|
 |
GÜÇLER
SAVAŞININ SİLAHI; HUKUK
Hukuk mu yüceltilmeli, adalet mi? Hukuksuz devletler yoktur ve
olmamıştır ama o devletlerde adalet var mı ve var mıydı?
Stalin’in devletinde de hukuk vardı, Saddam’ın ülkesinde de…
Eski Yugoslavya’da da ve uluslar arası hukuk vardı ama Bosna
savaşı gibi adil olmayan bir acı yaşandı. Dergilerde,
kitaplarda, televizyon stüdyolarında, yüksek mahkeme odalarında,
parti merkezlerinde, gazete köşelerinde yazılıp, konuşulan ve
felsefesine uygun, asıl amacına yönelmiş tanımlar yapmak kolay
ama pratikte ve yaşamın içinde bunları bulmak zor, hatta
imkânsız hal almışsa durup düşünmek ve o konuşup, yazanlara dur
demek gerekiyor. Bir kelime ve kavramın ifade ettiği anlamın
dışında kullanılması, o kelime/kavramın amacına hizmet etmediği
gibi sadece aldatmayı getirir. Bir toplum hukukla problemler
yaşıyorsa orada konuşacak şeyler azalmıştır. Bir toplumda önemli
bir kavram sürekli dillendirilme ihtiyacı hissediliyor ve
gündemde tutuluyorsa o yerde o kavramla ilgili önemli
eksiklikler vardır. Bizde ki gibi… Hukukun arkasından dolanmak,
yapılması düşünülen fiiller için hukuku hazırlamak gibi. Hukukun
üstünlüğü ve hukuk devleti olduğumuzu sürekli dillendirdiği,
siyasilerin, idarecilerin ağzından düşürmediği gibi…
Hukuk kavramının kullanıldığı ve tartışıldığı konular ise
nedense birilerinin erklerini sürdürme gayret ve çabasında
ortaya çıkıyor. Sanki hukuk sadece güçlerin savaşında
kullanılan, sığınılan bir kılıfmış gibi davranılıp, kamuoyuna bu
şekilde dikte ettiriliyor. Hukuk ve adalet konusunda bilgi ve
düşünce yoksunu olanlar hukuk kavramını sadece siyasi, erk
savaşında kullanılan bir kavram olarak zihinlerine yazıyor. Oysa
Katma Değer Vergisin hukuka uygun ama adil olmayan bir vergi
olduğunu hiç düşünmeyip, tartışmayıp, onu hukukun içinde
düşünmüyor. Hukuk düzen yaratır ama bu düzeni geçerli olduğu
toplumun değerlerine, inancına, psikolojisine, biyolojisine,
yaşadığı çevresine göre düzenler. Pratik ve sosyal ihtiyaçları
karşılar. En temel düşüncesi ve gerçekleştirmek istediği
eşitliktir. Bu eşitliğin beslendiği en temel kavram da ahlaktır.
Ahlak ise o toplumun ve evrensel ölçülerde oluşmuş doğru
davranış, ruh, inanç ve olumlu insani değerleridir. Ahlak
denince erdem, fazilet gibi çok önemli insani özellikler öne
çıkar.
Hukukun soyut öğretilerinin gerçeğe dönüşmesi insanlar arasında
ki ilişkileri biçimlendirmesi, onların görünür ve algılanabilir
olmasını sağlamasıdır. Yani, televizyon ekranlarından birinin
olur, diğerinin olmaz demesi, Mecliste 367 kişi lazım, diğerinin
lazım değil demesi değildir. Toplumun istek ve gereklerini
yerine getiren Üniversiteye giriş düzenlemesinin iptal edilmesi
de, kararın arkasından dolanırız demek de değil! Hukuka egemen
olan, gerçek ve tek değer adalet gözden ırak tutulunca hukukun
varlık nedeni ortadan kalkmaktadır. Mevcut düzeni korurken ve
değiştirirken de başvurulacak tek kaynak adalettir. Adaletle
konulara bakıldığında hukukun uygunluğu ortaya çıkar. Hukukun
gerçekleştirmek istediği ve asıl amacı adaletken, adaleti çıkar
çatışmalarında hak edenin hak ettiği kadarını alabildiği iddiası
ve ideali olan bir sistemdir. Hukukun ideali adaleti
gerçekleştirmektir. Bu ulvi ideal hukuk sistemini kuranların
adalet anlayışına, nasıl bir sistem ve toplum istediklerine
kurban edilir.
Her zaman adil bir hukuk sistemi kurulmaz. Hukuk “hak” kavramını
içinde barındırır ve hakkın yasalar tarafından korunmasını
sağlar. Ama “hak” kime göre, neye göre, hangi ölçülere göre
belirlenir? Aslında sistemi kuran kişi, örgüt, siyasi irade gibi
erkler nelerin hak olabileceğini ve bu hakkı kimin nasıl
kullanacağını kendi beklenti, ümit ve sahiplenme duygularını
güçlendirecek şekilde “hak” oluşturulur ve hukuku bu hakkı
koruyan biçime getirirler. Bu gerçek durum göz ardı edilir ve
sanki kutsal büyüsü olan bir hukuk sistemi varmış gibi hukuk
yüceltildikçe yüceltilir. Söylemlerde “sosyal hukuk devletiyiz”
demekle, karşıdakine “biz adiliz, hakları koruruz” mesajı
verilir. Sanki o hukuk sistemi en büyük ve isimlerinden biri
Adil olan Allah tarafından konmuş gibi kutsanır. Atalarımızın
“minareyi çalan kılıfını da bulur” sözü hukuk sistemleri için
söylenmiş gibi hep minareye kılıf uydurmayı görürüz. İnsanların
kurduğu bu sistemde “hukuk felsefesi” bu yönüyle çok büyük anlam
kazanır. Normal yaşam içinde dikte ettirilenleri yaşayıp
düşünen, beyinlerini ve düşüncelerini ipotek ettirmiş, kendisi
olmayan, ideolojilerin esiri olanların bu felsefeyi
yapabilmeleri ve doğruya ulaşmaları da imkânsıza yakın durduğu
için “hukuk felsefesi de” hala işlerliğini göstermemektedir.
Devletin yaptırım gücüyle uygulanan adalet dağıtma iddiasıyla
kurulan hukuk sistemi baştan yanlış kurulur. Hukuk Devleti
tanımı bu anlayışla oluşturulduğundan ve hukuk felsefesi
tarihsel süreç içersinde Platon, Aristotelesle başlayan, Locke,
Montesquieu, Rudolf Von Gneist, Stahl, Bahr ve Hans Kelsen gibi
batı uygarlığının içinde yetişmiş kişilerle devam eden ve o
toplumsal meselelerle, çoğunluğu aristokrat ve burjuva
yönetimlere karşı oluşturulmuş anlayışla ülkemizde hukuk
felsefesi oluşturulmaya çalışılmıştır. Dünyadaki devlet
modellerinde meydana gelen hızlı değişimle birlikte hukukun
insan temel hak ve özgürlükleriyle, maddi ve maddi olmayan bütün
değerlerden eşit pay alma şekilleri de bu değişime uygun biçimde
hukukun içine yerleştirilmiştir. Yapılan en temel hata, “ilke”
ve “idealin” ekonomik sistemlere kurban verilmesidir.
Kapitalizmin kendi çıkarları doğrultusunda yarattığı hukuk
sisteminde bireyin temel hak ve özgürlüklerinden çok iktidarı,
erki elinde bulunduranların ihtiyaçlarına göre düzenlenmesi,
çıkar çatışması içinde olan sınıflara adil olmayan bir düzen
sunar. Hukuk öyle bir silahtır ki her sınıf bu silaha ihtiyaç
duyar ve kullanır. Hukuk kullanılarak elde edilen haklardan daha
fazlasını istemek ve egemen güçlerden alınan küçük ödünleri
genişletme gayreti içinde olmak hukuk sistemlerinin pratiğidir..
Bu güç kendilerine geçtikçe, karşı sınıf ve egemen grupların
güçlerinde azalma gerçekleşir. Yeni bir egemen gücün
oluşmasıyla, hukuk yine bu gücün ideallerine, ihtiyaçlarına
cevap verecek şekle getirilir. Oysa bu sapmalar olmasa ve
dengeler kurulabilse hukukun iddiası olan adalet gerçekleşmiş
olacaktır. Her silahın kullanılmasında bir taraf zarar gördüğü
gibi hukukun silah olarak kullanılmasından da mutlaka zarar
görenler çıkacaktır. Alija İzzetbegovic “Bir kelime hakikati
açığa çıkarabilir ve aynı kelime onu gizlemek üzere de
kullanılabilir. Aynı şey hakkında sonsuz sayıda yalan mümkündür
fakat onunla ilgili hakikat sadece bir tanedir” derken sanki
hukukun nasıl kullanılabileceğine ve hakikatin ise “adalet”
olduğuna işaret etmiştir. Adaleti olmayan hukuk sistemini aynı
kelimeyle yüceltmek kendimizi kandırmaktan öteye götürmez.
“Adaletin kuvvetli, kuvvetlilerin de adaletli olmaları gerekir”
diyen Blaie Pascal ‘da sanki bize gönderme yapmış. 1961 ve 1982
Anayasasında “hukuk devleti” kavramı yazılmasına rağmen, çağdaş
hukuk anlayışından uzak ve iktidarı ellerinde bulunduranları
güçlendiren yapısıyla adaleti tesis edememiştir. Oysa hukuk
devleti; idarenin yalnızca yasalara değil, genel hukuk
kurallarına da bağlı olmasını ön görür; kuvvetler ayrılığı
ilkesi, tam bağımsızlık yerine denetim ve iş birliğini de
kapsayan bir denge sistemini içerir; temel hak ve özgürlüklerin
korunması ilkesi hukuk devleti ile demokrasi kavramları
arasındaki bağı kuran uygulanabilen ve demokratik rejimin ruhuna
uygun olan güvencelere bağlanmasını getirmelidir. Bunların kaçı
şu anda tam işlerlik kazanmış ve adildir?
Sosyolojik gerçeklikten uzak, tarih ve hukuk felsefesi
oluşturulmadan yapılacak hukuk tartışmalarında “adil” sonuca
ulaşmak ve minareye kılıf uydurmadan öteye geçip, mutlu ve
huzurlu bir topluma ulaşmamız imkânsızdır.
Sırrı Çınar |
 |