Ana Sayfa

 

EDEBİYAT YAPMA!

Birçok insanın okul yıllarında tanıştığı bir kelimedir “edebiyat”… Dersin adıdır ve birçoğuna sıkıcı, zor hatta gereksiz gelen bir derstir. Lise okuyan her öğrencinin gördüğü bu ders, yine birçok ders gibi sadece diploma almak veya Üniversite sınavında soru çözmek amaçlı kullanılır.

Öğrenilen ya da ezberlenen isimler, teknikler, tarihler, şiirler, hikayeler özel ilgi duyan birkaç kişinin dışındakiler tarafından okul yıllarında bırakılır. Mecaz anlam olarak da edebiyat “içten olmayan, gereksiz ve boş sözler” olarak bilinince ve argoda da “edebiyat yapma!” gibi aşağılayıcı biçimde kullanılınca edebiyat yükleneceği görevi yerine getirmez biçimde çok az insanın ilgilendiği bir alan olarak kalmıştır. Oysa bu kadar horlanmasına rağmen hayatın tam içinde de yer almayı bilmiştir.

Hele bizim gibi sözlü edebiyatın çok geliştiği bir toplumda farkında olmaksızın kullanılan deyimler, sözler, kıssalar, hikayeler, ninniler, maniler, şiirlerle bütün gücünü ortaya koymuştur. Sözlü edebiyatın nesilden nesle aktarılması da sözle olduğu için, iletişimin hızla artması ve yoğun bir bilgi, gündem baskısı altına alınan toplumların sözlü edebiyatın hikmetlerinden faydalanma ihtimali de azalmıştır. İletişimde önemli yer tutan TV programları, sinema, internet sohbet ve paylaşımları azaltmıştır. 

Yazılı edebiyatın ise hala “edebiyatı meslek ve iş  olarak kabul etmemiş” kişiler tarafından büyük fedakarlıklarla yürütülmesi sonucu da yazılı edebiyat olması gereken seviyeye ulaşamamıştır. Hak ettiği bir seviye olmayınca, yerine getireceği görev, dolduracağı boşluklar ve adına gizlediği “iyi ahlak, nezaket, terbiye, saygı” gibi kavramların yerleştirilmesinde yeterli işlevi görememektedir.

Edebi eserler veren yazar ve şairlerin neredeyse tamamı bunu hobi gibi yapmaktadır. Buna mecburdur! Çünkü, edebi eser vermek; asgari ihtiyaçlarını bile karşılayamayacak kadar bir gelir elde etmesi veya hiç gelir elde edememesi demektir. Farklı işlerle elde ettiği gelirle geçimini sağlarken, yüreğinden kopup gelenleri okuyucuya ulaştırmak için ve adeta üstlendiği bir görevmiş gibi yazmaya da zaman ayırır. Şu an bile sadece yazarak geçimini sağlayan insan sayısı onlu rakamlardadır.

Uzun bir süre mevcut günlük işlerden, koşturmalardan, ev, çocuk derdinden sıyrılamayan ve zihninde kurduğu hikâyeye uygun araştırma yapamayan, yazmak istediği sosyal-coğrafik bölümlere gidip yaşayamayınca çok önemli bir roman ortaya koymak mümkün değildir. Edebi eser verecek kişilerin yüreğinde zaten sızı vardır ve bu sızıyı dindirmek veya bu sızının feryadı olarak eserler ortaya çıkar. Ancak, küçücük alanlara hapsedilmiş, soyut yaşayan ve yaşamın derinlerine inmeyen birinin sızısını anlatma biçimi de pek derin olmayacaktır. Roman için geçerli olan itibari âleme yapılacak yolculuk için yazarın mutlaka günlük yaşamdan soyutlanması gerekir ki bu da ancak verdiği eserlerden geçimini sağlamasıyla mümkündür.

Hikâye için de durum daha dramatiktir. Hikâye yazarına nedense hep “çömez” muamelesi yapılır. Ki son yıllarda kayda değer hikaye yazan çıkmamıştır ve yazanlar da kendi yakın çevresinin dışına çıkamamıştır.

Şair için durum daha farklıdır ama şairin de içinde bulunduğu toplumun dertleriyle hemhal olması gerekmektedir. Bu bile özel bir çaba, zaman ayırma ve çeşitli giderlere katlanmayı gerektirir. Maalesef ülkemizde şair ve şiire karşı tutum oldukça ilginçtir. Şiire gönül verenlerin çoğu kendisi de şiir yazar ve başka şairlerin şiirlerini okumazlar.

Edebiyat dergilerinde şiirler sayfa doldurmak amaçlı kullanılırlar ve bu edebiyat dergileri üç-beş sayıdan sonra ekonomik nedenlerle yayın hayatlarını bitirirler. En fazla beş yüz adetli baskıları bile satılmaz.

Şiirde ideoloji, siyasi görüş ve dünya anlayışı önemli bir ayrıştırmayı getirir ki bir görüşe mensup olanlar başka bir görüşün benimsediği şairi yok sayarlar. Bu ayrıştırmaya bazı şairler de zemin hazırlarlar ve kişisel yaşam biçimlerini ölçüsüz bir şekilde veya şiirin zarafetine uygun düşmeyecek, edebiyatın edebine uymayacak şekilde yazmaktan geri durmazlar. Bir kadın şairin! hemen hemen bütün şiirlerinde kadına ait rahim ve cinselliğini ayrıştıran organlarından bahsetmesi şiir adına da, şair adına da utanılacak bir durumdur.

Son yıllarda şiirlerin tiyatral bir okuma biçimiyle seslendirilmesi modası yine şiire önemli bir darbe vurmuştur. Düz yazının veya denemenin şiir gibi okunmasıyla şiirde olması gereken asgari özelliklerin hiçbiri okunan o metinde olmamasına rağmen şiirmiş gibi algılanmaktadır. Güzel şiirleri okuyan sanatçılar da vardır ancak burada da şiiri okuyanın şiirin sahibiymiş gibi algılanması ve şaire karşı haksızlık yapılmasıyla karşı karşıya kalmaktayız. Ki buna en güzel örnek olarak yaşadıklarımdır. “Koca Yürekli Adam; Babam şiirimi sanatçı Ahmet Yenilmez seslendirdi. Seslendirilmesi sonucu çok tanınan ve bilinen bir şiir oldu. Ahmet Yenilmez’i ekranlardan tanıyan ve “ünlü tapınması” yaşayan toplumumuzun fertleri! ona karşı oldukça ilgili ve her yerde onunla konuşmaya, fotoğraf çektirmeye geliyorlar. Birkaç sefer birlikteyken gençler, bir başka zamanda da kadınlar Ahmet Yenilmez’e okuduğu şiirden dolayı duydukları hayranlığı dile getirip, hatta abartılı biçimde övgüler yaparken, Ahmet, şiirin sahibi, şairi burada, onu tebrik edin diye beni gösterdiğinde, göz ucuyla bana bakıp başlarını çevirip, yine Ahmet Yenilmez’le sohbet etmeye devam ettiler. İnternet sitelerinin birçoğunda şiirin sahibinin Ahmet Yenilmez olduğu yazılıdır.”

Bütün bu eksiklik, yanlışlık ve yetersizliğin içinde canhıraş bir şekilde edebiyatı ayakta tutmaya çalışan genç arkadaşlarımız var. Bunlar ülkemizin her tarafında dergiler çıkarmaya, internet üzerinden edebiyata gerekli önemi göstermeye çalışmaktadırlar. İçimiz ferahlatan da bu güzel çalışmalardır. Tabii ki edebiyatımızın gerilerde kalmasının nedenleri bunlarla sınırlı değildir. Diğer birçok konu da tek tek değerlendirilmeye muhtaçtır.

Unutulmamalı ki,  toplumsal değişim, dönüşüm ve huzurlu yaşamın temelinde edebiyat olmuştur ve olacaktır.

Şiir      Ana Sayfa