|
 |
BU
KISA HAYATIN HER YANI GURBET
“Bu kısa hayatın her yanı gurbet” demiştim bir şiirimde.
Yüreğime saplanan gurbet hançerinin her geçen gün daha da
derinleştiğini görmenin acısını yaşarken, sebeplere bakmadan
edemiyorum. Tabii ki sebeplere geçmeden gurbetin ne olup ne
olmadığına bakmak gerekiyor. Doğup yaşanılan yerden uzakta olan
yer diye kelime karşılığı var. Ama bu “yer” kavramı şehir, köy,
ülke adıyla anılıp, tanımlanacağı gibi “kendine ait olan,
aidiyet hissettiğin, içinde olmak istediğin” fiziki ve gönül
dünyasını da kapsıyor.
İstediğin gibi yaşayamıyorsan, inandıklarını eyleme
dönüştüremiyorsan, içinde yaşadığın toplumla aynı biçimde
düşünmüyor ve uygulamıyorsan, sevdiklerinle aynı sofrayı, aynı
mekânı, aynı düşünce ve duygularla paylaşmıyorsan “gurbettesin”.
Sosyolojinin “yabancılaşma” kavramının tam karşılayamadığı bir
“el” olma halini, “yalnız”lığı, “çaresizliği” ifade ediyor bu
zalim “gurbet”.
Gönül Dünyasında yaşanan gurbete bir de fiziki gurbet eklenince
mücadele etme şiddeti de artıyor. Öyle bir mücadele ki ne
yaptığını, ne düşündüğünü, ne hissettiğini tam bilemeden “var
olma” adına, özgüvenini kaybetmemek, ben de varım demek ve
aldatılmışlığın intikamını alırcasına mantık zincirleri
kurdurur. Canhıraş mücadelede ödenen ağır bedellere uydurulan
mantık kılıflarıyla süre giden ve bir gün “eyvah yanılmışım”
dediğinde de yapacak hiçbir şeyin kalmadığı, uğrunda feda edilen
bir ömür bıraktıran zalim bir duygudur gurbet.
Koca şehirleri diğer adlarıyla metropolleri dolduran milyonlarla
ifade edilen insanlar için sılayla gurbet birbirine karışmıştır.
Şehirde köyünü, ilini, ilçesini yaşarken kendi çocuğuyla bile
çatışırken, içten yükselen feryadın duyulmadığı kendisiyle de
çatışan milyonlarca insan gurbeti yaşıyor. Doğup büyüdüğü veya
bir şekilde aidiyet hissettiği sılasına döneceği günü düşlese de
bir türlü kavuşamayacağını kabullenmek istemeyen, ölünce
cenazesinin götürülmesini vasiyet eden ve karışacağı toprağın
hayaliyle geçirilen ömrün bedelini gurbet türküleri dinleyerek
ödemeye çalışan milyonlar. Göçüp geldiği yerin gelenek, görenek,
töresini şehirde yaşama ve yaşatma gayretleriyle hemşericilik
yapan, köy dernekleri kuran, düğünde, cenazede, hacı
uğurlamasında, doğumda yerine getirdiği birkaç kuralın verdiği
mutlulukla sıla hasretini dinlendirenler.
Bir insana yapılacak en büyük kötülüğün doğup, büyüdüğü ve
kendini ait hissettiği yerden söküp almak olduğunu unutmak için
verilen emekler. Köklerinden sökülüp getirilen ağaçların yeni
yerlerinde tekrar kök salamayacağını kabullenmek istemeyip yeni
fidanları geldikleri yerlere dikerek kendini avutanlar. Şehir
hayatının ve kalabalığın değerleriyle uyuşmayan yaşam
felsefesini, biçimini korumak için oluşturulan kapalı toplumlar.
İçine kapanmış aileler veya kendini olduğu gibi hissettiren
gettolar, cemaatler, gruplar. İletişimin kesildiği, onlar ve
bizler diye ayrımın netleştiği sosyal yapıya doğru hızla alınan
mesafede onlarında, bizlerinde içinde büyüyen gurbet çilesi
kendine yumak yumak yeni sosyal ve bireysel problemler üretir.
Birlikte yaşamayan, düşünmeyen, sevinmeyen, eğlenmeyen,
üzülmeyen, inanmayan büyük yığınlar arasında nefes alacak küçük
bir kahvehane, dernek odası veya bir aile ziyaretiyle
geçiştirilen ama ana problemi büyüten bir sosyalleşme.
Anadolu’da bin yıldır İslam’ı yaşayan, Türk’e ait yaşam biçimini
benimseyen bir geleneğin ortasından çıkmış bu toplum bir türlü
uyum sağlayamadığı şehir yaşamının özünün gurbet olduğunu
unutuyor. Anadolu’dan getirdiği geleneği şehirde yaşama arzusuna
karşın, şehrin dinamiklerinin, hâkim güçlerin ısrarla şehir
yaşamı İslam’la ve Türk’le ilgili değerleri kabul etmez tazyik
ve tacizini savuşturmanın yolunu arıyor. En çıkar yol olarak da
cemaatleşme reflekslerini devreye sokuyor. Bu cemaatlerin
birinin içinde yer almayan ama İslami ve Türk’e ait yaşam
biçimini benimseyenler de cemaat mensupları tarafından
ötekilerin içinde sayılıyor. Bireysel yaşamı benimseyen için de
cemaat mensupları öteki olmaya devam ederken, bu iki grup
dışında kalan batı kurallarına ve dikte ettirilen şehir yaşamını
benimseyenler için de kendilerine benzemeyenlerin tamamı
ötekileri oluşturuyor. Şehir yaşamını benimseyenler için de sıla
var ve aynı gurbet çıkmazını yaşıyorlar.
Öyle bir sosyal yapıya doğru hızla yol alıyoruz ki, tarihin
derinliklerinde beylikler, aşiretler, boylar ve küçük
devletçikler gibi aynı şehirde bölünmeler devam ediyor. Her
birey gurbeti siyasal, dini, fiziki, yaşam felsefesi ve aile
ölçüsünde bir şekilde yaşıyor. Kendini tam ait hissettiği bir
şehir, bir kültür ve bir sosyal grubu olmadan soyunun dayandığı
yer, inandıkları ve idealize ettikleriyle anılmaya, tanınmaya
devam ediyor. Her ortam, her yer aslında onun değil. Dönüp
sılaya gitse dahi oralı da değil. Tam kendini bulunduğu yere ait
hissetmişken birileri aslında gurbette olduğunu hatırlatır.
Babasının, dedesinin nerden geldiğini, hangi ırka ve inanca
sahip olduğunu yüzyıllarca söylenir, yazılır, anlatılır. Hiç
unutturulmayan bu gurbet duygusu sindirilip gider.
Tarihçiler, siyasiler, araştırmacılar mutlaka o gurbet vurgusunu
yapar ve aslında bildiğiniz gibi değil ve aslı budur diyerek
nereye ait olduğunu söylerler. Hümanist söylemler, evrensellik,
tabiiyet gibi kavramlar göstermelik kavramlar olarak yerini
korur ama her insanın aslının nereye dayandığı dillendirilir ve
buna göre değerlendirilir.
Doğduğun, büyüdüğün aile, ailenin sahip olduğu inanç, ırk, ülke,
memleket, köy, kendini ait hissettiğin sosyal grup
tanımlamalarıyla örülü bir yaşamın her yanı gurbet…
Acısının yüreklere oturduğu ve yaşaması ağır bir duyguyla baş
etmek nerdeyse imkânsız. İletişim araçlarının artması, yolların
kısalması da bu duyguyla baş edemiyor. Devlet Başkanı olmak da,
apartmanlar yapmak da, binlerce dönüm toprak sahibi olmak da yok
etmiyor. Alışmak ise insanın kendisini aldatmanın bir başka
yolu. Keşkelerle başlayan düşünce alemi veya sohbetlerde sürüp
giden bir çıkmaz yoldur gurbet… Kul olarak sayıldığımız
geldiğimiz yere dönünceye kadar veya kulluk bilincine
ulaşıncaya, yaratılanları kayıtsız şartsız sevinceye, kabul edip
sinemize basıncaya kadar hep yaşanacaktır gurbet...
Sırrı Çınar |
 |