Ana Sayfa

 

HALK İÇİN HALKSIZ SİYASET…

 

Türk siyasi yapısını değerlendirirken genel ifadeleri, kavramların ifade ettiği anlamları doğru irdelemek gerekir. Siyasetin tek kaynağı ve amacı insandır. İnsan tarafından diğer insanların her türlü yaşam biçimini belirlemeyi görev edinen siyasetin doğru, kullanılabilir ve amaca uygun yapılması uygulayıcı olan siyasetçilere ve algılayıcı olan toplumu oluşturan bireylere bağlıdır. Yani tek başına “siyaset”, “siyasiler”, “siyaset kurumu” diyerek ve bunları insandan bağımsız kavramlar gibi algılayarak sonuca ulaşamayız. Yapılan tanımlarla, pratik uygulamalar arasındaki kapatılamayan mesafe maalesef siyaset kurumunu sürekli uçurumun kenarında tutmuş ve zaman zaman bu uçuruma yuvarlanılmasının önüne geçilememiştir.

 

Siyaseti değerlendirirken içinde yaşadığımız toplumun ve devletin siyasi genetiğini çok iyi bilmemiz gerekir. Sürekli gözden kaçırılan, karar ve uygulamalarda ötelenen çok önemli bir gerçek “bu toplumun ve devletin kaynağının uzun bir tarihi geçmişe sahip olmasıdır”. Yani bu devlet kabile devleti değil, bu toplum da kabile kültürüyle oluşmamıştır. Osmanlı İmparatorluğu gibi altı yüz yıl devlet olmanın gereklerini yerine getirmiş ve muntazam bir sistem kurgusunun içinden çıkmış bir toplum olduğumuzu, Osmanlı İmparatorluğunun mirası üzerinde oturduğumuzu unutmadan ve toplumun sosyolojik kodlarının iyi bilinmesi gerekmektedir. Bu bilgiler bizim hangi değişiklikleri hangi ölçülerde yapabilme yetimizi ve sonuca hangi derecede ulaşacağımızı gösterecektir.

 

Osmanlı Devletinin merkeziyetçi bir yapısı ve tek adam yönetimi vardı. Padişahın tek yetkili ve etkili konumda olması ve devletin yargı, bürokrasi ve güvenliğin dışında diğer toplumsal konularla ilgilenmediği bir devlet yapısına alışık olan bir toplum vardı. Osmanlı devleti merkeziyetçi yapısını bu temellerin üzerinde kurmuştu ve cemaatlere ve sosyal gruplara tanıdığı imtiyazlar ve âdemi merkeziyetçi örgütlenme anlayışıyla bu merkeziyetçi, tek hâkim anlayışı da törpülüyordu. Merkez halkın diline, dinine, kılık kıyafetine ve çoğu zaman hukukuna bile karışmazdı. Bu geniş özgürlük alanları oluşturan yapıya rağmen Tanzimat’tan sonra Türkçü, Batıcı ve İslamcı tüm kesimlerin entelektüelleri devleti kurtarma ve özgürlük ideallerini güçlü bir devlet anlayışına oturtmalarıyla yeni kurulacak olan cumhuriyetin de temel ölçülerini belirlemişlerdi. Bir de bunun üstüne padişahın arkasında duran askeri bürokrasinin cumhuriyetin kurucularından olması bugünlerimizin temel problemlerinin başlangıcı olmuştur.

 

Sınıf farklılıklarının yaşanmadığı, aristokratlarının, imtiyazlı sınıfların, derebeyliklerin olmadığı ve feodal bağların temelinde geleneksel kültür, töre ve din yatan sosyal dokunun demokrasiyi istemesi ve içselleştirmesi beklenemezdi. Hiçbir şey bilmeyen ve anlamayan halka demokrasi ve çok partili sistem devlet erkiyle sunulmalıydı. Bu hakkı sunanlar sistemin alt yapısını kendi düşünce ve isteklerine göre şekillendirmiş, cumhuriyeti demokrasiyle eş tutmuş ve kurulan ilk parti olan Cumhuriyet Halk Fırkasıyla Türk siyasetinin de temellerini atmışlardır. Oysa cumhuriyet sadece babadan oğula geçmeyen bir sistemden başka şey getirmemişti. Cumhuriyet Halk Fırkası altında toplanan ve cumhuriyeti bu fırkayla eş tutan, etkili ve yetkili isimlerin askeri bürokrasiden geldiği bu yapı kurulan bütün siyasi partilerin de temel felsefelerini oluşturmuştur. Her ne kadar dönemine göre farklı söylemler geliştiren siyasi partiler olmuşsa da hepsinde “güçlü devlet”, “güçlü asker” ve “anlamayan halk” anlayışı devam etmiştir. İnönü döneminde de, Menderes döneminde de ve daha sonrası Demirel, Ecevit döneminde de siyasi iktidar olarak “güçlü asker” düşüncesine halkı kurban etmişlerdir. Kurulan çarkların işlemesi için muhalefette olan siyasi partilerin ve yeni kurulan partilerin anlayışları da iktidarda olanlardan farklı olmamıştır.

Türk siyasi tarihinde Cumhuriyet Halk Partisi’yle başlayan siyaset macerası Demokrat Parti’nin CHP içinden çıkmasıyla devam etmiştir. Cumhuriyet Halk Partisi sadece bir siyasi parti olmaktan çok devletin nasıl işleyeceğini, kurumların işlevlerini ve devlet algısını belirleyen sistemi kurmuştur. Devletin işlerliğinin temel düşüncesi CHP’nin gerçekleştirdiği zihinsel dönüşümle adeta sabitlenmiştir. Tek siyasi parti olmasına rağmen Doğu ve Güney Doğu Anadolu bölgesinde teşkilatlanmayan, atama yöntemiyle milletvekili seçtirmesi, milletvekillerini ise parti içinde oluşan kurulların onaylaması gibi halktan kopuk, sadece gücü belli ellerde toplayan bir sistemi benimseyenlerin CHP’den ayrılıp başka partiler kursalar bile bu anlayıştan uzaklaşmaları ve başka demokratik açılımlar gerçekleştirmesi mümkün olamazdı ve olmadı. Gelen her yeni parti CHP’yi taklit edercesine ve batıdaki siyasi kurumları örnek alarak kendi dar grubunu oluşturmanın, sermaye gücü, basın gücü oluşturmanın derdine düştü. Siyaseti sürekli “tek erk” olarak ve devamlı olması yönünde kullanmayı değişmez prensip edindiler. Parti isimleri farklı olsa bile her parti aynı temel özellikleri taşıdı. Sağ diye nitelenen partiler söylemlerine milleti, sol diye nitelenen partiler ise halkı söylemlerine koyarak arkalarında güç buldular. İdeolojiler yerli ve milli olmaktan uzak batıdan alındığı gibi uygulanmaya çalışıldı. Bu millete yine ölçülerine uymayan siyasi elbiseler zorla giydirilmeye çalışıldı. Çok fazla değişim üretmeyen, ülkenin refahını layık olduğu biçime getirmeyi beceremeyen bu partiler hak etmedikleri kadar toplumdan destek buldular. Bu kolay kazanılan destek partileri toplumdan ve ülkenin geleceğinden uzaklaştırıp sadece zihinlerindeki devlet algısıyla yönetmeye itmiştir. Halk için deyip asıl kendileri ve sürmesi gereken devlet sistemi için icraatlarda bulundular. Kandırılan halk ise, elinde bulundurduğu tek yetki olan oy vermeyle yine kendisine dikte ettirilen ve planlanan siyasi partileri seçerek sadece iktidar partisini değiştirmeye onay vermiştir. Bu kısır döngü siyasetin kendini yenilemesinin, kendi içindeki problemleri görmesini engellemiştir.

 

Genel başkan ve genel merkez yönetimlerinin siyasette tek yetkili oldukları ve onlardan başkasının yorum ve fikirlerinin önemli olmadığı anlayışı partilerin yeni düşünceler üretememesinin en büyük nedenidir. Askeri bürokrasiden gelen alışkanlıkla katı bir hiyerarşiyi partilere geçirmiştir. Bu ast üst ilişkisi patolojik bir narsizmi doğurmuştur. Genel başkanlara atfedilen üstün meziyetlerle adeta “şeyh uçmaz müritleri uçurur” deyişini doğrular bir nitelik kazanmaktadır. Siyasi partiler en çok konuşan, hiyerarşiye kayıtsız şartsız uyan, dalkavukluğu benimsemiş ve devlette edindiği imkânları partisi için kullananlara kapılarını açık tutmuştur. Bunun dışında sorgulayan, yeni düşünceler üreten, statükonun dışında özgür davrananlara, ülkeyi 21.yüzyılda layık olduğu seviyeye ulaştırmaya çıkanları ise engellemişler veya dikkate değer vermemişlerdir. Ülkemizde siyaset yapanların bilgi ve ufuk düzeyleri eğitimleri ve özgeçmişleri ne olursa olsun sığdır, dardır ve halkın en vasat düzeyinden üstün değildir. Unvanlarının arkasına sığınıp, medyatik olma ve ellerinde bulundurdukları güçten kaynaklı kendilerine vehmettikleri “önemli toplum önderi” sıfatına layık değillerdir. En son okudukları kitap ders kitabı olan, gazete, dergi okumayan, düşünme metodu geliştirmemiş ve halkını tanımayan sadece “çok bağıranların ve karşılarındakileri entrikalarla ekarte etmeyi becerebilenlerin” Türk siyasetine ve ülkemize verecekleri hiçbir şeyleri yoktur ve olamaz.

 

Halkın zaaflarını, duygu temelli değerlerini önemsiyormuş gibi söylemler geliştirip ama özünde hâkim olma ve toplumu yönlendirerek asıl amaçları olan “güçlü askeri, sivil ve yargı bürokrasisini” oluşturmuşlardır. Türk siyaseti velayetini vesayete kurban ederek bu güne gelmiştir. Vesayetini zaman zaman basın-medya kuruluşlarına, zaman zaman askere ve her zaman da taassuba kurban etmişlerdir. Bu taassup düşüncesi öyle marazi bir hal almıştır ki adeta bir siyasi partidekiler diğerlerinin tamamını vatan haini, kötü düşünceli, iş bilmez, bilgisiz ve düşman olarak görmüşlerdir. Yan yana gelmekten bile imtina eden siyasi parti liderlerini gören bu toplum ya siyasilere güvenmemiş ya da siyasilerin bu marazi halinden beslenmek için davranışlarını onaylayıp uygulamaya koymuşlardır. Son otuz yılda da vehmedilen yabancı devletlere bağlı politikalar uygulanması da siyasetin saygınlığını törpüleyen önemli bir etkendir.

 

Yazının başında dile getirdiğim siyasetin insandan bağımsız düşünülmeyeceği ve bireylerin bilgi birikimleri, analiz yetenekleri, kişilik özellikleri, tarihini, toplumunu tanıyor olması, düşünme ve algılama ölçüleriyle siyaseti ne için, nasıl ve hangi ideallerle yaptığı önem taşımaktadır. Bu sayılan özelliklerin olumlu ve ülkemiz gerçeğine uygun olması halinde siyaset kurumunun kısa zamanda aşamayacağı problem kalmayacaktır. Ancak bilinen ve görünen pratik bu ölçülerden uzak ya da zıddıdır.

Türkiye’de siyaset yapmanın yolları, itibar edilenlerin seviye ve özellikleri herkes tarafından bilinmektedir. Siyasi partiler kanunu “erki” elinden bırakmak istemeyen siyasi ve diğer güçlerin elini güçlendiren özelliklerdedir. Siyasi partiler kendi içinde demokrasiyi yerleştiremediği, kendini otoritenin önemli bir enstrümanı olarak gördüğü, taassubu kıramadıkları, siyaset yapan bireylerin niteliklerini artıramadığı ve halka yaklaşmadığı sürece itibar kaybetmeye devam edeceği gibi kronikleşen ülkemiz problemlerinin çözümüne de katkı sağlayamayacaktır. Siyasi partiler hala tek adam yönetimi altındadır. Genel başkanlara tanınan haklar ve siyasi partiler kanunun uygulanmasıyla tek adam üreten siyasi sistem seviyeli, seciyeli, birikimli ve ideali sadece toplumun refah düzeyini artırıp, her bireyin bütün haklardan faydalanıp insanca yaşamasını amaç edinen kişilere siyaset sahnesini kapatmaktadır. Daha pratik bir anlatımla, ölçüleri olmayan, her durumda ayrı renge ve şekle bürünebilen, kişilik zafiyeti taşıyan, yalan söylemeyi, boyun eğmeyi, otorite karşısında sessiz kalmayı beceren ve statükoyu koruyan “suya sabuna dokunmayan”, “sadece kişisel menfaatlerini düşünen, partiye de güç verenlere” açık olan bir arenadan bahsedebiliriz. Bu durum sadece siyasi partilerin yapısından kaynaklanmıyor, buna pirim veren ve sessiz kalmayı tercih eden, bundan memnun olan ve siyaseti bu şekliyle algılayan geniş halk kitleleri, yazarlar, aydınlar, akademisyenler ve sanatçılar da en az siyasiler kadar vebal altındadır.

Siyaseti amaç olarak görenlerin asıl yapmaları gereken amaç siyasetini algılamaları da oldukça zordur. Eğer amaç siyaseti yapılmış olunsaydı iktidar ve muhalefet ayrımı yapılmaksızın ülkemizin temel problemlerinin çözümünde ve daha ileriye taşıyacak her düşünceye önem verilirdi. Bir başka siyasi partide görev alan veya başka siyasi partiyi destekleyen konusunda uzman, fikir üretebilen, sadece doğrunun yanında olma cesareti gösterebilenlere itibar edilirdi. En doğru düşünen biziz, en milliyetçi biziz, en Müslüman biziz, en değişimci biziz diyerek ötekileştirmeye meydan veren, diğerlerin tamamını beceriksiz, milli olmayan, bilgisiz hatta hain olarak görmezlerdi. Muhalefet etmek de yaşadığımız muhalefetin yaptığı değil, iktidar olmak da yine yaşadığımız iktidarın yaptığı değildir. Örneğin, iktidar olanlar gerek bizzat devlet görevi alanlar ve partide görevli olanlar bu dergide yazan yazarların her ay kafa patlatarak yazdıkları yazılardan neden faydalanmazlar. Bu yazarlara neden itibar etmez ve değerlendirmezler? Neden okumazlar? Dergiyi gördüklerinde neden ellerine alıp karıştırmazlar bile? İlle de partili olmak, parti hiyerarşisi içinde bir görev almak mı gerekiyor?

 

 Bu ülkede yaşanan her iyiliğin ve her kötülüğün bu ülkede yaşayan herkesi etkilediği neden unutulur da yapılanlar adeta “lütuf” olarak kabul edilir? Birey olarak her birinin karakter zafiyetlerinin bedelini herkesin ödediğini görmezden gelip, Osmanlı devletinden aldığımız sosyolojik kodlarla “tek adam” yönetimine ve talebine dur diyecek siyasi önderleri bu siyaset üretebilecek mi? Yine muhalefette olan partiler aynı şekilde gelmek istedikleri iktidarda faydalanmak üzere veya bugünkü iktidara sunmak üzere temel düşüncelere, önerilere, yeni fikirlere neden itibar etmezler? Muhalefette olan partilerdeki görevliler ve o partilere gönül vermiş olanlar iktidardakiler kadar bu ülkeyi sevmiyor, bilmiyor ve anlamıyorlar mı, iktidardakiler onları önemsemiyorlar?

 

Yine muhalefettekilerin amacı bu ülkenin geleceği değil mi ki iktidara önerilerde bulunmuyor ve yaptıkları her işi sert, seviyesiz biçimde eleştirip, hainlikle suçluyorlar. Bizden olmayan herkes haindir düşüncesi, fikir üretenin siyasi menşeinin sorulması ve ona göre değerli olup olmadığına kanaat getirilmesi, her kavramı her siyasi parti kendine göre yeniden içini doldurması ve bizden başkası yapmasın iddiasıyla yapılan siyasetin amaçlar için yapılmadığını, siyasetin kendisinin amaç olduğunu göstermektedir. Tabii ki demokrasilerde muhalefet etmek ve her siyasi partinin iktidara gelme arzusu vardır ve olacaktır. İsim, amblem ve renklerden başka çok fazla değişiklik göstermeyen, parti programları birbirine çok benzeyen ve programa da bağlı kalınmayan siyasi partilerin birbirlerine gösterdikleri sert muhalefet anlaşılır gibi değildir.

 

Devletin statükoyu koruyan temel dinamikleriyle uyum içine giren siyaset anlayışı en kolay siyaset yapmayı ve siyasi unvanla bürokrat gibi davranılmasını getirmiştir. Bu statükoyu değiştirmeye yönelik düşünceler ise statükoyu korumaktan beslenen siyasi partilerinin can damarlarını kestiği için dört elle statükoya sarılmalarını sağlamaktadır. Bu kolay siyasi rant sağlama alanını terk etmeyenlerin muhalefetlerini oturttukları eksendeki sarsılmalar muhalefeti acımasızca yapmalarına kadar götürmekte ve ellerinden alındığında varlıklarını kaybetme korkusuyla siyasetin her türlü manevrasını yapmaya mecbur etmektedir.

 

Muhalefetin baktığı yerden, değerlendirmelerinden ve söylemlerinden yola çıkıp iktidar değerlendirildiğinde, iktidarlar bu ülkeye hizmet etmiyor ve adeta ihanet ediyor gibi algılanır. İktidara göre de kendi yaptıklarının tamamı doğrudur ve muhalefettekiler ülkeye ihanetin odağı olarak kenarda durmaktadırlar. İktidar değişiminde de muhalefetteki partiyle iktidar partisi yer değiştirir ve bu karamalar, güvensizlikler ve kavgalar devam edip gider. Her akıllı, vicdan sahibi ve gerçekten ülkemizi seven insanların siyasetin gerçekten böyle olduğunu düşünmesi ise imkânsızdır. Çünkü her iktidarın yaptığı doğrular ve yanlışlar vardır ve her muhalefet ülkemizin menfaatine olan konularda düşünce üretebilir. Hakkaniyet duygusu gelişmemiş ve taassubun keskin çerçevesi içinde yapılan değerlendirmeler sonucu toplumu ve siyaseti çıkmaza sürükleyen bu akıl dışı durumla karşı karşıyayız.

 

Türk siyasetinde günlük hesaplardan sıyrılıp seviyeli, birikimli olanların siyaset sahnesinde cesurca yer almasının önündeki engeller “hâkim” olanlarca engelleneceğinden çözüme ulaşmak da imkânsız gibi görünmektedir. Ama bu gerçeğin farkında olanların cesurca bu gerçeği dillendirmeleriyle belki bir umut ışığı doğacaktır. Yoksa gölgeleri kendilerinden büyük olanların yönettiği, yön verdiği ve sürekli dalgalanan siyaseti yaşamaya devam edeceğiz…

 Sırrı Çınar

 

 

 

 

 

 

.

Şiir      Ana Sayfa