok sağlıklı bir eylem olmadığını söyleyecek kadar ileri gidip, çok gülmenin kişilik bozukluğunun sebebi ve/veya sonucu olabileceğini de söyleyebiliyor. (devamı ►►►)

 

Yönetimde Mekanik İnsan Algısı

Toplumu oluşturan bireylerin tamamının iyi insan, iyi vatandaş, bilgili, analiz eden, doğru tercihlerde bulunan, ülkesinin çıkarları doğrultusunda karar veren, yazılı belgelerde (Yasa, yönetmenlik vb) belirlenen amaçlara tam ulaşanlardan ve doğru davrananlardan oluştuğunu düşünmek, bu düşünceyle yorumlar yapıp, kararlar almak saflık değilse kasıtlı bir anlayıştır. Ülkede ki yetkili ve sorumlu kişilerin  bu saflık ve kasıtlı anlayışa sahip olması ise kargaşayı yani düzensizliği doğurmakta, toplum başıboş ve kendi kaderiyle baş başa kalmaktadır. Yani, düşüncenin eksenine insanı, insanın sahip olduğu bütün özellikleriyle koymayan, insanı mekanik bir varlık gibi düşünen yönetim, geri besleme yapmadan kanun, yönetmenlik, çalışan, idare eden var öyleyse yazılı metinlerde ki amaçlara ulaşılmıştır ya da ulaşılmalıdır diye düz bir mantık yürütmektedir. İnsan, bedeniyle ve ruhuyla insan olduğuna göre, ruhunun derinlikleri de henüz tam bilinmezken her insandan aynı olumlu tepkiyi, uyumu beklemek insanı tanımamak, asıl amacın toplumu iyiye ve yazılı amaçlara yönlendirmemek olduğu ortaya çıkar. Sebep sonuç ilişkisini kurmadan, analitik düşünce ve eylemden yoksun yapılan yeni düzenlemelerde olumlu sonuç vermeyecektir.(devamı ►►►)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Sayfa Başına Dön

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BÜROKRATLARIN MASKESİZ HALİ

Devlet yönetiminde olmazsa olmazların en başında gelen bürokratların yani üst düzeyde devlet kurumlarını temsil edenlerin nitelikleri, yine devletin kanun ve diğer mevzuatlarında yazılıdır. Kanun koyucu belli şartları taşıyan kişilerin, belli kurallara göre atamalarının yapacağını belirlemiştir. İşte bürokrasinin mevcut hukuk kuralları içerisindeki açmazı da burada başlar. Gelen her iktidarın, bürokratlarını baştan ayağa yenileme imkânını yine bu hukuk kurallarının içinden bulur. Hukuk kuralları genel ölçüler koyduğu ve her devlet memurunun eşit özelliklere sahip olduğunu varsaydığından, üniversite mezunu, deneyim ve gelinen memuriyet derecesi gibi devlet memuriyetini tercih edenlerin bir gün mutlaka ulaşacakları ölçüleri koymuştur. Bu ölçülere uyan on binlerce devlet memurunun arasından sıyrılıp o azametli koltuklara oturabilmenin en kestirme ve kolay yolu seçimle işbaşına gelmiş atama yetkisini elinde bulunduran siyasi iradeye yakın olmak, tanıdıklarının olmasıdır. (devamı ►►►)

YAZMANIN HALLERİ

Sebep sonuç ilişkisini irdeleyebilen, algılayıp anlayan ve sonucu yorumlayabilen metotlu düşünme yetisine sahip insanların var olduğunu düşünerek yazmak, konuşmak ve sonrasında hayal kırıklığıyla öfkeye kapılıp yine yazmak…

Suya yazmak, kuma yazmak, duvara yazmak ama bir türlü beyinlere yazamamak… Yüzeysel yaşam biçiminin ( Moda adıyla popüler kültür) üretebildiği sığ bile olmayan yüzeye tutunmuş günlük konuları aynı yüzeysellikle değerlendiren, sadece sonuçları vasat, bölük pörçük düşünce kırıntıları ve kahvehane bilgeliğiyle yorumlayan bitirdiği okuldan, çalıştığı kurumdan veya bir yerlerden gasp ettiği unvanıyla kültür magandalığı yapanların tuttuğu köşelerden dolayı aydınlık yollara çıkamamanın acısıyla yazmak… (devamı ►►►)

HS (Hayatının sınavı)

Yaşamın bir parçası hatta gayesi haline gelen “sınavlar” dönemini geçirdik. Hem de yaz sıcağının kavurucu etkisini  bile fark ettirmeyen yakıcılığıyla. Milyonlarca genç yüreğin, beynin ve bedenin dinlenmeden, usanmadan, isyan etmeden ve ruhsal gerginlikle, mide ağrılarıyla hazırlanıp girdiği, bin umut ve heyecanla sonucu beklediği sınavlar… Gelen sonuçla yüz binlercesinin geçici bir mutluluk, milyonların ise umutsuzca bir burukluk yaşadığı sınav dönemi… Adları çeşitli, OKS,SBS, ÖSS, KPS gibi kısaltmalarla anılan ama aslında HS(Hayatının sınavı) olması gereken sınavlar… (devamı►►►)

 

 

GÜVEN DUYGUSUNUN SOSYAL ETKİSİ

“Babama bile güvenmem” diyen ve bu güvensizliği  önemli bir kişilik özelliği olarak sunanların çok sayıda olduğu bir toplumda yaşıyoruz. Çoğunlukla tersinden kavradığımız  duygu temelli olan, sosyal ilişkilerle şekillenen ve bütün karar, yaşama biçimini belirleyen bu önemli duygu yaratanın bize bahşettiği “güven” duygusudur. İnsana ait diğer güzel duygulardan farklı bir duygu olan “güvenin” olmadığı anda “güvensizlik” diye karşıtı oluşur. Sevgi en yüce duygu olmasına rağmen olmadığında karşıtı olan “nefret” oluşmuyor ama “güven” olmadığında mutlaka “güvensizlik” oluşuyor. Güveni, bir şeye inanmak, emin olmak ve inanıp, emin olduğunu davranışlarına yansıtmak olarak tanımladığımızda sosyal etkisi açısından insanların içlerinden gelen tercihleri, yargıları, öngörüleri, beklentilerinin  dışa vuran davranışlarla gösterilmesidir. Dışa vurum anına kadar bireysel olan bu duygu dışa vurumla sosyal psikolojik bir etkiye sahip olmaktadır.(devamı ►►►)

 

Biz Gerçekten Biz miyiz?

Sosyal bilimlerin en temel özelliği yapılan gözlem, deney ve araştırmaların aynı sonucu vermemesidir. Tepkiler, davranışlar ve ortaya çıkan sonuçlar her zaman farklılıklar gösterir. Ana başlıklar altında toplanabilen bu sonuçların alt başlıkları araştırma veya üzerinde deneylerin yapıldığı toplumun eğitim, öğretim, ekonomik, bölgesel, genetik, kültürel ve insana ait bir çok özelliğine bağlı olarak değişiklik gösterir. Din, ideoloji, yönetim biçimlerinin pratiğe dönüşmesinde de aynı değişiklikler kendini gösterir. Bireyin algılaması, içselleştirmesi ve davranışına yansımasının çeşidi o topluluğu oluşturan insan sayısı kadardır. (devamı ►►►)

Neden İletişim kuramıyoruz? 

İletişim; insanlar arasında duygu, düşünce ve bilgilerin sözlü, yazılı, davranışsal biçimde birbirlerine aktarılması olarak basitçe tanımlanabilir. Bu aktarılmada, aktaran ve alanın karşılıklı olarak algılamaları en önemli etken olarak karşımıza çıkar. Algılama ise bireyin zeka düzeyi, bilgi birikimi, tecrübesi ve bilgileri kullanma yetisi olan akılla doğrusal orantılıdır. Monolog , yani tek taraflı aktarım iletişimin tanımına aykırıdır. İletişim olabilmesi için karşılıklı aktarım (diyalog), karşılıklı algılama ve anlamanın olması şarttır. Algılamanın bağlı olduğu etkenlerin tamamının yani zeka, akıl, bilgi, tecrübenin var olmasının yanında açık bir zihin, ufuk ve şartlanmamışlıkta gereklidir. Taraflardan biri, korkarak, çekinerek, ön yargıyla, şartlanarak algılamaya çalışıyorsa algılama gerçekleşir ama anlama gerçekleşmez ki bu da iletişimi ortadan kaldırmayıp eksik, sakat iletişimin doğmasına neden olur.(devamı ►►►)

 

 

 

 

 

 

Sayfa Başına Dön

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 
Sayfa Başına Dön
 

 
  

Milletvekili nasıl olmalıdır?

Parlamenter Demokrasinin işlevini yerine getirmesi için yapılması gereken seçimler kapıya dayandı. Milletvekili olmak isteyenlerin gireceği bu önemli seçimler öncesi de diğer seçimlere benzer şekilde “aday adayları” çıkacak. Bunların arasından her Parti beş yüz elli kişiyi aday gösterecek. Seçimlere girecek parti sayısına göre de aday toplam sayısı değişecek ve sonuçta toplam beş yüz elli kişi milletvekili olacak. Milletvekili olunacak da ne olacak? Hangi özelliklere sahip insanlar milletvekili olacak? Ya da milletvekillerinin özellikleri ne olmalıdır? Gibi sorulara her partinin, her adayın, mevcut milletvekillerinin, entelektüellerin, akademisyenlerin, partilerde görevi olanların, hatta her vatandaşın vereceği cevabı vardır. Tabii ki bir de benim cevabım var. Cevaplarım zülfü yare dokunabilir. Ya da hiç kimse üstüne alınmayabilir ki çoğunlukla böyle olmaktadır. (devamı ►►►)

 Çocuk Eğitiminde Olumlu Motivasyon;Babanın Küçük Kızlarına Mektubu

Aşklarım;
 
Her zaman her yerde bizi gururlandıracak, mutlu edecek şekilde davrandınız. Büyükleri kıskandıracak algılamanız, analiz etmeniz ve üstün davranışlarınızla farklı olduğunuzu gösterdiniz. Sizin gibi yavrularım olduğu için Allah’a ne kadar şükür etsem azdır.
Çıktığınız bu uzun, zor ve sürprizlerle dolu yaşam yolculuğunda başladığınız gibi devam edeceğinize inancım tamdır. Her zaman, her yerde ve hangi şart altında olursa olsun ahlaklı, edepli, akıllı, çalışkan, dürüst, merhametli, sevgi dolu, azimli, kararlı, sabırlı olacağınıza ve bunları olmak için azami gayreti göstereceğinize de inancım tamdır. Yanlış yaparak doğruyu bulma yolunu değil, yanlışları aklınızla bulabilecek kadar erdemli ve olgunsunuz. Çevrenizden sizi bu yoldan çıkarmak, kötülüğün ve yanlışın lezzetine alıştırmak isteyenler olacaktır. Böyleleri her zaman her yerde vardır ve var olacaktır. Sizi bu kötü niyetli kuzu postuna girmiş sevimli görünen çakalların karşısında tek koruyacak olan içinizdeki kendinize olan güveniniz, kendinize layık olma düşünceniz, sorumluluk bilincinizdir
. (devamı ►►►)

 
  

Merhamet(siz)

 Birçok konuşmacı, yazar, akademisyen toplumsal dönüşümün başlama noktası olarak 1980’li yılları gösterir. Hatta 24 Ocak 1980 Yılında alınan ekonomik kararlardır diyen önemli bir çoğunluk var. Bu dönüşüm; Zenginlik, çok kazanmak, çok harcamak, iyi yaşamak gibi kapitalist bir dönüşümdü. Toplumsal yansıması ise; Bencillik, bananecilik, köşe dönmecilik, haklı-haksız kazanç elde etmek, yerel değerlerden uzaklaşmak, kutsalları yok etmek, şahsiyetsizlik, sömürüye açık ve en önemlisi merhametsizlik olarak resimleşti. Bunların her biri çok önemli değişimlerdi. Bu değişimleri “gelişme” olarak niteleyen ve kendilerini “ay-dın” diye tanıtan bir güruhunda varlığı biliniyor. Bu kesim gelişmenin ne olduğunu bilmediğinden her değişimi gelişme olarak tanımlıyor ve alkışlıyor. Elbette bu dönemde insana yakışan, insanca, çağdaş gelişmeler olmuştur. Ancak “merhamet” konusunda gidilen yer ilkel çağları hatırlatmaktadır. (devamı ►►►)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Sayfa Başına Dön

 Gören göz;Fotoğraf

Bütün sanat dalları gibi fotoğrafçılık da insanın gelişmesine yöneliktir. Geniş ufuklu, sistematik düşünce metoduna sahip bireylerin yetişmesi ancak sanat dallarından biri yada birkaçıyla uğraşılması sonucu gerçekleşir. Çünkü sanat ancak insanla mümkündür ve olağan dışı, hayal ürünü, ifade etme ve beynin farklı çalıştırılmasıyla ortaya çıkan eylemlerdir. İşte bu faydaları sağlayan fotoğrafçılığın çok küçük yaşlarda eğitimin bir parçası olması gerektiğine inanıyorum.(devamı ►►►)

 
  

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Sayfa Başına Dön

Her ilişki bir çiçek

İnsanın sosyal bir varlık olduğunu bilmeyen, duymayan yoktur. Sosyal varlık olmanın yolunun da ilişkiden, iletişimden geçtiğini de… İlişkinin başlama şekilleri çeşitlidir. Sessiz iletişimden, sınırlı iletişimden, diyaloga varan ve gelişmiş, içselleştirilmiş haline varıncaya kadar geçen bir süreçtir. Bu sürecin sonucunda sağlıklı bir iletişim ve sağlıklı bir ilişki doğabilir. Doğan bu ilişkinin adını da ilişkinin tarafları koyarlar. Arkadaşlık, dostluk, tanışıklık, akrabalık, hısımlık, hemşerilik vb. İlişki başladıktan sonra devamlı hale gelmesi için ilişkinin adına ve işlevine bağlı olarak çeşitli formüller, davranış kalıpları, refleksler gelişir. İş arkadaşlığı ayrıdır, sade arkadaşlık ayrı. Akrabalık ayrıdır, akraba ve arkadaş olmak ayrı. Hele dost olmak çok ayrı bir ilişki çeşididir. İnsanın isteyerek, kendi rızasıyla ruh benzeşmesi, yaşam felsefesi uyumu ve yürekten gelen şartsız sevgi ile oluşan ilişkiye “arkadaşlık, dostluk” tanımlaması yapmak yanlış olmaz. İşte tam burada kişilerin yani ilişkiyi belirleyen tarafların her birine düşen sorumluluk, anlayış, incelik, zarafet, saygı ve kaybetme korkusu o ilişkinin süresini, vereceği gücü, büyüklüğünü belirler.(devamı ►►►)

 Çocuk Yetiştirme

Çok yazdım, çok konuştum eğitim, öğrenme, erdem ve fazilet üstüne. Nüfusumuz hızla artıyor ve bugün doğanlar üç beş yıl sonra toplumdaki yerini alıyor.  Her doğan (istisnalar hariç) anne, baba elinde büyüyor, yetişiyor, eğitiliyor. Yani bireylerin ilk eğitim aldığı yer aile. Bu eğitim yeri; kişinin ruhsal yapısının taşlarını dizdiği, kompleks, kendisiyle barışık, yalan söyleme, olaylara bakışı, kutsal değerleri, insana saygıyı ve en önemlisi sevgiyi öğrendiği yer oluyor. Sonrası malum okul, sosyal çevreyle belirginleşiyor. Neyin üstüne okul ve sosyal çevre oturuyor? Cevap; Aileden aldığı, öğrendiği ve atılan ilk temel üstüne. Yani eksikliklerin, yanlışlıkların, olumsuzlukların temelinde aile yani anne ve baba yatıyor(devamı ►►►)

 

 

 
  

Kültürel ceza

“Kültür” nedir? Diye sorulduğunda akla gelen ve verilecek cevaplar nelerdir? Eminim ki; El sanatları(bakır işlemeciliği, halı,kilim, bebek vb), halk oyunları, türküler, tarihi eserler, tiyatro ve Kültür ve Turizm Bakanlığı akla gelecek ve bunlar sıralanacak. Mevcut eğitim sistemi içinde yetişmiş insanların sadece bunları hatırlaması normaldir ancak Devleti yönetenlerin ve topluma yön verenlerin de aklına bunlar geliyorsa işte orada biraz düşünmek gerekir. Oysa yaşamın içindeki bütün davranışların, düşüncelerin, tepkilerin, onaylamaların, inançların tamamı ve üretilen maddi varlıkların bütünü kültürdür. (devamı ►►►)

 Siyasilerde Davranış Kalıpları

Aktüel yazı yazmak istemem. Günlük yaşanılanların altında yatan nedenlerle ilgilenmek, ya da geleceğe miras olarak bırakılanlar daha cazip gelir. Her zaman aktüelliğini koruyan konulardan biri siyasilerdir. Günlük siyasi olayları değil de genel bir açıdan bakmak istiyorum. Kimdir bu siyasiler?

Demokrasinin gereği olarak bizi yöneten, yaşamımızı yönlendiren, geleceğimizi tayin eden, nasıl inanacağımızı, nasıl yaşayacağımızı, nasıl okuyacağımızı, nasıl çocuk yetiştireceğimizi, ne izleyeceğimizi, az ya da çok para kazanacağımızı, teknolojiden nasıl faydalanacağımızı, nasıl domates ekeceğimizi, sütü nasıl üreteceğimizi, ne konuşacağımızı, ne yazacağımızı belirleyen şahsiyetlerdir siyasiler. Niye mi? Çünkü; hukuk devletinde yukarda saydıklarım ve sayamadıklarımın hepsi yasalarla belirlenir ve bu yasalar “yasama” organı olan Meclis tarafından yani milletvekilleri tarafından yapılır. Sadece yasa yapmakla kalınmaz bir de uygulama yani yürütme-idare etme yetkisi de yine siyasilerde, hükümettedir. Kısaca hayati önem taşıyan işlerin tamamı siyasilerin yetki ve etki alanındadır. Demokratik sistem gereği bu şahsiyetler halk tarafından seçilir ve dönem dönem isimler değişir, partiler değişir, hükümetler değişir. Ama, bu yazının da asıl konusu olan “davranış kalıpları” pek değişmez. Nedir bu davranış kalıpları?
(devamı ►►►)

 
  

Yüksek Kültür

"Kültür" her ne kadar Fransızca kökenli bir kelime olarak bilinse de Türkçedir. Toprağın Türkçede karşılığı olan "kül" ve "tour" kelimelerinin birleşiminden oluşmuştur. "Tour", Türkçede "doğuran" anlamındadır. Yani; "Toprağın doğurduğu, ürettiği anlamında olan kül-tür kelimesi oluşmuştur.

Bu gerçeği bilmeyen ve araştırma ihtiyacı hissetmeyenlerin ön kabulle yabancı kökenli kelime olarak kabul ettikleri "kültür" kavramını Türk gibi düşünerek içini doldurması iyimserlik olur. Bir çok yabancı dilde Türk, Turkish (Turkiş) olarak geçer. Aslında o yabancılar, bizi bizden daha güzel bir dille tanımlamaktalar. Çünkü, Turkiş diye seslendirilen Turkish kelimesi de Kültür kelimesi gibi özbeöz Türkçedir. "Tour ve kişi kelimelerinin birleşmesinden meydana gelmiştir. Çünkü tarihte bize Touran denmekteydi ve tour kişi de birey olarak sıfatlandırmada kullanılmıştır. Bu basit ama çok önemli ayrıntılar bizim yani Türklerin (Şimdiki adımız Türk, aslında touran) kültür üzerindeki hakimiyetimizin bir göstergesi olarak bütün aydınlığıyla durmaktadır. Touran olmayanların bize taktıkları Türk sıfatını biz kendimiz tanımlamakta kullanmaya başlamış ve kendimizi Türk diye tanıtmaya başlamışız.
(devamı ►►►)

 

 2020 Yılına Mektup

Bu gün 2000 yılının ilk günü. Geldi, geliyor derken kavuştuğumuz bu günlere çok önem verdik. Hatta 2000’li yıllar o kadar uzak uzaktı ki.... 1986 yılı sonu, 1987 yılının başıydı. PTT 2000 yılına mektup kampanyası başlatmıştı. Ben de 2 zarf satın almış ama postaya vermemiştim. Ne yazacağıma karar vermediğim için zarflar anı olarak kaldı. Yazmak istediklerimin bir çoğunu kaleme almaya cesaret edememiştim. 2000’li yıllar için büyük idealler besliyordum. Bu ideallerin gerçekleşmemesi halinde üzüleceğimi, sükutu hayale uğrayacağımı düşünmüş, kendime yazmaktan vazgeçmiştim.
***
Her şeyi göze alarak 2020’e yazmaya karar verdim. Bu mektubu size;Türkiye’yi üç-beş büyük şehirden ibaret sayan, aydın diye geçinenlerin dayattığı kültürleri soluyarak, geleceğe ayna tutanların içinden yazmıyorum. Mutlu, refah Türkiye’yi hiç olmazsa 20 yıl sonra bulmanın umuduyla yazıyorum. Umut ediyorum ki bu Millet yazacaklarımı gerçekleştirmiş olacak.
(devamı ►►►)
 

 

Sayfa Başına Dön

 
  

Adı Bayram


 
Bayramlar coşkunun, neşenin , sevincin, barışın, birliğin yaşandığı günlerdir. İlahi emirle yapılan bayramların ayrı bir yeri, anlamı, görevi, ifa edilme şekli var. İlahi emrin karşısında kelime oyunlarıyla Ramazan bayramı yerine şeker bayramı yakıştırması yapılsa da, ilahi vasfını yok etmeye güçleri yetmeyecek. Müslümanlar dünyanın her köşesinde ilahi emri yerine getirmenin huzuruyla bayramı yaşayacak.

Her bayramda “ah o eski bayramlar” diye başlayan sohbetler yapılır. Eski bayramların şekli ve verdiği manevi tatlara olan özlem dile getirilir. Ne oldu da eski bayramları özlüyoruz? Bayramları şanına yakışır kutlamaktan niye vazgeçtik? Bu gün bayramları coşkuyla kutlayamama sebebimiz ne? Bu bayramı anlamına uygun yaşayabilecek miyiz?
Büyük şehirlerde yaşayanların sığındıkları , büyük şehre ait problemlerden söz edilir. Bir yerden ,başka bir yere gitmenin zorluğu, akrabaların bir-birine uzak oturmaları, komşuluk ilişkilerinin gelişmediği gibi mazeretler sıralanır. Küçük kentlerde, kasabalarda, köylerde yaşayanların da ayrı mazeretleri var. “Önceki bayramda biz ziyarete gitmiştik, onlar bize gelmedi” diye başlayan ve başka husumetleri mazeret olarak bir çırpıda sayarlar. Bu mazeretlerin hiç birisi başkaları tarafından dayatılan sebepler, biçimler değil. İnsanların kendi kendilerine geliştirdikleri savunmalardır.
(devamı ►►►)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Sayfa Başına Dön

 Meslek Ahlakı

Fertler mensup olduğu meslekler sayesinde toplum hayatını direk etkiler. Her sosyal hareket gibi her mesleğin kendi iç dinamiği disiplinler oluşturur. Disiplin; meslek mensubu ferdin kendi çıkarlarına aykırı dahi olsa, toplum menfaatleri doğrultusunda karar vermek ve uygulamayı getirir. Disiplinin oluşturulması, toplumun inandığı din, dinin ana kural ve temelleriyle ilişkilidir. O yüzden disiplin, Ahlak adını alır. Birlikte yaşamanın getirdiği, birliğin menfaatlerinin korunması ilkesi Ahlak kurallarından beslenir. Fertler , toplum çıkarlarının kendi çıkarları olduğunun şuuru içinde olur. Kısa dönemde veya ferdin çıkarı ile çatışan toplum menfaatlerinde , ferdi kendi çıkarından feragat ettiren anlayış, sahip olunan Ahlak anlayışıdır.(devamı ►►►)

Kim Özürlü?

Türk Dil Kurumunun yayınladığı Türkçe Sözlükte Özürlü; özrü olan, eksiklik, sakat veya kusuru olan, defolu. Engelli ise;Engeli olan. Engel ise;bir şeyin gerçekleşmesini önleyen sebep, mani, mahzur, müşkül olarak açıklanıyor. Toplumdaki anlayış ise özürlünün, ayıplı olduğu yönündedir. Hem sözlük anlamıyla, hem toplumdaki anlayış olarak özürlü yerine , engelli kelimesini kullanmak gerekir. Zaten özürlü ile engelli aynı şey değildir.

Her yıl, 3 Aralık tarihi Dünya engelliler günüdür. 3 Aralıkta çeşitli faaliyetler yapılır. Konferanslar, toplantılar, spor karşılaşmaları, halk oyunu gösterileri, konserler. Uzun ve hamasi konuşmalarla engelliler gündeme gelir. Basın yayın organları, haber bültenlerinde bu faaliyetleri duyurur. Bazen de televizyonlar küçük programlar hazırlar.
(devamı ►►►)

 
  

Aslında Mutluluk Dilimizde

Çocukluktan çıkıp hatırlamaya başladığımız anlardan itibaren, çevremizdekiler bize bir şeyleri tekrarlayıp durur. Konuşulan bir konuyu kapatmak istediklerinde son söylenen sözler bunlardır. Karşıdakine verilecek en önemli mesajlar arasında bu sözler yer alır. Konuşulanları uzaktan dinleyen yabancı bir kültüre sahip birisi, bu söylenenleri yaşam felsefesi sanır. Tekrar sıklığı da yaşamın bu sözler üzerine inşa edildiğini gösterir. Evdeki sohbetten başlayıp, işyerlerine, alış verişlerden, telefon sohbetlerine kadar her yerde bu sözleri duyarız. En hayati konularda, en riskli durumlarda sığınılan da yine bu sözlerdir. Zaman geçtikce, bu tekrarlananlar hafızamızda iyice yer edinir. Biz de başlarız bu söylenenleri tekrar etmeye. Her yetişkinin konuşmasında önemli bir yer tutar bu sözler. Bu sözleri konuşmamızın uygun bir yerine yerleştirmekle yaşamı ne kadar çok algıladığımızı gösteririz. Güçlü bir ruh haline, güçlü kişilik yapısına, yaşamı çözümleme yeteneğine sahip olduğumuzu da yine bu sözlerle belirtiriz. Gerçekten de insan psikolojisi detaylı olarak ele alındığında, mutluluğa giden yolu açar bu sözler. Çağın içinde bulunduğu buhranlı ruh halinden kurtulmanın, stres denen her türlü sağlıksız insan davranışlarını ortaya koyan ruh halinden de kurtaran sözlerdir. Yaşamın içinden akıp gelen olayların bireyi bir yerlere sürüklenmesini önleyen, yaşamın sırlarını çözmeye yarayan şifrelerdir adeta. Evrende ve evrenin içinde bulunan dünyada diğer varlıklara göre en kısa yaşam süresine sahip olan insanın, kısa yaşamında amacına uygun yaşamasını sağlayacak kadar önemli sözlerdir. (devamı ►►►)

Sayfa Başına Dön

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Alıştığımız Felaket

Alışkanlık duygusu insanların ,normal zamanlarda dayanamayacakları acı ve ızdırapları, hayatının bir parçası olarak görmesini sağlayan önemli bir duygudur. Bu duyguyu yaşamın bir parçası yapmakta üstün becerileri olan bir milletiz. Trafik kazaları alıştığımız acıların en belirgin misalidir. Trafik kazaları;ölümlere ,yaralanmalara,ülke ekonomisi ve refahını önemli derecede etkileyen Sosyo-Ekonomik kayıplara, kaza mağdurları ve onların yakınlarının yaşamlarında psikolojik ve fizyolojik rahatsızlıklara neden olan önemli bir alışkanlığımızdır.

Verilen canlar, sakat kalanlar, mağdurlar ve ekonomik kayıplar, alıştığımız günlük hayatımızdır. Yılda 10 binin üzerinde insan hayatını kayıp etmektedir. Yıllık 1.2 Milyar Dolar ekonomik kayıp vardır.(Yılda 1.2 Milyar Dolarla 886.000 adet 100m2 Konut, 2400 Km 33-40 Metre genişliğinde otoyol,1350 adet 300 yataklı Hastane sahibi olabilmekteyiz.) 150 bin kişi yaralanmakta, sakat kalmakta , ölen ve yaralıların yakınları mağdur olmaktadır. Trafik kazaları Sosyal yaralarımıza her gün yenilerinin eklendiği bir kara deliktir. Trafik kazaları nedeniyle her yıl bir Marmara depremi yaşamaktayız.
(devamı ►►►)

İçimizden Haberler

Evimizde yada işyerimizde kendi dünyamızın verdiklerini yaşarken, yanı başımızda kimler neyi yaşıyor acaba? Hele bu yaşayanlar arasındaki çocuklar, o saf, temiz sabilerin yaşadıkları bu ülkenin yirmi yıl sonrasının nasıl olacağının ip uçlarını vermiyor mu?
Bugün bunları yaşayanlar, bu yaşadıklarının izlerini ruhlarının bir kenarına işlemiyorlar mı?
 
Adı; Ahmet Yaşı:5 Seçimler yapılacak deniyor. Yollar bayraklarla süslenmiş. Müzik çalan arabalar her gün sokaklarından geçiyor. Babası, tayinini yaptırmayı düşündüğü milletvekiline tekrar oyunu vereceğini söylüyor. Hiçbir partiye güvenmediğini, milletvekili adaylarının ceplerini doldurmak için aday olduklarını her akşam tekrar tekrar söylüyor.
(devamı ►►►)

 
  

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Sayfa Başına Dön

Sanatın Cazibesi

Tiyatro, sinema, konser ve diğer kültür faaliyetlerinin toplumlar üzerinde yaptığı etki büyüktür. Amerika'nın çeşitli ticari markalarının dünyaya yayılmasında en önemli rolü Filmler üstlenmiştir. Kültür emperyalizminin başvurduğu bu yöntem etkisini bire-bir gösterecek kuvvet ve kudret sahibidir. Yeme, içme, giyinme, diyalog gibi yaşama kültürümüzü değiştiren en önemli etki, Amerikan filmlerinden alınmıştır. Bu etkiye direnen ülke yoktur. Batı kültürüne kapalı ülkeler bile bu filmlerden nasibini aldı. Dünya, iletişimin nimetlerinden faydalanarak, sanat faaliyetlerini soğuk savaşın şartlarına göre kullanırken biz neler yapıyoruz?. Gece yarısı ekspresi filminin batı dünyasında hakkımızda oluşturduğu menfi etkiyi silmekte başarısız olduğumuz unutulmamalı. Yabancı Haber ajanslarının ülkelerine gönderdikleri haber görüntüleri inanılmaz biçimde taraflı, kötü sahnelerden oluşmakta. Bizim kendi televizyonlarımızın verdikleri haber görüntüleri ve yaptıkları dizilerin ülkemiz insanlarının üzerindeki etkileri de maalesef menfidir.

Yapılan iyi bir sinema-televizyon filmiyle milyonlarca hatta milyarlarca insana ulaşılır. İyi bir tiyatro oyunu ile salona gelen vereceğiniz her bilgi, mesajı almaya hazır kitle var. Yeni dünya düzeninde evrensel kültür çalışması büyük öneme sahip. Kültürlerin bir-birine benzemesi, bir başka kültüre sahip insanların diğer kültüre yakınlaşmasında sanatın vazgeçilmez cazibesi unutulmamalı.
(devamı ►►►)

 

 

 Düşünce Konforu

Konforlu yaşam sahipleri, ülkemizde yaşayan nüfusun yüzde birini bile oluşturmaz. Ancak, kendilerince meydana getirdikleri düşünce konforuyla topluma yön verirler. Sahip oldukları yaşam şekliyle örtüşen düşünce konforunda meydana gelecek değişikliklere kapalı olarak yaşarlar. Onların gündemi farklıdır. Konuştukları, olmasını istedikleri her sosyal hareket düşünce konforlarını bozmayacak, rahatsız etmeyecek niteliktedir. Düşünce konforlarını tehdit eden gerçeklerden uzaklaşmak için suni gündemlerle kendilerine yontarlar, dayatırlar, kafaları karıştırırlar. Kapitalizmin, Komünizmin ve her sistemin kaymağını yiyenlerin geniş halk kitlelerinden farklı olmaları, toplumla aynı yaşam biçimine sahip olmadıklarını bilmemiz gerekir Hangi kitleden gelirlerse gelsinler, bulundukları konumun getirdiği lükse alışmaları zor olmaz. Alıştıkları lüks yaşam biçimi, geldikleri toplumun yaşamını unutmaları için yeterlidir.

Düşünce konforunu yaşayanlar Din, Milli değerler, dil, edebiyat, sanat, ekonomik sıkıntılar, konusunda toplumun istekleri ve beklentilerinin ne olduğuyla ilgilenmezler. Bu düşünce konforlarını rahatsız etmeyecek mekanlarda bulunurlar. Konuştukları, birlikte oldukları insanlar kendi hayat görüşlerine uygun isimlerdir. Kıyafet, alış-veriş yapılan yer, yaşanılan semt, yemek adları, tatil biçimleri konforlarına ters düşmeyecek şekilde düzenlenir.
(devamı ►►►)

 

 

  

Toplum ve Uzlaşma

Toplumda uzlaşma; toplumu meydana getiren kişi, kuruluş, örgüt ve inançların doğru olduğuna inandıkları amaçlar için birleşmesidir. Hoş ile fedakarlığın birleştiği noktadır. Düşüncelerin karşılaşmasından doğan sentezin adıdır. Uzlaşma, hiçbir şey yapmamak değil, ortak özellikleri hedefe doğrultmaktır.
 
Bilim, ülke, basın, dış politika, millet, işçi, memur, işadamı, öğrenci, sanat, asker adına ve ortaya çıkanların bu grupları temsil etme yetkisini sorgulamadan varılan sonuç ve değerlendirmelerin toplumu nerelere götürdüğü açıktır. Temsil edilen grubun  çıkarları ile toplumun genelinin çıkarlarının çatışıp veya çakışmasını ölçmek için toplum değerlerini bilme, anlama ve tanıma erdemi gereklidir. Bu erdeme sahip olmayanların dayatma planları uzlaşmayı değil, ayrımı getirir. Toplumun inanç, düşünce, yaşam biçimi, ekonomik gücü ve duygularını tanımayan kişiler çeşitli zırhlar arkasına gizlenerek bu dayatmaları yapmaktadırlar. Gerçek yüzlerini göstermeme becerisine sahip bu kişiler bazen milliyetçi, bazen Müslüman, bazen laik, bazen sosyalist kimlikle karşımıza çıkmaktalar. Toplumda şekilcilik anlayışı hakim olması nedeniyle bazı önemli değerlere saldırıları bu kimlikleriyle kolaylaşmaktadır. (devamı ►►►)

 Devlerle Savaş

Donkişot’un yel değirmenleri ile yaptığı savaşın anlatıldığı hikayeyi bilirsiniz. Bu anlamsız savaş, Donkişot’un kahramanlığı olarak değil de, boşuna uğraşmasını anlatır.  
Şimdi, kendimize dönüp bakalım. Hayatımızın ne kadarını Donkişot olarak geçirdik.? Hayatımızda kaç tane yel değirmeni oldu? Yel değirmenleri ile savaşı kim kazandı? Başka, hangi devleri geliştirdik ? Bu devleri yenebildik mi?
**
Son otuz yılda Türkiye de insanların geliştirdikleri devler, yel değirmenleri hayatımızın parçası oldu. Dönem-dönem sağcılık, solculuk, Komünistlik, İslamcılık, Amerika yanlıları, Sovyet yanlıları, milliyetçilik, ülkücülük, kökte dincilik, Alevîlik, Sünnîlik, Kürtçülük, laiklik, anti laiklik, batı hayranlığı, futbol takım taraftarlığı, magazin hayranlığı, ne olacak memleketin hali sendromu vs. Dünyayı da etkileyen bu akım ve alışkanlıklar, ülkemizde kendine has özellikle kendini gösterdi. Bu akımlara meyil eden, inanan insanlar kendileri için savaşacak yel değirmenleri buldu. Kimi için Devlet, kimi için millet, kimi için geniş topluluklar, kimi için siyasetçi, kimi içinse din, düşman ve yel değirmeni ilan edildi. Savaş başladı. Giyiniş tarzı, kullanılan dil, bıyık şekli, okunan gazete, gidilen kahve, seçilen okul, alışveriş yapılan mağaza, binilen otobüs firmasına kadar hayatın içinde atılan her adım savaşın parçası haline geldi.
Oturulan her sohbet bu savaşın verildiği meydanlardır. Tefekkür, savaşlar ve taktiklerle eşitlendi. Hayatın gerçeklerini bir kenara iterek, savaşın şartlarına göre yaşamak modası. Politize olmamış, alışkanlıklarla bezenmemiş beyinin kalmadığı bir toplum.
(devamı ►►►)

 
  

Sayfa Başına Dön

..Gibi

Sahte olan hiçbir şeyin değeri yoktur. Belki, geçici bir kandırma, tatmin ve rahatlama sağlayabilir. Bu geçicilik sık sık tekrarlandığında asıla dönüşme eğilimi gösterir ve bir gün asıl olur. Aslın yerini sahtesi aldığında, işlem tersine döner ve asıl sahte olarak algılanır. Zaman içinde bu karışıklık içinden çıkılmaz bir hal alır. Hangisi asıl, hangisi sahte diye ayrım yapmak güçleşir, hatta imkansızlaşır. Sahtenin en tehlikeli tarafı aslına benzerliği yani “gibi” olarak görülmesidir. “Gibi” benzetmek istediğini aslı olarak gösterebilmek için başvurulan ince bir yöntemdir. Türk gibi dendiğinde Türk olmayan ama Türk’e benzeyen veya Türk’e benzemek isteyenin davranışını göstereni de, gerçekten tam bir Türk’ü de  işaret eder. Devlet adamı gibi dendiğinde de, gerçekten devlet adamı olmayan ama devlet adamının yaptıklarını taklit eden birinin davranışını da, tam bir devlet adamını da ifade eder.(devamı ►►►)

 Ne Oldu Bize?

Son yirmi yıldır ülkemizde sosyal değişimler, dünyaya paralel olarak çok hızlı yaşanıyor. Aslında çok hızlı tanımlaması bile karşılamıyor bu değişimi. Bu yirmi yılın son beş yılı ise bir araştırmanın başlayıp sonuç alınacağı süreyi beklemeden değişim yaşanıyor. Yani ne olduğunu anlamadan bir değişim. Bu değişimi “ne oldu bize” diye sorgularken neleri kaybettiğimiz bütün çıplaklığıyla yüzümüze vuruyor. Kapitalizm, liberalizm en vahşi taraflarıyla yaşanıyor. Kuralsızlık, ölçüsüzlük ve çıkara dayalı bir yaşamla çevrili olan bir Türkiye’ye doğru koşar adımlarla yol alıyoruz. Ekonomik sistemin getirdiği, dayattığı ve ardından iletişim organlarıyla desteklenen “ekonomi bir amaçtır” düşüncesi, insana ve milletimize has o yüce duyguyu ötelememize hatta yok saymamıza vardırdı. Oysa ekonominin diğer adıyla çıkarın amaç değil de, insanca yaşama doğru bizi götüren bir “araç” olarak kabul ettiğimiz yılları yaşayanlar, araç ve amaç arasındaki farkı daha çıplak görebilirler. O günleri yaşamayanlar yani şu anda yirmi beş yaşından küçük olanların sosyal yaşamı algılama biçimi çok ürkütücü ve tehlike çanlarını çalarak karşımıza dikiliyor. Çok sık dile getirdiğim “popüler kültür” kavramı içinde yok olup giden insana ve milletime has o güzel parçaları gördükçe üzülmekten öte bir şey yapamamanın ızdırabını yaşıyoruz(devamı ►►►)

 
  

Alkışlar

Çocuklarımıza ilk öğrettiğimiz eylemlerden biri, ellerini birbirine vurarak ses çıkarmalarıdır. Yani alkışlamalarıdır. Duygu, düşüncenin dışa vuruşunda insanların ömürleri boyunca sıkça başvurdukları bir alışkanlık kazandırılır. Seyredilen tiyatro, konser, film, siyasi konuşmalar, diğer konuşmalarda takdir duygularımızı bu alışkanlığımız ile belli ederiz. Takdir duyguları kabardığı her an başvurduğumuz en kolay eylemdir. Almanya’ya uçakla giden vatandaşlarımız, uçağı piste indiren pilotu alkışlarlar. Herhangi bir yerde yapılan konuşmada, konuşmacı ses tonunu yükselttiği her cümleden sonra mutlaka alkış alır. Sözlerin ne ifade ettiği, alkışlayanlara önemli mesajlar verip-vermediği önemli değil. Ses tonu, el-kol hareketleri alkış almaya yeter. Zaten alkışlamaya hazır kitle en kolay tepkiyi mutlaka verecek. Kabulün, takdir edilişin onayını alan konuşmacı, gönül rahatlığıyla söylediklerinin tamamının doğru olduğu kanaatiyle konuştuklarını uygulamaya geçirir. Ne kadar çok alkış alınıyorsa, yapılan iş, konuşma o kadar güzel, iyi, doğru kabul edilir. Alkış almayan bir gösteri, konuşma, faaliyet de yok gibidir. İnsanların en cömertçe verdikleri sadece alkışlarıdır. Cömertçe alkışları alanların en zahmetsizce sahiplendikleri krediyi, alkışlayanların aleyhine kullandıkları ortadadır. Siyasiler, sanatçılar, konferansçılar aldıkları bu krediyle toplum üstü olduklarına inanır. Farklı olduklarına, çok güzel eylemlerde bulunduklarına, çok becerikli olduklarına kanaat getirir. Alkışı düşünmeden verenler, eleştirmekte aynı aceleciliği gösterir. Bir yerlere çıkardıklarının karşısında zayıf duruma düştüklerini gördüklerinde, eleştirmek, yok saymak gibi eylemlere girmekte gecikmezler. Eğer alkış alan her faaliyet aldığı alkış oranında devamlılık gösterseydi, şu anda hiç bir problemimiz olmayacaktı.(devamı ►►►)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Sayfa Başına Dön

 Ne Oldu Bize?

Son yirmi yıldır ülkemizde sosyal değişimler, dünyaya paralel olarak çok hızlı yaşanıyor. Aslında çok hızlı tanımlaması bile karşılamıyor bu değişimi. Bu yirmi yılın son beş yılı ise bir araştırmanın başlayıp sonuç alınacağı süreyi beklemeden değişim yaşanıyor. Yani ne olduğunu anlamadan bir değişim. Bu değişimi “ne oldu bize” diye sorgularken neleri kaybettiğimiz bütün çıplaklığıyla yüzümüze vuruyor. Kapitalizm, liberalizm en vahşi taraflarıyla yaşanıyor. Kuralsızlık, ölçüsüzlük ve çıkara dayalı bir yaşamla çevrili olan bir Türkiye’ye doğru koşar adımlarla yol alıyoruz. Ekonomik sistemin getirdiği, dayattığı ve ardından iletişim organlarıyla desteklenen “ekonomi bir amaçtır” düşüncesi, insana ve milletimize has o yüce duyguyu ötelememize hatta yok saymamıza vardırdı. Oysa ekonominin diğer adıyla çıkarın amaç değil de, insanca yaşama doğru bizi götüren bir “araç” olarak kabul ettiğimiz yılları yaşayanlar, araç ve amaç arasındaki farkı daha çıplak görebilirler. O günleri yaşamayanlar yani şu anda yirmi beş yaşından küçük olanların sosyal yaşamı algılama biçimi çok ürkütücü ve tehlike çanlarını çalarak karşımıza dikiliyor. Çok sık dile getirdiğim “popüler kültür” kavramı içinde yok olup giden insana ve milletime has o güzel parçaları gördükçe üzülmekten öte bir şey yapamamanın ızdırabını yaşıyoruz(devamı ►►►)

 

Rasyonel (Akılcı) Toplum

Duygu, yaratanın insana verdiği en güzel vasıflardan biridir. Bu vasıfla ilişkiler gelişir. Yardımlaşma olur. Sevgi doğar. Merhametin temelidir. İmanın saklandığı, geliştiği önemli bir yerdir. Bu güzel özelliği kullanıp, hayata geçirerek, ideal toplumun temellerini atabiliriz. Ancak, Dünyada küreselleşme, globalleşme gibi adlar verilen, gelişmeler var. Kabul etmesek de ,kültürel, ekonomik, ilmi, teknolojik sınırların kalkması olarak anlaşılan gelişmelerin yaşandığı bir dünyanın içindeyiz. Dünyadaki diğer milletlerle olan rekabetimiz de, duygularımızı kenara itmemizi emrediyor. Ama, milletimiz rasyonel davranmakla, duygularıyla davranmayı birbirine karıştırıyor. Bu karışıklığın temelinde, milletimizin(asli özelliği olan) duygu toplumu niteliğini değiştirme zorluğunu görüyoruz. (devamı ►►►)

 
  

Ülkemizde Sivil Toplum Örgütleri

Önceki yazımda sivil toplum örgütlerinin hangi sistemden kaynaklandığını yazmıştım. Bu örgütlerin bizdeki durumunu öncelikle, yüklendiği sorumluluk ve uygulama anlayışlarıyla değerlendirmekte fayda var.
Türkiye ekonomisi, parlamenter çoğulcu demokrasiye geçişin sancılarını yaşıyor. Sanayi toplumu için, önemli olan dönemler aşıldı. Ancak, Ekonomik gelişme düzeyi, çoğulcu demokrasinin uygulanabilmesi için gerekli maddi ve fikri imkanları üretebilecek düzeye henüz gelmedi.
Ülkemiz, sanayileşmenin ürünü olan karmaşık toplum yapısındadır. Sayılarının az olmasına rağmen, farklı örgütlerin kurulması, sanayileşmeyle birlikte farklı sosyal sınıf, tabaka ve grupların ortaya çıkmasının sonucudur. Bu örgütler, düşüncelerini benzer amaçlar için siyasi iktidar düzeyine taşıyan, çoğulcu toplum tipine geçmek için atılan önemli adımlardır. Dernek, vakıf, sendika, kooperatif ve odalar çoğulcu toplum tipinin parçalarıdır.
(devamı ►►►)

Sayfa Başına Dön

 Sivil Toplum Örgütleri

Ülkemiz son yıllarda, sivil toplum örgütleri, sivil inisiyatif tanımlamaları ile sık-sık muhatap olmakta. Basının, devlet adamlarının , örgüt temsilcilerinin kullandığı bu isimlerin anlamı ne .? Neden sıklıkla kullanılıyor? Bu örgütler çok mu gerekli? Bizde durum ne? Biz sivil toplum örgütlerine inanıyor muyuz? Bu örgüt ve inisiyatifi nasıl anlıyoruz.? Bu sorulara kısa , anlaşılır cevaplar vermek için, bu günkü yazımda konunun sistem içindeki yerini yazacağım. Ülkemizde ki durumu daha sonraki yazımda ele alacağım.
Modern parlamenter demokrasi ve rekabete dayalı ekonomi, sosyal ve kültürel gelişmeyle paralellik arz eder. Çoğulcu parlamenter demokrasi, ekonominin maddi refah düzeyi yanında ,kurum altyapısı , toplumdaki her türlü değer ,davranış kalıpları,dünya görüşü ve organizasyon biçimlerini belirler. Çoğulcu demokrasinin ve piyasa ekonomisinin temel ilkeleri; sosyal ilişkilerin düzenlenmesindeki uzlaşma, hoşgörü, sosyal barış, birey özgürlüğü, adalet, eşitlik ,güvenlik ve refah düzeyidir. Gelişmelerini tamamlamış ülkelerin bu ilkeler konusunda ana problemleri yoktur.
Çağdaş toplumun çoğulcu toplum çerçevesi; iktidarın salt tek elde toplanmayıp, geniş bir alana yayılmasıdır. Farklı örgütler içinde siyasetin oluşumuna katkıda bulunması , böylece egemenliğin kaynağını oluşturmasıdır. Bu çerçeve, otoriter devlet modeline karşı çıkmaktır
(devamı ►►►

 
  

Bilim Adamı ve siyaset

1953 yılında Hasan Ali Yücel bir makalesinde üniversitede görev yapan bilim adamlarının siyasetten uzak kalmalarını telkin ediyor. Üniversitelerde bilimin gelişmesi siyaseti olumlu yönde etkileyecek diyor. Bir eğitimci olarak, bilim adamının üniversitede kalmasını istiyor*1. Bilim adamları da bu telkine inat son 50 yıllık siyaset sahnesinden hiç inmemişler. Siyaset ,bilim adamları için cazip, partiler için bilim adamları çekici olmuş.
Profesör, Doçent unvanlı idareci, genel müdür,müsteşar, Milletvekili, Bakan , Başbakan, Parti yöneticisi ve Parti Genel Başkan sayısının son yıllarda arttığını görmekteyiz. Hatta, bazı partilerdeki akademik kökenli kişilerle yeni bir üniversite kurmak bile mümkün!.. Hayatlarının bir kısmını üniversite de öğrencilere bilimi öğretmekle geçirenler ,yetiştirdikleri öğrenciler ile ülkenin iyi yönetilmediğini düşünmüş olacaklar ki yönetimi ilk elden yapmak için siyasete girmiş olabilirler. Ama kendilerine “Ben bilim adamı olarak üzerime düşeni yaptım mı?” diye sormamışlar. Sayıları azda olsa, bu soruyu soran değerli bilim adamları, ( yüz akımız olanlar) 1997 yılında 4413 makaleyi uluslararası literatüre sokmayı başarmış.
(devamı ►►►)

 Birlik Beraberlik

 Napolyon’un askerleri bir gün Napolyon’a sorarlar. Efendim, esir aldığımız düşman askerlerine ne için savaştıklarını sorduğumuzda bizlere hep aynı cevabı veriyorlar.” Namus, şeref, bağımsızlığımız için savaşıyoruz” diyorlar. Oysa siz bize her zaman “ para” için savaşıyoruz diyorsunuz. Bizim namus, şeref, bağımsızlık gibi önemli meselelerimiz yok mu? diye sorarlar. Napolyon’un cevabı nettir. İnsanlar sahip olamadıkları değerler için savaşır.
Kendimi bildim bileli duyduğum en önemli çağrı birlik beraberlik çağrısıdır. Ata sözlerine baktığımızda atalarımızın da ihtiyaç duyup söylediği çok sayıda birlik-beraberlik mesajlı sözleri var. Her Ramazanda, kandilde Diyanet İşleri Başkanı, “birlik ve beraberlik zamanıdır” diye başlayan alışılan konuşmasını yapar. Bayramlarda Devlet idarecileri, din adamları bu çağrıyı yapar. Bu konuda yazılar yazılır.Hutbeler okunur. Siyasetçilerin parti içinde yaptıkları istisnasız her konuşmada bu mesaj var. Doğal afetler karşısında mülki idare amirleri vatandaşı bu konuda uyarır. Bitip tükenmeyen birlik beraberlik zamanı, her gün başka biçimde ihtiyaç duyduğumuz sosyal uyarı olarak karşımıza çıkar
.(devamı ►►►)

 
  

Sayfa Başına Dön

Garip Demokrasi

Demokrasi, toplumların elde ettiği kültürel değerlerin kullanılması ile amacına ulaşır. Demokrasi, demokrat kimlik, demokratik sistem gibi tanımlamaların arkasına sığınılarak elde edilemeyecek, yaşanan bir kültür ve yaşam biçimidir. İlk çağlardan bugüne kadar insanlığın bulabildiği en insani yönetimdir. Kölelik, sultanlık, krallık, padişahlık düzenini yaşayan toplumların demokratik sisteme alışmaları kolay olmamış. Demokrasinin en önemli tarafı, nimet, külfet dengesi hak , özgürlük, imkan yönünden bireyin lehine gelişmesi olarak söylenir.
Birey, kendi düşüncesini özgür biçimde açıklar, yönetime talip olur. Gene özgür düşünen diğer bireylerin verdiği oylar ile seçilir ve yöneten olur. Bu yöneten vasfı, eşitler arasından seçilerek verilen temsil yetkisidir. Bu yetki, demokrasinin bireylere verdiği seçen, denetleyen, değiştiren özelliklerini ortadan kaldırmaz. Ancak, yasaların çizdiği çerçeveyle sınırlanır. Yasalar, demokrasinin işlemesi, toplumun hayatına doğrudan girmesini teminat altına alan demokrasinin ayrılmaz parçasıdır. Bu yasalar, bireyin haklarını ve yönetime katılma biçimini belirler. Yol açar, yöntemi söyler. Siyasi partilerle ilgili, seçim ile ilgili, derneklerle ilgili yasalar demokrasiyi işleten yasalara verilecek can alıcı misallerdir. Değiştirilmesi için üzerinde çok konuşulup, yazılan bu yasaların mevcut halleri bile toplumda bulunan demokrasi kültürünün üzerindedir.
(devamı ►►►)

 Öğretme(ye)nler

Kültürümüzde öğretmene verilen değer çok az mesleğe verilir. “Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum” ölçüsü ile kutsal meslekler arasına giren öğretmenliğin Türkiye gerçeğine dokunmak istiyorum. Kutsal, eli öpülesi öğretmenler bu meslek için ne kadar uygun insanlardan seçilmiş. Tabi ki öğretmenliği bütün benliği ile yapan, tek düşüncesi öğrencileri olan çok az sayıda öğretmen var. Mesleğin gereklerini yerine getirmeye gayret edenler var. Bunları aşağıda yazacaklarımdan ayrı tuttuğumu özellikle belirtmeliyim.                       
**
Ülkemizde yaşanan bir çok konuda olduğu gibi bu konuda, gerçeklerle , duygular birbirine karıştırılır. Olması gereken özellikler ile mevcut öğretmenlerin aynı olduğu varsayımı yapılır. Öğretmenlerin taşıdıkları niteliklerin bozuk, eksik olduğu gözden kaçırılır. Öğretmenlerin içinde bulundukları olumsuz şartların sebebi “sisteme” yüklenir.!. Sistemin bu problemleri doğurmasında öğretmenlerin rolüne bakılmaz. Sistemin bu hale getirdiği öğretmenlerin bu sistemin oluşmasında payları yok mu? 1970 ‘li yıllarda öğretmenlerin önlerindeki sıralarda oturanların bir çoğu şu an TBMM sıralarında oturmakta. Şikayetçi oldukları sistemi düzeltecek, değiştirecek makama gelmiş kişiler, bir zaman onların yoğurduğu öğrenciler değil mi?Onları iyi yetiştiremediklerini hiç mi düşünmüyorlar?
(devamı ►►►)

 
  

Çizgi Filmler ve Çocuklarımız

1970 ‘li yıllarda hayatımızın tam ortasına izinsiz giren televizyon hakkında çok yazı yazıldı, çok şey söylendi. Eleştirildi, yanlış programların etkileri ortaya kondu. Sosyal, psikolojik etkileri bilim açısından değerlendirildi. Doğrular, yanlışlar belirlendi. Televizyonun çocuklarımız üzerinde meydana getirdiği kültürel, dini, sosyal, aile yapısı, doğru düşünme, değerlendirme etkisi bazen dile getirildi.
Yaklaşık otuz yıldan beri bir kaç neslin yetişmesinde verilen eğitimin temelini oluşturan çizgi filmler göz ardı edildi. Çocuğun hayata açılan penceresi çizgi filmler, eğitimcilerin, psikologların, pedagogların, kültür ve din adamlarının dikkat etmedikleri tahrip edici fonksiyonunu yerine getirdi. Bu filmlerin yapıldığı ülkeler Amerika , Japonya, Çin ve Avrupa ülkeleridir. Çoğunlukla Avrupa tarihini, kültürünü, Hıristiyanlığı, mimarisini, aile yapısını anlatan, aşılayan çizgi filmler çocuklarımızın küçük dünyalarına sinsice giriyor. Film kahramanları, temsil ettiği Avrupa kültürünün bütün özelliklerini taşıyor. Tarihin içinden, kahramana giydirilen elbise, şehirlerin yapısı, kullanılan araçlar bu güne taşınıyor. Kahramanların boyunlarında asılı Haç’lı kolyeler. Katedral, kilise, kilise ayinleri, çan sesleri, Hıristiyan dinine göre yemek duaları, Tanrıya yapılan dua şekli, Haç çıkarma adeti, krala bağlılık, kralın gücü ayrıntısıyla küçük beyinlere kazınıyor. Çocuk seyir ettiği bir kaç çizgi film ile Hıristiyan Dinini, Avrupa tarihini , kültürünü öğrenmiş oluyor. Müslüman ve Türk olduğunu söyleyen ama, Hıristiyan Dinini bilen ve Avrupalı gibi yaşayan, çıkmazlara sürüklenen nesiller çıkıyor. Okullarda verilen zorunlu Din dersinin iki saat olduğunu düşünürsek, çocukların çizgi filmlerden aldıklarının eğitim hayatında ki ağırlığını görürüz.
(devamı ►►►)

 

 

 Bilgisayar Oyunları

 İnsanlık tarih boyunca yaptığı bir çok yenilikte fayda zarar arasındaki ilişkiyi tam kuramamıştır. Zararları ağır basıp, tehlike çanları çalmaya başlayınca tedbir almaya çalışılır ancak çoğunlukla geç kalınır. İşin ekonomik tarafını hesaplayarak, elde edilen gelirin iştah kabartan cazibesiyle çeşitli ürünler üretilir.

Bu ürünlerden en tehlikeli olanlarının başına yerleşen bilgisayar oyunlarının etkilerini görmezlikten gelmek, oyunu üretenle, tüketenin inisiyatifine terk etmek toplumları saramayacakları yaralarla baş başa bırakacaktır. Üretenin çeşitli amaçları ve en başında ekonomik gelir sağlama vardır. Onlar için bilgisayar oyunu bir üründür, satılır ve para kazanılır.

Daha farklı bilinç ve amaçla da bu oyunlardan üretildiğini biliyoruz. Belli bir kültürü yayma, milliyetçilik aşılama, ülkesine karşı güven yaratma, somut dünyanın gerçek düşmanlarını tanıtma vb. Bu amaçlara hizmet eden oyun aynı zamanda üreticisine milyon dolarlarda kazandırmakta.
(devamı ►►►)

Sayfa Başına Dön

Bu Çocuklar Kimin?

“Bugün okullu olduk, sınıfları doldurduk”. Bu okul şarkısı söyleniyor bu günler. Bu hafta da “ilköğretim” haftası olarak kutlanıyor, her Eylül ayında olduğu gibi. Salonlar dolacak, konuşmacılar kürsülerden en hararetli konuşmalarını yaptılar ve yapacaklar. Birileri mesajlar yayınladı ve yayınlayacaklar. Pespembe tablolar resmedilecek, biz var ya biz gibisinden övünülecek de övünülecek. (devamı ►►►)

 
  

Sayfa Başına Dön

Türküler

Çok söz söylenmiştir türküler üstüne. Ana sütü gibi ak, ana sütü gibi temiz denmiştir. Nerden geldiğini ayak seslerinden tanırım denmiştir. Ne söylenirse söylensin, türkülerin üzerimizde bıraktığı etkileri anlatmaya yetmez. Sazın, sözün, duygunun, düşüncenin, yaşam biçiminin, geleneğin, sevginin ince bir maharetle işlendiği bir bütündür türkü. Her dinleyişinde yeni keşiflerin yapıldığı, yeni ufukların açıldığı, yeni hazların alındığı önemli bir hazinedir. Sazın teline vurulan tezenenin okşayışıyla, zurnadan çıkan korkusuz haykırışla, davulun tokmağının çırpısıyla uyumuyla, sipsinin feryadıyla, kavalın ağlamasıyla ve üstüne dizilen acılı, tatlı, neşeli, kederli sözlerle kulaktan girip ruhun derinliklerine yerleşen saf, temiz bir can suyudur türkü.

Kültürün diğer her parçası çok önemlidir ama türkünün bıraktığı izler ise çok farklıdır. Türkü sınır tanımaz, siyaset bilmez, haritaları görmez. Nerde bir dinleyeni varsa ordadır. Nerde bir söyleyeni varsa oralıdır. Bir toplumu millet yapmada en etkin rolü üstlenmiştir. Acıyı, kederi, neşeyi, sevgiyi ve paylaşmaya dair ne varsa türküyle yaşanmıştır. Yıl, takvim, asır gibi zamanlar da türkünün söylendiği yerde yoktur. Zaman ya yoktur, ya durmuştur. Yüzyıl önce söylenen yemen türküsü, şaha gidelim deyişini hangi zamana sığdırabiliriz ki? Vatan sınırları haritalarda başka çizilse de türkülerde başka şekilde dile gelir. Bir bakarsın vatan toprakları binlerce kilometrekare daha çoğalmış. Selanik türküleri yoksa nasıl söylenir.
(devamı ►►►)

 

 Çiklet Satan Bedriye

Salı günü Bursa’da acı dolu bir trafik kazası yaşandı. Bildiğimiz, alıştığımız, hayatımızın parçası olan trafik kazalarından farklıydı. Kaza, kırmızı ışıkta durmayan aracın, annesiyle birlikte çiklet satarak hayata alışmaya çalışan altı yaşındaki Bedriye ve annesine çarpıp kaçmasıydı. Cani ruhlu sürücü çiklet satan Bedriye’nin altı yaşında hayata veda etmesine sebep olduğunu düşünmedi. Acılı anne ve ayakkabı boyacılığıyla yaşamaya çalışan kederli bir baba bıraktığını hele hiç düşünmedi. Her şeye rağmen yaşamak için mücadele eden bir aileye en büyük kötülüğü yaptığını aklına bile getirmedi. Yakalanmayacağını düşünüyordu. Kimsesiz, çaresiz, hakkını koruyacak kimsesi olmayan birine çarpınca görmedim, duymadım, bilmiyorum diyerek unutacağını, unutturacağını da biliyordu. (devamı ►►►)

Toplum Hafızası

Sosyal konular konuşulduğunda telaffuz edilen “toplum hafızası” hakkında ilginç istatistikler var. Bir ABD vatandaşı dört-beş yıl, Avrupalı yedi-sekiz ay, Türk vatandaşı ise on sekiz-yirmi bir gün öncesini hatırlıyormuş. Bu büsbütün hafıza kaybı anlamında değil tabi ki. Bir başka ifadeyle Amerikalı seçtiği bir başkanın vaatlerini görev süresinin bittiği tarihe kadar hatırlıyor. Bizde ise; seçimlerden bir ay önce verilen sözler, inanılan vaatler, seçim sandığına giderken unutuluyor.
Bu hafıza zayıflığı, bir şeyi yapan, söyleyen, vaat edenlerde daha fazla galiba. Söz veren hemen unutuyor ama ilginç olanı bu sözlerden, olaylardan olumsuz etkilenenlerin de unutması
.(devamı ►►►)

 
  

Sadakat

Merhum Aşık Veysel ; benim sadık yarim kara topraktır derken acaba neler düşünmüştü? Sadık bir insan bulamamanın sıkıntısı mıydı? İnsanların sadık olamayacaklarını mı anlattı, bilmiyoruz. Halk kahramanlarının hayatlarında göze çarpan en önemli özelliklerden biri sadık olmalarıdır. Milletine, devletine, yakınlarına, yaptığı işe, aş yediği mekana sadakat, şiarları olmuştur. Şartların gereğini yerine getirmelerinde en büyük motivasyon kaynakları da sadakat değil mi? Aksi halde; ölmek, öldürmek, aç kalmak, soğukta yatmak nasıl mümkün olurdu? İmanın kaynağında da sadakat yok mu? Allah’ın sıfatlarından biri “sadık olan” değil mi? Kendimizi bütün çıkarlardan ve benlikten soyutlayıp, bir-kaç dakika düşünürsek, hayatımızı üzerine kurduğumuz bu yüce duygu ve davranışa ne kadar sahip olduğumuzu görmez miyiz?
(devamı ►►►)

 Aile Temeli Sarsılıyor

Descartes, “iyi insan iyi aileyi, iyi aile iyi toplumu, iyi toplum iyi devleti meydana getirir” demiş. Bilerek veya bilmeyerek Türk-İslam kültürünün aileye bakışını açıklamış. Aile kültürüyle  yaşama metotları ve düşünce iklimi geliştirmiş bir milletiz. Aile, millet şuurunu kavramamızda, toplumun dinamiklerini algılayıp yönlendirmemizde en önemli kültür taşıdır. Tarihin her döneminde toplumun ayakta kalmasının yegane sebebidir. Aile kültürümüz, çocuğun, erkeğin ve kadının sorumluluklarını öğreten, bütün sosyal kavramları aşılayan okuldur. Ülkemiz yaşadığı siyasi, ekonomik ve sosyal istikrarsızlığın yaşandığı dönemlerde sosyal patlamaları yaşanmamasını aile kültürüne borçludur. Türk aile tipinde birey ailesi için var olur. Aldığı olumsuz etkilere direnmek için mücadele eden bireylerin sığındıkları gelenekleri ve alt kültürlerinin hissedildiği yaşandığı yer ailesidir.(devamı ►►►)

Sayfa Başına Dön

 
  

Yazmak mı Konuşmak mı?

Kendi iç problemlerini bu kadar çok konuşan bir toplum yoktur. Nereye giderseniz gidin, herkes bildiği kadar her konuyu kaygısızca tartışır. Konuştukça, konuşurlar. Birkaç dinleyici bulan, hele sesini iyi kullanan biri mekan neresi olursa olsun, konuştukça açılır, coştukça konuşur. Bu kadar çok konuşmamıza rağmen yazanımız azdır. Yazmak, günlük tutmaktan, anıları yazıya dökmekten, mektup yazmaktan, kitap yazmaya kadar uzar. Hiçbir şey yazılmıyorsa şikayet dilekçeleri, şikayet mektupları yazılır. Oturdukları yerden filozofluk yapanlar, önerilerini gerekli yerlere yazarak ulaştırır. Kalemi zayıf bu toplumda bir şeyler yazanlar da küçümsenir. Üretilen ne olursa olsun, belli bir emek , araştırma , birikim ve düşünce egzersizi gerektirir. Maalesef doğru veya yanlış her yazı, hemen eleştiri bombardımanına tutulur. Küçümsenir. Eksiklikleri aranır. Muhtevasına bakılmaksızın yazan insanın bulunduğu konuma göre şablonu hazırlanır. Yazanla, okuyan arasındaki bu geçimsizlik bazen katı bir taassuba kadar gider. (devamı ►►►)

 Yine Eğitim

 Bu ülkede yaşayıp da her gün yüzlerce problemle yüz yüze gelmeyen yoktur. Ama bu problemleri fark edenler var, bir de fark etmeden geçenler. Problemi olduğu gibi yaşayıp şikayet etmeyenler var, bir de eleştirenler, isyan edenler. İlk cümlede yüzlerce dedim, abartılı bulanlar olabilir ancak gerçek sayı yüzlercedir. Evinde otursan bile, hücrede olsan bile bu ülkenin gerçeği problemler, yakana yapışır mutlaka. Problemleri fark edip isyan edenler kendilerince çözüm üretir ve dinleyen birini buldular mı saatlerce konuşurda konuşurlar. O konuşmalar yapılırken bile yeni bir problemle karşılaşırlar. O karşılaşılan ve her gün yaşanılan, adeta kader olan problemlerin sebebi ise bellidir, bilinir, dillendirilir. EĞİTİM…
“Bu konunun asıl sebebi eğitimsizliktir” yada “ Bu konuyu çözmek için eğitim şart” vbg. Cümleleri sokakta, işyerinde, gazetelerde, televizyonlarda o kadar çok duymuşuz ki, sayı vermek dahi imkansızdır. Bu kadar “eğitim” diyen bir toplumda nedense bu “eğitim” bir türlü verilemez.
(devamı ►►►)

 
  

Kalıplarla Düşünmek

Nereye gidersek gidelim, nereye dönersek dönelim, ayrılmaz parçamız olan ölçüler ve kalıplarımız hep yanımızdadır. Yaşamın her yerinde, düşüncenin her boyutunda kullandığımız kalıplar. Yaşamı ve düşünceyi kolaylaştıran ancak sığlaştıran, tadına vardırmayan ve sınırlandıran kalıplar. Buna da çeşitli adlar koymuşuz. Yasalar, toplumsal kurallar, gelenek, görenek, töre, racon, yönetmelik, tüzük vbg. Bu kalıplar, bütün toplumlarda kendi içinde küçük değişiklikler gösterse de var olmuş ve yaşamın tam ortasında yerini almıştır.

Bilgi, tecrübe, engin düşünce ve özgürlüğün yerine kalıpla hareket etmenin kolaylığını yaşayan bir toplumuz. Kalıp konusunda o kadar üretkeniz ki, kendimizi içine hapsettiğimiz kalıplardan başka, diğer insanlar için kalıpçılığı(Şablonculuk) acımasızca kullanırız. Kendi yaşamımızda başkalarının kurallarını uygulamanın sıkıntısını yaşarken, başkaları için kalıplar koymak yanlışından da vazgeçmeyiz.
(devamı ►►►)

 Kuralsız Yaşamak

Kurallar, insanlık tarihi kadar eski olan sosyal yaşamın önemli bir parçasıdır. Toplumun ve bireylerin yaşamlarını kolaylaştıran düzen, intizam, huzur ve başarının anahtarıdır. İnsanlık tarihinde ortaya çıkan felsefeler, dinler ve devletlerin temelleri kurallarla atılmış. Dünya sahnesinden silinen felsefe, din ve devletlerin kurallara uymadıklarını tarih kaydetmiştir.
Acı tecrübeler sonucu ortaya çıkan kurallar, uyulmaması halinde gene insanları acıya, kedere, yoksulluğa gömmüş. Sosyal kurallar ile idari kurallar hemen her kültür ve toplumda belirlenmiş. Kurallar, yazılı hale getirilen hukuk, mevzuat, yönetmelik, yazılı olmayan gelenek, görenek ve diğer kültürel motiflerle netleşmiş.
(devamı ►►►)
 

Sayfa Başına Dön

 

 
  

Bireyin Kendini Sorgulaması

Montaigne ; “başkalarını anlamak istiyorsan, kendini iyi incele” diyor. Empati de; kendini karşıdaki insan yerine koyarak, o insanı anlamayı kolaylaştıran yöntem. Her iki davranışın sonucu; bireyin kendini sorgulamasıdır. Sorumlu olduğu her konuda üzerine düşeni yapıp, yapmadığını tespit etmesi. Sorumlu vatandaş sıfatını taşımaya layık olması. Kendini birebir ilgilendiren meseleler hakkında bilgi sahibi olması. Bildiğini uygulama becerisini kazanması. Metotlu düşünme yeteneğine kavuşması. Kendine güvenmesi. Medeni cesarete sahip olması. Bilgi, tecrübe, fikir üç ayağını kurması.
Gazetelerde çıkan haberler, yorumlar, köşe yazıları olduğu gibi algılanıyor ise birey kendine dönüp bakmalıdır. Başkasının verdiğini sorgulamadan alıp kabul eden kişi, okumanın tekniğini bilmeden okuyor. Yoruma dayalı doğru okuma yöntemi; okuduğunu belli bir süzgeçten geçirip, doğru olanların alınması, yanlışların ret edilmesi şeklindedir. Peki bu süzgeç nasıl oluşur? Her okuyan kendine ait bilgi, tecrübe, hayat görüşü, inançları ve yaşama biçimini süzgeç olarak kullanır. Bilgi saydığım diğer vasıfları çevreleyen , taban oluşturan, karanlıklara ışık tutan en önemli unsurdur. Yani bilgi olmadan, ortaya sunulan her davranış yanlışa yakın olabilir veya eksik kalır
.(devamı ►►►)

 Bilgisayar Oyunları

 İnsanlık tarih boyunca yaptığı bir çok yenilikte fayda zarar arasındaki ilişkiyi tam kuramamıştır. Zararları ağır basıp, tehlike çanları çalmaya başlayınca tedbir almaya çalışılır ancak çoğunlukla geç kalınır. İşin ekonomik tarafını hesaplayarak, elde edilen gelirin iştah kabartan cazibesiyle çeşitli ürünler üretilir.

Bu ürünlerden en tehlikeli olanlarının başına yerleşen bilgisayar oyunlarının etkilerini görmezlikten gelmek, oyunu üretenle, tüketenin inisiyatifine terk etmek toplumları saramayacakları yaralarla baş başa bırakacaktır. Üretenin çeşitli amaçları ve en başında ekonomik gelir sağlama vardır. Onlar için bilgisayar oyunu bir üründür, satılır ve para kazanılır.

Daha farklı bilinç ve amaçla da bu oyunlardan üretildiğini biliyoruz. Belli bir kültürü yayma, milliyetçilik aşılama, ülkesine karşı güven yaratma, somut dünyanın gerçek düşmanlarını tanıtma vb. Bu amaçlara hizmet eden oyun aynı zamanda üreticisine milyon dolarlarda kazandırmakta.
(devamı ►►►)

 

 

 
Ana Sayfa Sayfa Başına Dön