
|
|
-Beş kitabınız Haziran ayında aynı anda yayımlandı. Pek alışık olunan bir durum değil. Neden aynı anda yayımladınız? S.Ç. Alışık olunmayan bir durum bile denemez. Çünkü henüz birinci baskıda aynı anda beş kitabı yayımlanan yerli ve yabancı yazar bulamadık. Yani alışılmışa çok ters bir anlayışla yayımladık. Uzun zamandır birikenleri daha fazla bekletmenin doğru olamayacağını düşündük ve bir an önce okuyucuyla buluşmak istedik. -Beş kitabı biriktirdiğinize göre çok üretiyorsunuz ve farklı alanlarda yazabiliyorsunuz. Bu zor değil mi? S.Ç. Kendimi çok verimsiz buluyorum aslında. Yazdıklarımızın hak ettiği biçimde değerlendirileceğine inanabilsem şu andakinden beş-on kat daha fazla üretebilirim. Farklı alanlarda yazmam ise benim için zor değil. Yazmanın diğer sanatlar gibi doğuştan gelen bir yeteneğin doğru yönlendirilmesiyle gelişebilen bir yetenek olduğunu düşünüyorum. Yani yeteneği olmayanın yazması mümkün ancak doğru ürünler ortaya koyması pek mümkün değil. Şairlik tam bir ruh halidir. Yani tam içten gelenlerin değişik teknikler kullanılarak ifade edilmesidir. Duygunun olmadığı ama teknik olarak düzgün yazılan bir metinin şiir olması mümkün değil. O metin ancak düz yazı olabilir. Duyguyu ise sadece sevmek, aşk gibi dar kalıplara sokanlar akli yürütmelerini duygunun üstünde tutuyorlar. Oysa insanı insan yapan duygusudur ve akıl duygudan bağımsız değil. Ben öfkemi, pişmanlığımı, üzüntümü, sevgimi, coşkumu, heyecanımı ve mutluluğumu ruh halimin yansıması olan bütün duyguları temele koyup şiir yazıyorum. Şiirsel anlatımın vuruculuğundan öte olaylar örüntüsü, günlük yaşam ve her insanın yaşayabileceği hayatın tam ortasında uygulayabileceği, yeni yaşamları ve temelinde yatan sosyo-psikolojik temelleri anlatmak için ise roman yazıyorum. Direk anlatım, bilgi aktarımı, problemlerin tespiti ve çözümlemelerimi ise düşünce yazısı olarak aktarıyorum. Senaryo çalışmalarım, öykülerim ise ayrı bir anlatım biçimim. Bütün bunları, biriktirdiklerimi kullanarak üretiyorum. Daha doğrusu harcıyorum. -Yazdıklarınızın hak ettiği biçimde değerlendirildiğine inanmıyorsunuz anlaşılan S.Ç Tabii ki, bir tek benim için geçerli olmayan bir gerçek bu. İçinde yaşadığımız sistemin yazanları içine aldığı acımasız sarmalın sonucudur bu durum. -Biraz açar mısınız? Entelektüel bir isyan mı bu söyledikleriniz? S.Ç. (Gülüyor) Hem evet hem hayır. Entelektüel karşı durmasını bilendir. Ama tek başına isyanla yetinmez, çözümler de sunar, olması gerekeni düşünür, yol gösterir. Bu açıdan söylediklerim entelektüel yaklaşımdır ancak tek başına bir isyan değildir. Girdiğiniz yolun meşakkatli olduğunu en başından kabul etmeniz gereken bir yaşam biçimi yazarlık, şairlik, düşünce adamı olmak. Kitapların elle yazıldığı zamanlardan bilgi çağı dedikleri bu döneme kadar yazanlar o meşakkatli yollardan düşe kalka yürümüşlerdir. Meşakkati açanlar ise o yazılanlardan azami faydayı sağlayanlar olmuştur. Çünkü egemen güç diye sıfatlayabildiğimiz devlet idarecileri, devlete yakın olanlar ve kapitalizmin fayda-değerci girişimcileri için aydınlanan toplum yeni bir Pazar olmakta ve onlara daha fazla yararlanma imkanları vermektedir. Bu aydınlanma, gelişme, yenilenme veya ortaya konan her türlü yaşam biçimi kendine bir Pazar oluşturmakta. Bu yeni pazarların kurucusu olan yazan, konuşan ve düşünenler ise gerekli ilgiyi, desteği ve maddi imkânları bulamıyor. Çok ilginç bir şey söyleyeyim mi? Amerika ve Kanada’da teknolojiyi, kapitalizmi ret eden, içlerine kapanmış topluluklar var. Bunlar hâlâ at arabasına biniyor, mumla aydınlanıyor ve hiçbir teknolojik ürün kullanılmıyor. Bu grup için onlarca firma ürün yapıyor ve bu firmaların internet siteleri var. Masalar, sandalyeler, halılar ve onlara uygun eskiden kullanılan ürünler. Yazmak işin en zor yanı, ilk çıkış noktası ama bu yazılanların kitlelere ulaşması için aslında karşı durduğunuz sistemin araçlarıyla muhatap olmak zorundasınız. Bunlar aşama aşama ama zorlaşarak giden bir süreç. Bu süreçte gerçek değerinizi bulmak zor. Okumayan bir toplumda, gözünü televizyon ekranına dikmiş, ekranda olmayanı var kabul etmeyen, dağıtım kanallarında tekelleşme, tröstleşmenin olduğu, gazete, dergi gibi yayınların belli güçlerce idare edildiği ve kitapçılarda bile cemaat, grup, ideoloji gibi kalıplarla kitap satılan bir ülkede yazanlara hak ettikleri kolaylık, imkânlar sunulmuyor. Kitap baskı adedi iki binlerden, her baskı için üç yüz-beş yüz adetlere kadar düşmüş bir toplumda yaşıyoruz. Bu toplumda değer bulmak zor tabii ki… -Sizin kitaplarınız kaç adet basılmıştı ve satışlar nasıl gidiyor? S.Ç. Biz her kitabı yine iki bin bastık. Toplam on bin kitap. Dağıtımlarda çok ciddi problem olmasına rağmen, yaz döneminde ölü sezon geçirilmesine rağmen birinci baskılar tükendi. Oldukça iyi bir sonuç aldık. Kısmetse ikinci baskılar yapılacak. -Şiirlerinizde betimlemeleriniz çok yoğun ve normal bir insanın bir ömür düşünüp bulamayacağı anlatımlarınız var. Mesela “susadım, ay ışığından bir kâse içsem” diyorsunuz. Bunu nasıl yapıyorsunuz ve sırrı ne? Ayrıca karamsarlık kokan şiirleriniz var, yani şiir ille de karamsar mı olmak zorunda? S.Ç. Önce birinci sorunuz.Evet, edebiyat, şiir eleştirmenleri de aynısını söylüyor. Çok fazla betimlemem olduğunu, bir çok şairin onlarca şiirindeki betimlemenin benim bir şiirimde bulunduğunu söylüyorlar. Bunun farkındayım ama hiçbir zorlama yok bu yaptıklarımda. Ruhumun feryadını o şekilde dile getiriyorum. Bazı yazdıklarıma ben de şaşırıyorum. Yazarken “sen” den öte bir şeyler yazdırıyor. Yazma halindeyken içine gömdüklerin bir bir ortaya çıkıyor. Normal konuşmalarda yüzeydekilerle ama yazarken derinlerdekilerle buluşuyorum. İkinci sorunuza gelirsek, yaşam tek düze değil ki, yaşamda sadece mutluluk, neşe yok ki, hüzün de var, acı da, kötülükte… Şiir bir tür feryattır. Acı duyarken aman boşver bu acıyı dillendirme mutlu olduğun zaman yazarsın diyemem ki, birde vuruculuk her zaman uçlarda gerçekleşir. Uyuşturma yavaş, sessiz, sinsidir. Acıtma anidir, hızlıdır ve açıktır. Yeter artık denilecek yerde aslında fazlasıyla bana kötü davrandınız demek arasında çok fark var ve şiir dili “yeter artık” der. Şiirin fazlalıkla yararlanabileceği isyan duygusunu başka türlü veremezsiniz. Kan Salkımı ve Düşen Kelimeler adlı son iki şiir kitaplarımda bu isyanı da bulmak mümkün, feryadı da, mutluluğu da, yani şiir eşittir insan demek… -Romanlarınızda aynı duygu yoğunluğu var ve kişilik çözümlemeleriniz, sosyal analizleriniz dikkati çekiyor. Her davranışın bir sebebi ve sebebin vardığı sonucu veriyorsunuz. İnsanın derinine iniyorsunuz. Bu nasıl gerçekleşiyor? S.Ç. Kendimi bildim bileli sosyal konulara karşı ilgili olmuşumdur. Üstüne psikoloji ve felsefe öğrenmeyi ekleyip, çok iyi gözlem yapıp, analiz etme becerisi, çok düşünme ve en önemlisi iyi bir empati yapmaktan geçiyor. Biriktirdiklerim dediğim yaşamımın tamamında edindiklerim tabii ki çok önemli. Çok değişik sosyal sınıfları tanıdım, ülkemin tamamını gezdim, dünyanın da çoğunu gezdim. Tek odalı gecekonduda da insanlarla oturdum, en lüks otel lobilerinde de. Ateistle de birlikte oldum dini bütünle de… Bütün bunlar üst üste gelince, şairliğimle birleşince, dinimin ve Türklüğümün bakış açısıyla değerlenince sosyal psikolojik analizler yapabiliyorum. Benim derdim “insan”. Her insanın çok değerli olduğunu ama birçok insanın kendi değerini, gücünü, yaptıklarının topluma veya diğer insanlara yansımasının ne olacağını bilemediğini, her davranışının altında yatan asıl sebebin ne olduğuyla yani kendisiyle yüzleştirmek istiyorum. Kendisiyle yüzleşme cesareti gösterenlerin doğruyu daha kolay bulabileceğine inanıyorum. -Evet, yüzleşme dediğiniz tam oluyor sanırım. Romanlarınızı ve yazılarınızı okurken rahatsız oluyor insan, şiirlerinizde de zıtlıkların tekrar zıtlığa büründüğünü görüyoruz. Yazarken asıl amacınız ne? S.Ç. Bu söylediğiniz “rahatsız olma hali” benim asıl varmak istediğim yerdir. Bu iki kelimeyi okuyucularımdan hep duyuyorum ve bundan çok mutlu oluyorum. Tamam ben amacıma ulaştım diyorum. Rahatsız etmek, yüzleştirmek, ben ne yapıyorum ya, veya benim gizlediğim duygu ve düşünceler biliniyormuş, bundan sonra aynı riyakarlığı, gururu, kibri gösteremem dedirtiyorsam ve kitapta kuruduğum o âlemde kendine bir yer bulup, orada hızlı ama kalıcı tecrübeyi ediniyorsa; o okuyucu benim iyi okuyucumdur ve ben de amacıma ulaşmış oluyorum. -Eksik Zamanlar romanınızda kahramanınız Salih mükemmel bir kişilik sergiliyor ve bu zamanda böyle bir insan mı olur diyorsunuz. Ama yine Salih ve diğer kahramanlar zafiyetler gösteriyorlar. S.Ç. Aslında Salih mükemmel değil. -Evet, ben de onu soruyorum zaten, neyi hedeflediniz o kurguda, biraz önce rahatsız etmeyi düşündüğünüzü söylemiştiniz. S.Ç. Benim meselem, üzerinde yoğunlaştığım “insandır”. Yaratılanların en şereflisi ve âlemlerin emrine verildiği o yüce insan. Aynı zamanda adileşen, hayvandan aşağı olacak kadar güdülerine, nefsine teslim olmuş insan. Bu iki arada gidip gelenler. Salih aslında normal, olması gereken veya asgari insan özelliklerinin arayışında olan biri. Şu anda yaşadığımız toplumsal erozyonun sonucu asgari insani vasıf taşıyanlara mükemmel diyoruz ki işte benim vermek istediklerimden biriydi. Salih yaşadıklarından ders çıkarabilmiş, bu çıkarımlarıyla kendine çizdiği yolda kararlı adımlarla gitmeyi aklıyla bulabilmiş biri. Çocukluğunda, gençliğinde yaşadıkları aile ilişkileri, babasının olumlu motivasyonu, sevgiye doyması ve sunulan imkanları iyi değerlendirmesi sonucu ortaya çıkan bir kişilik. O kadar mükemmel görünen portresinin altında olan zafiyetler, gel-gitler, aradığı tam insan modeline kavuşmasını engelleyen nefsi, beyninin yetersiz kalması ve aşkın karşısında ki zavallılığı da var. -Evet, her romanda aşk vardır ama Eksik Zamanlar romanında verdiğiniz aşkta bir farklılık var. Aşksız roman yazılamaz mı? S.Ç. Aşkın algısında da değişme var son zamanlarda… Salih eksik zamanların kurbanı oluyor. Aslında yaşamda hiçbir şey tam zamanında olmuyor. Çünkü yaşamın kurgusu yani kaderimiz dediğimiz dışımızdaki yönetime mecburuz. Aslında yaşamda kontrol edebildiğimiz hiçbir şey yoktur. Sadece inandıklarımız bizim kontrolümüzdedir. Gözümüzün önüne çekilen perdeleri sıyırmamız içimize dönmekle, yüreğimize yerleştirdiğimiz yüce yaratanla olan rabıtamıza bağlıdır. Salih bu çelişkileri yaşarken etrafında gelişen olayların anlamsızlığı içinde en kutsal duygu uğruna zamanını tamamlayamıyor. Köyün delisi Aziz Salih’e “irin kokuyor senden” diyor. Yani okuyucuların mükemmel dediği Salih’in bir insan olduğunu, insanın gerçek yüzünü görmezden geldiği o karaktere Emin kaygısız olduğu için “sen irin kokuyorsun” diyebiliyor. Bizim söylemekten korktuğumuz, aman şu çıkarımız zedelenir diye söyleyemediklerimiz bizim yok olmamıza yeni yollar açıyor. Aşksız olmaz, seveceksin kuru ağacı bile derim. Dünya hep aşkın üstünde dönmüştür. Ama bu kadın aşkı olur ama para ama vatan… Kadın-erkek aşkı ise insanın kendiyle yüzleşmesinde, karakter oluşturmasında en önemli tecrübedir. -Ana Kokusu’nda geçmişe özlem mi var? Yani geçmiş daha mı iyiydi? S.Ç. Aslında değil. Önemli olan sosyal yapımız ve birey olarak gelişmediğimiz, daha insanca yaşama aynı uzaklıkta durmamız. İki kişi birlikteyken biri birine sadıktır, sever. Kalabalıklaştıkça bu kişiler arasında sevgi, bağlılık, saflık, iyilik gibi duygular zayıflar veya dönüşüm çıkar eksenli olur. Kalabalılar içinde birey olmak, kişinin kendisi olması zordur. Bu zorluğun temelinde yatan en önemli etken bireyin kendini tanımamasıdır. Ana Kokusu’nda Ana var, o ana ki duyguların en yücesiyle bezenmiş, şefkat, sevgi, vefa, cefa daha binlerce meziyetle bezenmiş kadın. O kadın yine kendisiyle adaş olan ”ana-dolulu” . Türk kültürünün büyüklüğünü, insanca olanını, yaşamla mücadele biçimini, neyi nasıl yapabileceğini sevgi, duygu ve Türk kültürünü temel alarak nasıl yapabileceğinin şifrelerini veriyor. Orada anasına içini döken evlat erkek midir, kız mıdır pek belli değil. Bir insanın en saf haliyle, korkmadan, çekinmeden, kaygı taşımadan içini dökebildiği ve karşılığını olaylarla bulduğu, o olayların aslında hafızasında olduğunu görmesi, bu toprakların neler üretebildiğini, çözümlerin aslında içimizde anamızın kucağında, kokusunda olduğunu anlatmak istedim. -Ana Kokusu’nun önsözünde “duygular gerçek, olaylar kurgudur” diyorsunuz. Ama okurken sanki o olayları mutlaka siz yaşamışsınız, yani yazar yaşamış gibi geliyor. Çok samimi, çok içten ve itiraflar var. Sizin anılarınız mı kitaptakiler? S.Ç.Evet, ben ona özsöz değil, ilk söz diyorum. Orada “duygular gerçek, olaylar kurgu diyorum”. Gerçekten de öyle, o duygular benim anama karşı duyduklarım, hatta eksik bile. Ama olaylar kurgu, orada hiçbir anı yoktur. Yaşadıklarıma benzeşen konular olabilir ama vermek istediğim mesajı taşıyabilecek kurgular yaptım. Çok içten gelmesi normal, çünkü kurgular duygulardan bağımsız değil. -Okuyucularınızdan ne tür tepkiler aldınız? Bütün kitaplarınız için soruyorum. S.Ç. Okuyucularımdan gelen tepkiler oldukça sevinebileceğim türden. Mesela Ana Kokusu’nu ağlayarak okuyanlarda var, bir seferde sabaha kadar okuyup bitirdim diyenler de, unuttuğum onlarca konuyu hatırlattınız diyen de, aslında biz neymişiz diyenler de var ben ana duygusunu hiç tatmamıştım, o duyguyu bana yaşattınız, hep böyle bir anamın olmasını istiyorum diyende. Eksik Zamanlar için de daha önce söylediğim gibi okurken rahatsız oldum diyenler, Salih gibi mükemmel olmak mümkün mü gibi soranlar, aslında yaşam ne kadar boşmuş, bunu kitapta daha iyi gördük diyenlerde var. Şiirlerim için ise, altında adın yazmasa da bir şiirin sana ait olduğunu biliriz, üslubun çok farklı ve belirgin diyenler, betimlemelerine şaşıranlar, şiiri ağlayarak okuduklarını söyleyenler var. En sevindiklerimden biri dili çok iyi kullandığımla, dille resim yaptığımla ilgili gelen eleştiriler. Sorgu’yu okuyanlarda ise “neden siyaset yapmıyorsun, bu kadar farklı konuda bu kadar çok düşünce üretebilen biri ülkeyi yönetenlerden olmalı” diyenler çoğunlukta. Ya kardeşim senin işin gücün yok mu bunları dert etmişsin diyenler bile var. Sen bunları yazıyorsun ama kime anlatacaksın diyen de var. Hayatımı değiştirdin, artık olaylara çok ayrı bir gözle bakıyorum diyen de var. Sorgu’yu okuduktan sonra zamanımı ne kadar boşa geçirdiğimi anlayıp kendime döndüm diyen de… Otuz yıldır savunduğum ideolojiyi bırakmama neden oldun diyenler de var…Yani gelen eleştiriler hep olumlu. Sadece bir e-posta aldım ve çok güldüm. Her şeye kafa yormuşsun ama boşa yormuşsun diyordu. -Evet, Sorgu kitabınız bir deneme, içinde çok farklı düşünce yazılarınız var, orada sizin yaşamın her yerinde olduğunuz tam anlaşılıyor. Eğitimden, sağlığa, siyasetten, ekonomiye… Çok ciddi birikim gerektiren bu konularda yazma cesaretini göstermeniz ilginç. S.Ç. Yani cesaret etmemeliyim mi demek istiyorsunuz? -Hayır, kendinizi yetkin, bu konulara çözüm getirebilme yeteneğinizi kendinizde bulmanızı soruyorum. S.Ç. Biriktirdiklerim dedim söyleşinin başında. İşte o biriktirdiklerimin içinde aldığım eğitim var. Dokuz Eylül Üniversitesi İşletme Fakültesini bitirdim, sonrasında Gazi Üniversitesinde Yüksek lisansa başladım. Uzun yıllar uluslar arası ve ülke genelinde ticaret yaptım. Sanayici, İş adamları derneklerinde kurucu, Genel Başkan Yardımcılığı, Genel sekreterlik yaptım, Okulumuz mezunlar derneğinde uzun yıllar yönetimde çeşitli görevler yapıp sonrasında Genel başkanlık yaptım. Siyasi partilerde görevler yaptım. Gençlik yıllarımda, üniversitede hep sosyal faaliyetlerin, kültür faaliyetlerinin içinde oldum. Nerdeyse bütün sanat dallarına bir yerinden bulaştım. Tiyatro, resim, karikatür, müzik, fotoğraf vesaire işte… Çok gezdim, ülkemi çok iyi tanıyorum, çok insan tanıdım, çok gözlemledim, çok düşündüm ve en önemlisi kendimi bildim bileli okudum. Şu anda on binden fazla kitabımın olduğu kütüphanem var. Eh hepsini de bir şekilde okumuşumdur. Tek bir ilgi alanım yoktur, çok farklı alanlarda okurum. Mesela denizcilik mevzuatını bile okumuşumdur. Bütün bunlar üst üste binince düşünce yazısı yazmaya yetkin görebiliyorum kendimi, roman da… -Bu birikimlerinizi kitaplarınız dışında paylaşma imkânı bulabiliyor musunuz? S.Ç. Üniversitelerde ki kulüpler davet ediyor gidip önce söyleşi yapıyorum, şiir okuyorum, hoş vakit geçiriyoruz sonrasında da kitaplarımı imzalıyorum. Çeşitli dernekler, vakıflar, sendikalar ve liseler de davet ediyor, gidiyorum. Söyleşiler çok faydalı oluyor. İnsanımız duymak istediğini duymaya alışmış, ben farklı şeyler söylüyorum. Bu onları şaşırtıyor, ilk şoktan sonra onların zihinleri de çok güzel şeyler üretiyor, çok güzel konular çıkıyor. Paylaşmak çok güzel bir duygu. İnternet sitem var. www.sirricinar.com adresinden yaklaşık sekiz yıldır yayındayım. İyi sayılacak sayıda ziyaretçi alıyorum. Hedefim bir kişinin hafızasında bir cümlelikte olsa yer edinebilmek, ona yardımcı olabilmektir. -Normal bir gününüz nasıl geçiyor? Yazar, şair Sırrı Çınar bir günü nasıl yaşar? S.Ç-Yazmak için kendi kendimle kalmam lazım. Tam bir yoğunlaşma gerektiriyor. O yoğunlaşma olduğunda ise çok rahat yazıyorum. Birçok yazarda olan bir özellik bende de var. Bazen bırakıyorum yazmayı günlerce bir şey yazmıyorum. Günlük olaylardan sıyrılmak gerekiyor. Yoğunlaşmayı sağlamak için iç dünyana, zihninde canlandırdığın dünyana ki ben ona itibar-i alem diyorum, o aleme yolculuk yapıp içine girmen gerekiyor. Bu söylediklerim şiir, roman ve öykü için geçerli. Romanda daha çok yoğunlaşmak gerekiyor. Yani yazdıkça girdiğin o dünyada olan her şeyi bilmek, duyguları yeniden duyumsamak, karakterlere ve o zamana bürünmek gerekiyor. Düşünce yazılarında ise zihninde belirlediğin konunun olgunlaşması gerekiyor. Bütün bu şartlar oluştuğunda radyom, çayım, pipom ve bilgisayarımla bütünleşirim. Üç-dört saat durmadan yazarım. Ortalama saatte bir sayfa ancak yazılıyor. Şiir daha başka, bir gün bir yerde zihninde, duygularında oluşan bir durumdan duyduğun sancı yavaş yavaş büyür ve bir gün oturur yazarım. Şiirlerimi bir seferde yazarım. Yani yarım kalmış şiirim olmaz. Mutlaka bitiririm. Bir günümün nasıl geçtiğine gelirsek, iki kızım var Eminenur on üç yaşında ve Aysena Nur on bir yaşında, Allah’ın bana verdiği en büyük ödül olarak gördüğüm kızlarımla vakit geçiririm. Onların dersleriyle ilgilenirim, sohbet ederiz. Her şeyi onlarla paylaşırız. Sabah günlük gazetelerimi okurum. Yazmaya kararlıysam yazmaya başlarım bu üç-dört saatimi alır. Her gün mutlaka kitap, dergi okurum. Akşamlarım ailemindir. Onlar uyuyuncaya kadar onlarla birlikte olurum. Televizyon seyretmeyiz. Nadiren belli programları izleriz. Dışarı çıkıp kalabalığın arasına karışırım. Değişik semtlere giderim. Kahvelerinde, cafelerinde değişik insanlarla, gençlerle, yaşlılarla bir araya gelmeye çalışırım. Onları tanımak, gözlemlemek beslendiğim şeylerdir. Bir birine benzer gibi görünse de bir günü özgürce yaşarım. Toplumun her kesimiyle iletişim içindeyim. -Bizi evinizde ağırladınız, çok teşekkür ederiz, son olarak söylemek istediğiniz bir mesajınız var mı? S.Ç. Ben çok teşekkür ederim. Dergiyi okuyanlara selam ve sevgilerimi dillendirmek isterim. İnsana yakışır yaşama, insanca yürümek için kültür üretmemiz gerektiğini ve birlikte aşılacak çok yolumuz olduğunu bilmelerini istiyorum. Okuyucuların küçük bir çocuğun gözündeki masumiyet kadar saf, temiz ve anlamlı yaşamları olsun. |
![]()
|