SIRRI ÇINAR  
         
>
>
>
>
>
>
>

Toprağın pas kokan yüreğine giderken,

Son kez vuracak davullar,

Durulacak bara, zeybekler uçacak,

Tutulacak halaylar,

Gelen sabaha

Gecenin derinlerinden gideceğim,

Sabahın en ücra köşesinden,

Sessizce elveda diyeceğim…
...
.................

bana ulaşın

şiirlerim fikrime düşenler

 

 

kitaplarım gördüklerim
 

 

dünüm

babam

dost sitelerim          
 

ÇEŞİTLİ GAZETE VE DERGİLERDE YAYIMLANMIŞ YAZILAR

"Yazılardan kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir..."

 



GÜLMEK AMA NEYE, NASIL, NE KADAR?

Gülmek konusunda çeşitli bilimsel araştırmalar yapılmış ve görüşler ileri sürülmüştür. Daha bebekken başlayan bu fiziksel ve ruhsal hareket yaşamın her döneminde devam edip gitmektedir. Araştırmacıların ve bilimsel açıklamalar getirenlerin farklı yaklaşımları ve teorileri bulunmakta. Ancak üzerinde anlaştıkları temel prensip, gülmenin ruhsal enerjinin boşaltılması noktasındadır. Çeşitli duyguların, düşüncelerin baskı altında tutulması veya duyguların yoğunlaşması sonucu oluşan, biriken ruhsal enerjinin boşaltılmasını gülmenin nedeni olarak açıklıyorlar. Düşünce ve duygu, temel çıkış noktası olarak gülmenin çeşitlerini belirliyor. Bebeğin gülmesiyle yetişkin birinin gülmesi arasındaki fark kadar eğitim, sosyal statü, kişilik özellikleri ve cinsiyet gülmede önemli etkenler olarak sayılır. Günlük yaşamda “beyniyle ve karnıyla gülenler” olarak pratik ayrıştırmamızı bilimsel çalışmalar destekliyor. Hatta bilimsel çalışmalar gülmenin çok sağlıklı bir eylem olmadığını söyleyecek kadar ileri gidip, çok gülmenin kişilik bozukluğunun sebebi ve/veya sonucu olabileceğini de söyleyebiliyor. (devamı ►►►)



Biz Gerçekten Biz miyiz?

Sosyal bilimlerin en temel özelliği yapılan gözlem, deney ve araştırmaların aynı sonucu vermemesidir. Tepkiler, davranışlar ve ortaya çıkan sonuçlar her zaman farklılıklar gösterir. Ana başlıklar altında toplanabilen bu sonuçların alt başlıkları araştırma veya üzerinde deneylerin yapıldığı toplumun eğitim, öğretim, ekonomik, bölgesel, genetik, kültürel ve insana ait bir çok özelliğine bağlı olarak değişiklik gösterir. Din, ideoloji, yönetim biçimlerinin pratiğe dönüşmesinde de aynı değişiklikler kendini gösterir. Bireyin algılaması, içselleştirmesi ve davranışına yansımasının çeşidi o topluluğu oluşturan insan sayısı kadardır. (devamı ►►►)



Yönetimde Mekanik İnsan Algısı

Toplumu oluşturan bireylerin tamamının iyi insan, iyi vatandaş, bilgili, analiz eden, doğru tercihlerde bulunan, ülkesinin çıkarları doğrultusunda karar veren, yazılı belgelerde (Yasa, yönetmenlik vb) belirlenen amaçlara tam ulaşanlardan ve doğru davrananlardan oluştuğunu düşünmek, bu düşünceyle yorumlar yapıp, kararlar almak saflık değilse kasıtlı bir anlayıştır. Ülkede ki yetkili ve sorumlu kişilerin  bu saflık ve kasıtlı anlayışa sahip olması ise kargaşayı yani düzensizliği doğurmakta, toplum başıboş ve kendi kaderiyle baş başa kalmaktadır. Yani, düşüncenin eksenine insanı, insanın sahip olduğu bütün özellikleriyle koymayan, insanı mekanik bir varlık gibi düşünen yönetim, geri besleme yapmadan kanun, yönetmenlik, çalışan, idare eden var öyleyse yazılı metinlerde ki amaçlara ulaşılmıştır ya da ulaşılmalıdır diye düz bir mantık yürütmektedir. İnsan, bedeniyle ve ruhuyla insan olduğuna göre, ruhunun derinlikleri de henüz tam bilinmezken her insandan aynı olumlu tepkiyi, uyumu beklemek insanı tanımamak, asıl amacın toplumu iyiye ve yazılı amaçlara yönlendirmemek olduğu ortaya çıkar. Sebep sonuç ilişkisini kurmadan, analitik düşünce ve eylemden yoksun yapılan yeni düzenlemelerde olumlu sonuç vermeyecektir.(devamı ►►►)



Neden İletişim kuramıyoruz? 

İletişim; insanlar arasında duygu, düşünce ve bilgilerin sözlü, yazılı, davranışsal biçimde birbirlerine aktarılması olarak basitçe tanımlanabilir. Bu aktarılmada, aktaran ve alanın karşılıklı olarak algılamaları en önemli etken olarak karşımıza çıkar. Algılama ise bireyin zeka düzeyi, bilgi birikimi, tecrübesi ve bilgileri kullanma yetisi olan akılla doğrusal orantılıdır. Monolog , yani tek taraflı aktarım iletişimin tanımına aykırıdır. İletişim olabilmesi için karşılıklı aktarım (diyalog), karşılıklı algılama ve anlamanın olması şarttır. Algılamanın bağlı olduğu etkenlerin tamamının yani zeka, akıl, bilgi, tecrübenin var olmasının yanında açık bir zihin, ufuk ve şartlanmamışlıkta gereklidir. Taraflardan biri, korkarak, çekinerek, ön yargıyla, şartlanarak algılamaya çalışıyorsa algılama gerçekleşir ama anlama gerçekleşmez ki bu da iletişimi ortadan kaldırmayıp eksik, sakat iletişimin doğmasına neden olur.(devamı ►►►)



Milli Eğitimde yeni müfredat  

Sistem parçalardan oluşan ve bu parçalar arasında ilişki olan organizmalar diye basitçe tanımlandığında Milli Eğitim sisteminin içinde “Yeni Müfredat uygulamasını” tek başına değerlendirirken çok zorlanacağımız açıktır. Çünkü karşımızda devasa bir sistem var. Bütün parçaları bir kenara bırakıp sadece müfredat değerlendirmesi yaptığımızda “asıl yanlışları” yapanların düştüğü duruma düşeriz.
 
Eğitimde en önemli olan tek başına müfredat mı? Tek başına öğretmen mi? Tek başına öğrenci mi? Tek başına okul mu? Tek başına aile mi? Tek başına kitaplar mı? Tek başına sınavlar mı? Ve Eğitimde en önemli olan tek başına Ankara, İzmir, İstanbul ve diğer büyük şehirlerin belli semtlerindeki çocukların eğitimi mi? Tabi ki bütün bu soruların cevabı “hayırdır” yani eğitimde en önemli olan konuları sıralarken ancak alfabetik sıralama yapabiliriz. Önem sırası diye bir sıralama olamaz. Ama bütün bu etkenlerin odaklandığı “öğrenciler” vardır ki bunun önemi diğer etkenlerin buna yönelik olmasındandır.
Bu etkenlerin hiç birisi homojen bir yapı göstermezler. Hepsi çok farklı özellikler gösterir.
(devamı ►►►)



Çocuk Eğitiminde Olumlu Motivasyon;Babanın Küçük Kızlarına Mektubu

Aşklarım;
 
Her zaman her yerde bizi gururlandıracak, mutlu edecek şekilde davrandınız. Büyükleri kıskandıracak algılamanız, analiz etmeniz ve üstün davranışlarınızla farklı olduğunuzu gösterdiniz. Sizin gibi yavrularım olduğu için Allah’a ne kadar şükür etsem azdır.
Çıktığınız bu uzun, zor ve sürprizlerle dolu yaşam yolculuğunda başladığınız gibi devam edeceğinize inancım tamdır. Her zaman, her yerde ve hangi şart altında olursa olsun ahlaklı, edepli, akıllı, çalışkan, dürüst, merhametli, sevgi dolu, azimli, kararlı, sabırlı olacağınıza ve bunları olmak için azami gayreti göstereceğinize de inancım tamdır. Yanlış yaparak doğruyu bulma yolunu değil, yanlışları aklınızla bulabilecek kadar erdemli ve olgunsunuz. Çevrenizden sizi bu yoldan çıkarmak, kötülüğün ve yanlışın lezzetine alıştırmak isteyenler olacaktır. Böyleleri her zaman her yerde vardır ve var olacaktır. Sizi bu kötü niyetli kuzu postuna girmiş sevimli görünen çakalların karşısında tek koruyacak olan içinizdeki kendinize olan güveniniz, kendinize layık olma düşünceniz, sorumluluk bilincinizdir.
(devamı ►►►)



Milletvekili nasıl olmalıdır?

Parlamenter Demokrasinin işlevini yerine getirmesi için yapılması gereken seçimler kapıya dayandı. Milletvekili olmak isteyenlerin gireceği bu önemli seçimler öncesi de diğer seçimlere benzer şekilde “aday adayları” çıkacak. Bunların arasından her Parti beş yüz elli kişiyi aday gösterecek. Seçimlere girecek parti sayısına göre de aday toplam sayısı değişecek ve sonuçta toplam beş yüz elli kişi milletvekili olacak. Milletvekili olunacak da ne olacak? Hangi özelliklere sahip insanlar milletvekili olacak? Ya da milletvekillerinin özellikleri ne olmalıdır? Gibi sorulara her partinin, her adayın, mevcut milletvekillerinin, entelektüellerin, akademisyenlerin, partilerde görevi olanların, hatta her vatandaşın vereceği cevabı vardır. Tabii ki bir de benim cevabım var. Cevaplarım zülfü yare dokunabilir. Ya da hiç kimse üstüne alınmayabilir ki çoğunlukla böyle olmaktadır. (devamı ►►►)



 


Merhamet(siz)

 Birçok konuşmacı, yazar, akademisyen toplumsal dönüşümün başlama noktası olarak 1980’li yılları gösterir. Hatta 24 Ocak 1980 Yılında alınan ekonomik kararlardır diyen önemli bir çoğunluk var. Bu dönüşüm; Zenginlik, çok kazanmak, çok harcamak, iyi yaşamak gibi kapitalist bir dönüşümdü. Toplumsal yansıması ise; Bencillik, bananecilik, köşe dönmecilik, haklı-haksız kazanç elde etmek, yerel değerlerden uzaklaşmak, kutsalları yok etmek, şahsiyetsizlik, sömürüye açık ve en önemlisi merhametsizlik olarak resimleşti. Bunların her biri çok önemli değişimlerdi. Bu değişimleri “gelişme” olarak niteleyen ve kendilerini “ay-dın” diye tanıtan bir güruhunda varlığı biliniyor. Bu kesim gelişmenin ne olduğunu bilmediğinden her değişimi gelişme olarak tanımlıyor ve alkışlıyor. Elbette bu dönemde insana yakışan, insanca, çağdaş gelişmeler olmuştur. Ancak “merhamet” konusunda gidilen yer ilkel çağları hatırlatmaktadır. (devamı ►►►)



Gören göz;Fotoğraf

Bütün sanat dalları gibi fotoğrafçılık da insanın gelişmesine yöneliktir. Geniş ufuklu, sistematik düşünce metoduna sahip bireylerin yetişmesi ancak sanat dallarından biri yada birkaçıyla uğraşılması sonucu gerçekleşir. Çünkü sanat ancak insanla mümkündür ve olağan dışı, hayal ürünü, ifade etme ve beynin farklı çalıştırılmasıyla ortaya çıkan eylemlerdir. İşte bu faydaları sağlayan fotoğrafçılığın çok küçük yaşlarda eğitimin bir parçası olması gerektiğine inanıyorum.(devamı ►►►)



Her ilişki bir çiçek

İnsanın sosyal bir varlık olduğunu bilmeyen, duymayan yoktur. Sosyal varlık olmanın yolunun da ilişkiden, iletişimden geçtiğini de… İlişkinin başlama şekilleri çeşitlidir. Sessiz iletişimden, sınırlı iletişimden, diyaloga varan ve gelişmiş, içselleştirilmiş haline varıncaya kadar geçen bir süreçtir. Bu sürecin sonucunda sağlıklı bir iletişim ve sağlıklı bir ilişki doğabilir. Doğan bu ilişkinin adını da ilişkinin tarafları koyarlar. Arkadaşlık, dostluk, tanışıklık, akrabalık, hısımlık, hemşerilik vb. İlişki başladıktan sonra devamlı hale gelmesi için ilişkinin adına ve işlevine bağlı olarak çeşitli formüller, davranış kalıpları, refleksler gelişir. İş arkadaşlığı ayrıdır, sade arkadaşlık ayrı. Akrabalık ayrıdır, akraba ve arkadaş olmak ayrı. Hele dost olmak çok ayrı bir ilişki çeşididir. İnsanın isteyerek, kendi rızasıyla ruh benzeşmesi, yaşam felsefesi uyumu ve yürekten gelen şartsız sevgi ile oluşan ilişkiye “arkadaşlık, dostluk” tanımlaması yapmak yanlış olmaz. İşte tam burada kişilerin yani ilişkiyi belirleyen tarafların her birine düşen sorumluluk, anlayış, incelik, zarafet, saygı ve kaybetme korkusu o ilişkinin süresini, vereceği gücü, büyüklüğünü belirler.(devamı ►►►)



Çocuk yetiştirme

Çok yazdım, çok konuştum eğitim, öğrenme, erdem ve fazilet üstüne. Nüfusumuz hızla artıyor ve bugün doğanlar üç beş yıl sonra toplumdaki yerini alıyor.  Her doğan (istisnalar hariç) anne, baba elinde büyüyor, yetişiyor, eğitiliyor. Yani bireylerin ilk eğitim aldığı yer aile. Bu eğitim yeri; kişinin ruhsal yapısının taşlarını dizdiği, kompleks, kendisiyle barışık, yalan söyleme, olaylara bakışı, kutsal değerleri, insana saygıyı ve en önemlisi sevgiyi öğrendiği yer oluyor. Sonrası malum okul, sosyal çevreyle belirginleşiyor. Neyin üstüne okul ve sosyal çevre oturuyor? Cevap; Aileden aldığı, öğrendiği ve atılan ilk temel üstüne. Yani eksikliklerin, yanlışlıkların, olumsuzlukların temelinde aile yani anne ve baba yatıyor(devamı ►►►)


.


Kültürel ceza

“Kültür” nedir? Diye sorulduğunda akla gelen ve verilecek cevaplar nelerdir? Eminim ki; El sanatları(bakır işlemeciliği, halı,kilim, bebek vb), halk oyunları, türküler, tarihi eserler, tiyatro ve Kültür ve Turizm Bakanlığı akla gelecek ve bunlar sıralanacak. Mevcut eğitim sistemi içinde yetişmiş insanların sadece bunları hatırlaması normaldir ancak Devleti yönetenlerin ve topluma yön verenlerin de aklına bunlar geliyorsa işte orada biraz düşünmek gerekir. Oysa yaşamın içindeki bütün davranışların, düşüncelerin, tepkilerin, onaylamaların, inançların tamamı ve üretilen maddi varlıkların bütünü kültürdür. (devamı ►►►)



Siyasilerde Davranış Kalıpları

Aktüel yazı yazmak istemem. Günlük yaşanılanların altında yatan nedenlerle ilgilenmek, ya da geleceğe miras olarak bırakılanlar daha cazip gelir. Her zaman aktüelliğini koruyan konulardan biri siyasilerdir. Günlük siyasi olayları değil de genel bir açıdan bakmak istiyorum. Kimdir bu siyasiler?

Demokrasinin gereği olarak bizi yöneten, yaşamımızı yönlendiren, geleceğimizi tayin eden, nasıl inanacağımızı, nasıl yaşayacağımızı, nasıl okuyacağımızı, nasıl çocuk yetiştireceğimizi, ne izleyeceğimizi, az ya da çok para kazanacağımızı, teknolojiden nasıl faydalanacağımızı, nasıl domates ekeceğimizi, sütü nasıl üreteceğimizi, ne konuşacağımızı, ne yazacağımızı belirleyen şahsiyetlerdir siyasiler. Niye mi? Çünkü; hukuk devletinde yukarda saydıklarım ve sayamadıklarımın hepsi yasalarla belirlenir ve bu yasalar “yasama” organı olan Meclis tarafından yani milletvekilleri tarafından yapılır. Sadece yasa yapmakla kalınmaz bir de uygulama yani yürütme-idare etme yetkisi de yine siyasilerde, hükümettedir. Kısaca hayati önem taşıyan işlerin tamamı siyasilerin yetki ve etki alanındadır. Demokratik sistem gereği bu şahsiyetler halk tarafından seçilir ve dönem dönem isimler değişir, partiler değişir, hükümetler değişir. Ama, bu yazının da asıl konusu olan “davranış kalıpları” pek değişmez. Nedir bu davranış kalıpları?
(devamı ►►►)



Yüksek Kültür

"Kültür" her ne kadar Fransızca kökenli bir kelime olarak bilinse de Türkçedir. Toprağın Türkçede karşılığı olan "kül" ve "tour" kelimelerinin birleşiminden oluşmuştur. "Tour", Türkçede "doğuran" anlamındadır. Yani; "Toprağın doğurduğu, ürettiği anlamında olan kül-tür kelimesi oluşmuştur.

Bu gerçeği bilmeyen ve araştırma ihtiyacı hissetmeyenlerin ön kabulle yabancı kökenli kelime olarak kabul ettikleri "kültür" kavramını Türk gibi düşünerek içini doldurması iyimserlik olur. Bir çok yabancı dilde Türk, Turkish (Turkiş) olarak geçer. Aslında o yabancılar, bizi bizden daha güzel bir dille tanımlamaktalar. Çünkü, Turkiş diye seslendirilen Turkish kelimesi de Kültür kelimesi gibi özbeöz Türkçedir. "Tour ve kişi kelimelerinin birleşmesinden meydana gelmiştir. Çünkü tarihte bize Touran denmekteydi ve tour kişi de birey olarak sıfatlandırmada kullanılmıştır. Bu basit ama çok önemli ayrıntılar bizim yani Türklerin (Şimdiki adımız Türk, aslında touran) kültür üzerindeki hakimiyetimizin bir göstergesi olarak bütün aydınlığıyla durmaktadır. Touran olmayanların bize taktıkları Türk sıfatını biz kendimiz tanımlamakta kullanmaya başlamış ve kendimizi Türk diye tanıtmaya başlamışız.
(devamı ►►►)



Doktor`a Mektup

Pek Muhterem Doktor,

Biz, unvanınızda sakladığınız hikmeti görmeden zaman zaman hata yapıyoruz. Size hekim demişler, yani hikmete sahip, ilimle hikmet sahibi olan. Sonra bütün dünya önünüzde eğilsin diye doktor demişler. Haddimizi bilmeden yaptığımız yanlışları bir daha tekrar etmemek için, yüceliğinizin tescili adına size bu mektubu yazıyorum. Siz yücesiniz, lütfen mektubumu ve size yazma cüretimi kabul edin. Okuyup okumamak tabi ki sizin tasarrufunuzdadır. Ama lütuf edip okursanız biz kölelerinizin hakkınızda neler düşünme cesaretini ve size bağlılığımızı öğreneceksiniz. Çok affedersiniz, siz zaten her şeyi bilirsiniz. Öğrenmek biz eksiklere ait bir eylemdir. Ne olur af edin
.(devamı ►►►)



Meslek Ahlakı

Fertler mensup olduğu meslekler sayesinde toplum hayatını direk etkiler. Her sosyal hareket gibi her mesleğin kendi iç dinamiği disiplinler oluşturur. Disiplin; meslek mensubu ferdin kendi çıkarlarına aykırı dahi olsa, toplum menfaatleri doğrultusunda karar vermek ve uygulamayı getirir. Disiplinin oluşturulması, toplumun inandığı din, dinin ana kural ve temelleriyle ilişkilidir. O yüzden disiplin, Ahlak adını alır. Birlikte yaşamanın getirdiği, birliğin menfaatlerinin korunması ilkesi Ahlak kurallarından beslenir. Fertler , toplum çıkarlarının kendi çıkarları olduğunun şuuru içinde olur. Kısa dönemde veya ferdin çıkarı ile çatışan toplum menfaatlerinde , ferdi kendi çıkarından feragat ettiren anlayış, sahip olunan Ahlak anlayışıdır.(devamı ►►►)



Aslında Mutluluk Dilimizde

Çocukluktan çıkıp hatırlamaya başladığımız anlardan itibaren, çevremizdekiler bize bir şeyleri tekrarlayıp durur. Konuşulan bir konuyu kapatmak istediklerinde son söylenen sözler bunlardır. Karşıdakine verilecek en önemli mesajlar arasında bu sözler yer alır. Konuşulanları uzaktan dinleyen yabancı bir kültüre sahip birisi, bu söylenenleri yaşam felsefesi sanır. Tekrar sıklığı da yaşamın bu sözler üzerine inşa edildiğini gösterir. Evdeki sohbetten başlayıp, işyerlerine, alış verişlerden, telefon sohbetlerine kadar her yerde bu sözleri duyarız. En hayati konularda, en riskli durumlarda sığınılan da yine bu sözlerdir. Zaman geçtikce, bu tekrarlananlar hafızamızda iyice yer edinir. Biz de başlarız bu söylenenleri tekrar etmeye. Her yetişkinin konuşmasında önemli bir yer tutar bu sözler. Bu sözleri konuşmamızın uygun bir yerine yerleştirmekle yaşamı ne kadar çok algıladığımızı gösteririz. Güçlü bir ruh haline, güçlü kişilik yapısına, yaşamı çözümleme yeteneğine sahip olduğumuzu da yine bu sözlerle belirtiriz. Gerçekten de insan psikolojisi detaylı olarak ele alındığında, mutluluğa giden yolu açar bu sözler. Çağın içinde bulunduğu buhranlı ruh halinden kurtulmanın, stres denen her türlü sağlıksız insan davranışlarını ortaya koyan ruh halinden de kurtaran sözlerdir. Yaşamın içinden akıp gelen olayların bireyi bir yerlere sürüklenmesini önleyen, yaşamın sırlarını çözmeye yarayan şifrelerdir adeta. Evrende ve evrenin içinde bulunan dünyada diğer varlıklara göre en kısa yaşam süresine sahip olan insanın, kısa yaşamında amacına uygun yaşamasını sağlayacak kadar önemli sözlerdir. (devamı ►►►)



Kim Özürlü?

Türk Dil Kurumunun yayınladığı Türkçe Sözlükte Özürlü; özrü olan, eksiklik, sakat veya kusuru olan, defolu. Engelli ise;Engeli olan. Engel ise;bir şeyin gerçekleşmesini önleyen sebep, mani, mahzur, müşkül olarak açıklanıyor. Toplumdaki anlayış ise özürlünün, ayıplı olduğu yönündedir. Hem sözlük anlamıyla, hem toplumdaki anlayış olarak özürlü yerine , engelli kelimesini kullanmak gerekir. Zaten özürlü ile engelli aynı şey değildir.

Her yıl, 3 Aralık tarihi Dünya engelliler günüdür. 3 Aralıkta çeşitli faaliyetler yapılır. Konferanslar, toplantılar, spor karşılaşmaları, halk oyunu gösterileri, konserler. Uzun ve hamasi konuşmalarla engelliler gündeme gelir. Basın yayın organları, haber bültenlerinde bu faaliyetleri duyurur. Bazen de televizyonlar küçük programlar hazırlar.
(devamı ►►►)
 



Düşünce Konforu

Konforlu yaşam sahipleri, ülkemizde yaşayan nüfusun yüzde birini bile oluşturmaz. Ancak, kendilerince meydana getirdikleri düşünce konforuyla topluma yön verirler. Sahip oldukları yaşam şekliyle örtüşen düşünce konforunda meydana gelecek değişikliklere kapalı olarak yaşarlar. Onların gündemi farklıdır. Konuştukları, olmasını istedikleri her sosyal hareket düşünce konforlarını bozmayacak, rahatsız etmeyecek niteliktedir. Düşünce konforlarını tehdit eden gerçeklerden uzaklaşmak için suni gündemlerle kendilerine yontarlar, dayatırlar, kafaları karıştırırlar. Kapitalizmin, Komünizmin ve her sistemin kaymağını yiyenlerin geniş halk kitlelerinden farklı olmaları, toplumla aynı yaşam biçimine sahip olmadıklarını bilmemiz gerekir Hangi kitleden gelirlerse gelsinler, bulundukları konumun getirdiği lükse alışmaları zor olmaz. Alıştıkları lüks yaşam biçimi, geldikleri toplumun yaşamını unutmaları için yeterlidir.

Düşünce konforunu yaşayanlar Din, Milli değerler, dil, edebiyat, sanat, ekonomik sıkıntılar, konusunda toplumun istekleri ve beklentilerinin ne olduğuyla ilgilenmezler. Bu düşünce konforlarını rahatsız etmeyecek mekanlarda bulunurlar. Konuştukları, birlikte oldukları insanlar kendi hayat görüşlerine uygun isimlerdir. Kıyafet, alış-veriş yapılan yer, yaşanılan semt, yemek adları, tatil biçimleri konforlarına ters düşmeyecek şekilde düzenlenir.
(devamı ►►►)



Sanatın Cazibesi

Tiyatro, sinema, konser ve diğer kültür faaliyetlerinin toplumlar üzerinde yaptığı etki büyüktür. Amerika'nın çeşitli ticari markalarının dünyaya yayılmasında en önemli rolü Filmler üstlenmiştir. Kültür emperyalizminin başvurduğu bu yöntem etkisini bire-bir gösterecek kuvvet ve kudret sahibidir. Yeme, içme, giyinme, diyalog gibi yaşama kültürümüzü değiştiren en önemli etki, Amerikan filmlerinden alınmıştır. Bu etkiye direnen ülke yoktur. Batı kültürüne kapalı ülkeler bile bu filmlerden nasibini aldı. Dünya, iletişimin nimetlerinden faydalanarak, sanat faaliyetlerini soğuk savaşın şartlarına göre kullanırken biz neler yapıyoruz?. Gece yarısı ekspresi filminin batı dünyasında hakkımızda oluşturduğu menfi etkiyi silmekte başarısız olduğumuz unutulmamalı. Yabancı Haber ajanslarının ülkelerine gönderdikleri haber görüntüleri inanılmaz biçimde taraflı, kötü sahnelerden oluşmakta. Bizim kendi televizyonlarımızın verdikleri haber görüntüleri ve yaptıkları dizilerin ülkemiz insanlarının üzerindeki etkileri de maalesef menfidir.

Yapılan iyi bir sinema-televizyon filmiyle milyonlarca hatta milyarlarca insana ulaşılır. İyi bir tiyatro oyunu ile salona gelen vereceğiniz her bilgi, mesajı almaya hazır kitle var. Yeni dünya düzeninde evrensel kültür çalışması büyük öneme sahip. Kültürlerin bir-birine benzemesi, bir başka kültüre sahip insanların diğer kültüre yakınlaşmasında sanatın vazgeçilmez cazibesi unutulmamalı.
(devamı ►►►)



Ruh Sağlığımız

Bulgaristan Psikoloji derneği, yaptığı araştırmada oldukça ilginç bir sonuç almış. Yapılan bu araştırma Bulgaristan halkının yüzde otuz ikisinin ruh sağlığının bozuk olduğunu ortaya çıkarmış.

***

Ülkemizde hayatının bir döneminde sağlık raporu almak mecburiyetinde kalmayan yok gibidir. Ev hanımlığını tercih eden kadınlarımızın dışındaki, devlet memuru olmak, asker olmak, sürücü belgesi almak , silah ruhsatı talebi ve devletle karşılaşılan ilk anda her Türk vatandaşından istenen sağlık raporları bir parçamızdır. Bu önemli belge, tamamına yakını tam teşekküllü hastanelerde verilen heyet raporlarıdır. Heyet raporu , hastanedeki tıp ana bilim dallarının temsilcisi hekimler tarafından verilir. Heyet üyeleri arasında Psikiatristlerin de olduğu bu hastanelerin sağlık raporlarını nasıl verdiğini , rapor alan herkes bildiği için ayrıntılara girmeyeceğim.
(devamı ►►►)



Adı Bayram


 
Bayramlar coşkunun, neşenin , sevincin, barışın, birliğin yaşandığı günlerdir. İlahi emirle yapılan bayramların ayrı bir yeri, anlamı, görevi, ifa edilme şekli var. İlahi emrin karşısında kelime oyunlarıyla Ramazan bayramı yerine şeker bayramı yakıştırması yapılsa da, ilahi vasfını yok etmeye güçleri yetmeyecek. Müslümanlar dünyanın her köşesinde ilahi emri yerine getirmenin huzuruyla bayramı yaşayacak.
 

Her bayramda “ah o eski bayramlar” diye başlayan sohbetler yapılır. Eski bayramların şekli ve verdiği manevi tatlara olan özlem dile getirilir. Ne oldu da eski bayramları özlüyoruz? Bayramları şanına yakışır kutlamaktan niye vazgeçtik? Bu gün bayramları coşkuyla kutlayamama sebebimiz ne? Bu bayramı anlamına uygun yaşayabilecek miyiz?
Büyük şehirlerde yaşayanların sığındıkları , büyük şehre ait problemlerden söz edilir. Bir yerden ,başka bir yere gitmenin zorluğu, akrabaların bir-birine uzak oturmaları, komşuluk ilişkilerinin gelişmediği gibi mazeretler sıralanır. Küçük kentlerde, kasabalarda, köylerde yaşayanların da ayrı mazeretleri var. “Önceki bayramda biz ziyarete gitmiştik, onlar bize gelmedi” diye başlayan ve başka husumetleri mazeret olarak bir çırpıda sayarlar. Bu mazeretlerin hiç birisi başkaları tarafından dayatılan sebepler, biçimler değil. İnsanların kendi kendilerine geliştirdikleri savunmalardır.
(devamı ►►►)



2020 Yılına Mektup

Bu gün 2000 yılının ilk günü. Geldi, geliyor derken kavuştuğumuz bu günlere çok önem verdik. Hatta 2000’li yıllar o kadar uzak uzaktı ki.... 1986 yılı sonu, 1987 yılının başıydı. PTT 2000 yılına mektup kampanyası başlatmıştı. Ben de 2 zarf satın almış ama postaya vermemiştim. Ne yazacağıma karar vermediğim için zarflar anı olarak kaldı. Yazmak istediklerimin bir çoğunu kaleme almaya cesaret edememiştim. 2000’li yıllar için büyük idealler besliyordum. Bu ideallerin gerçekleşmemesi halinde üzüleceğimi, sükutu hayale uğrayacağımı düşünmüş, kendime yazmaktan vazgeçmiştim.
***
Her şeyi göze alarak 2020’e yazmaya karar verdim. Bu mektubu size;Türkiye’yi üç-beş büyük şehirden ibaret sayan, aydın diye geçinenlerin dayattığı kültürleri soluyarak, geleceğe ayna tutanların içinden yazmıyorum. Mutlu, refah Türkiye’yi hiç olmazsa 20 yıl sonra bulmanın umuduyla yazıyorum. Umut ediyorum ki bu Millet yazacaklarımı gerçekleştirmiş olacak.
(devamı ►►►)
 



Alıştığımız Felaket

Alışkanlık duygusu insanların ,normal zamanlarda dayanamayacakları acı ve ızdırapları, hayatının bir parçası olarak görmesini sağlayan önemli bir duygudur. Bu duyguyu yaşamın bir parçası yapmakta üstün becerileri olan bir milletiz. Trafik kazaları alıştığımız acıların en belirgin misalidir. Trafik kazaları;ölümlere ,yaralanmalara,ülke ekonomisi ve refahını önemli derecede etkileyen Sosyo-Ekonomik kayıplara, kaza mağdurları ve onların yakınlarının yaşamlarında psikolojik ve fizyolojik rahatsızlıklara neden olan önemli bir alışkanlığımızdır.

Verilen canlar, sakat kalanlar, mağdurlar ve ekonomik kayıplar, alıştığımız günlük hayatımızdır. Yılda 10 binin üzerinde insan hayatını kayıp etmektedir. Yıllık 1.2 Milyar Dolar ekonomik kayıp vardır.(Yılda 1.2 Milyar Dolarla 886.000 adet 100m2 Konut, 2400 Km 33-40 Metre genişliğinde otoyol,1350 adet 300 yataklı Hastane sahibi olabilmekteyiz.) 150 bin kişi yaralanmakta, sakat kalmakta , ölen ve yaralıların yakınları mağdur olmaktadır. Trafik kazaları Sosyal yaralarımıza her gün yenilerinin eklendiği bir kara deliktir. Trafik kazaları nedeniyle her yıl bir Marmara depremi yaşamaktayız.
(devamı ►►►)
 



Devlerle Savaş

Donkişot’un yel değirmenleri ile yaptığı savaşın anlatıldığı hikayeyi bilirsiniz. Bu anlamsız savaş, Donkişot’un kahramanlığı olarak değil de, boşuna uğraşmasını anlatır.  
Şimdi, kendimize dönüp bakalım. Hayatımızın ne kadarını Donkişot olarak geçirdik.? Hayatımızda kaç tane yel değirmeni oldu? Yel değirmenleri ile savaşı kim kazandı? Başka, hangi devleri geliştirdik ? Bu devleri yenebildik mi?
**
Son otuz yılda Türkiye de insanların geliştirdikleri devler, yel değirmenleri hayatımızın parçası oldu. Dönem-dönem sağcılık, solculuk, Komünistlik, İslamcılık, Amerika yanlıları, Sovyet yanlıları, milliyetçilik, ülkücülük, kökte dincilik, Alevîlik, Sünnîlik, Kürtçülük, laiklik, anti laiklik, batı hayranlığı, futbol takım taraftarlığı, magazin hayranlığı, ne olacak memleketin hali sendromu vs. Dünyayı da etkileyen bu akım ve alışkanlıklar, ülkemizde kendine has özellikle kendini gösterdi. Bu akımlara meyil eden, inanan insanlar kendileri için savaşacak yel değirmenleri buldu. Kimi için Devlet, kimi için millet, kimi için geniş topluluklar, kimi için siyasetçi, kimi içinse din, düşman ve yel değirmeni ilan edildi. Savaş başladı. Giyiniş tarzı, kullanılan dil, bıyık şekli, okunan gazete, gidilen kahve, seçilen okul, alışveriş yapılan mağaza, binilen otobüs firmasına kadar hayatın içinde atılan her adım savaşın parçası haline geldi.
Oturulan her sohbet bu savaşın verildiği meydanlardır. Tefekkür, savaşlar ve taktiklerle eşitlendi. Hayatın gerçeklerini bir kenara iterek, savaşın şartlarına göre yaşamak modası. Politize olmamış, alışkanlıklarla bezenmemiş beyinin kalmadığı bir toplum.
(devamı ►►►)


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İçimizden Haberler

Evimizde yada işyerimizde kendi dünyamızın verdiklerini yaşarken, yanı başımızda kimler neyi yaşıyor acaba? Hele bu yaşayanlar arasındaki çocuklar, o saf, temiz sabilerin yaşadıkları bu ülkenin yirmi yıl sonrasının nasıl olacağının ip uçlarını vermiyor mu?
Bugün bunları yaşayanlar, bu yaşadıklarının izlerini ruhlarının bir kenarına işlemiyorlar mı?
 
Adı; Ahmet Yaşı:5 Seçimler yapılacak deniyor. Yollar bayraklarla süslenmiş. Müzik çalan arabalar her gün sokaklarından geçiyor. Babası, tayinini yaptırmayı düşündüğü milletvekiline tekrar oyunu vereceğini söylüyor. Hiçbir partiye güvenmediğini, milletvekili adaylarının ceplerini doldurmak için aday olduklarını her akşam tekrar tekrar söylüyor.
(devamı ►►►)
 



Toplum ve Uzlaşma

Toplumda uzlaşma; toplumu meydana getiren kişi, kuruluş, örgüt ve inançların doğru olduğuna inandıkları amaçlar için birleşmesidir. Hoş ile fedakarlığın birleştiği noktadır. Düşüncelerin karşılaşmasından doğan sentezin adıdır. Uzlaşma, hiçbir şey yapmamak değil, ortak özellikleri hedefe doğrultmaktır.
 
Bilim, ülke, basın, dış politika, millet, işçi, memur, işadamı, öğrenci, sanat, asker adına ve ortaya çıkanların bu grupları temsil etme yetkisini sorgulamadan varılan sonuç ve değerlendirmelerin toplumu nerelere götürdüğü açıktır. Temsil edilen grubun  çıkarları ile toplumun genelinin çıkarlarının çatışıp veya çakışmasını ölçmek için toplum değerlerini bilme, anlama ve tanıma erdemi gereklidir. Bu erdeme sahip olmayanların dayatma planları uzlaşmayı değil, ayrımı getirir. Toplumun inanç, düşünce, yaşam biçimi, ekonomik gücü ve duygularını tanımayan kişiler çeşitli zırhlar arkasına gizlenerek bu dayatmaları yapmaktadırlar. Gerçek yüzlerini göstermeme becerisine sahip bu kişiler bazen milliyetçi, bazen Müslüman, bazen laik, bazen sosyalist kimlikle karşımıza çıkmaktalar. Toplumda şekilcilik anlayışı hakim olması nedeniyle bazı önemli değerlere saldırıları bu kimlikleriyle kolaylaşmaktadır. (devamı ►►►)


..Gibi

Sahte olan hiçbir şeyin değeri yoktur. Belki, geçici bir kandırma, tatmin ve rahatlama sağlayabilir. Bu geçicilik sık sık tekrarlandığında asıla dönüşme eğilimi gösterir ve bir gün asıl olur. Aslın yerini sahtesi aldığında, işlem tersine döner ve asıl sahte olarak algılanır. Zaman içinde bu karışıklık içinden çıkılmaz bir hal alır. Hangisi asıl, hangisi sahte diye ayrım yapmak güçleşir, hatta imkansızlaşır. Sahtenin en tehlikeli tarafı aslına benzerliği yani “gibi” olarak görülmesidir. “Gibi” benzetmek istediğini aslı olarak gösterebilmek için başvurulan ince bir yöntemdir. Türk gibi dendiğinde Türk olmayan ama Türk’e benzeyen veya Türk’e benzemek isteyenin davranışını göstereni de, gerçekten tam bir Türk’ü de  işaret eder. Devlet adamı gibi dendiğinde de, gerçekten devlet adamı olmayan ama devlet adamının yaptıklarını taklit eden birinin davranışını da, tam bir devlet adamını da ifade eder.(devamı ►►►)
 



Alkışlar

Çocuklarımıza ilk öğrettiğimiz eylemlerden biri, ellerini birbirine vurarak ses çıkarmalarıdır. Yani alkışlamalarıdır. Duygu, düşüncenin dışa vuruşunda insanların ömürleri boyunca sıkça başvurdukları bir alışkanlık kazandırılır. Seyredilen tiyatro, konser, film, siyasi konuşmalar, diğer konuşmalarda takdir duygularımızı bu alışkanlığımız ile belli ederiz. Takdir duyguları kabardığı her an başvurduğumuz en kolay eylemdir. Almanya’ya uçakla giden vatandaşlarımız, uçağı piste indiren pilotu alkışlarlar. Herhangi bir yerde yapılan konuşmada, konuşmacı ses tonunu yükselttiği her cümleden sonra mutlaka alkış alır. Sözlerin ne ifade ettiği, alkışlayanlara önemli mesajlar verip-vermediği önemli değil. Ses tonu, el-kol hareketleri alkış almaya yeter. Zaten alkışlamaya hazır kitle en kolay tepkiyi mutlaka verecek. Kabulün, takdir edilişin onayını alan konuşmacı, gönül rahatlığıyla söylediklerinin tamamının doğru olduğu kanaatiyle konuştuklarını uygulamaya geçirir. Ne kadar çok alkış alınıyorsa, yapılan iş, konuşma o kadar güzel, iyi, doğru kabul edilir. Alkış almayan bir gösteri, konuşma, faaliyet de yok gibidir. İnsanların en cömertçe verdikleri sadece alkışlarıdır. Cömertçe alkışları alanların en zahmetsizce sahiplendikleri krediyi, alkışlayanların aleyhine kullandıkları ortadadır. Siyasiler, sanatçılar, konferansçılar aldıkları bu krediyle toplum üstü olduklarına inanır. Farklı olduklarına, çok güzel eylemlerde bulunduklarına, çok becerikli olduklarına kanaat getirir. Alkışı düşünmeden verenler, eleştirmekte aynı aceleciliği gösterir. Bir yerlere çıkardıklarının karşısında zayıf duruma düştüklerini gördüklerinde, eleştirmek, yok saymak gibi eylemlere girmekte gecikmezler. Eğer alkış alan her faaliyet aldığı alkış oranında devamlılık gösterseydi, şu anda hiç bir problemimiz olmayacaktı.(devamı ►►►)



Ne Oldu Bize?

Son yirmi yıldır ülkemizde sosyal değişimler, dünyaya paralel olarak çok hızlı yaşanıyor. Aslında çok hızlı tanımlaması bile karşılamıyor bu değişimi. Bu yirmi yılın son beş yılı ise bir araştırmanın başlayıp sonuç alınacağı süreyi beklemeden değişim yaşanıyor. Yani ne olduğunu anlamadan bir değişim. Bu değişimi “ne oldu bize” diye sorgularken neleri kaybettiğimiz bütün çıplaklığıyla yüzümüze vuruyor. Kapitalizm, liberalizm en vahşi taraflarıyla yaşanıyor. Kuralsızlık, ölçüsüzlük ve çıkara dayalı bir yaşamla çevrili olan bir Türkiye’ye doğru koşar adımlarla yol alıyoruz. Ekonomik sistemin getirdiği, dayattığı ve ardından iletişim organlarıyla desteklenen “ekonomi bir amaçtır” düşüncesi, insana ve milletimize has o yüce duyguyu ötelememize hatta yok saymamıza vardırdı. Oysa ekonominin diğer adıyla çıkarın amaç değil de, insanca yaşama doğru bizi götüren bir “araç” olarak kabul ettiğimiz yılları yaşayanlar, araç ve amaç arasındaki farkı daha çıplak görebilirler. O günleri yaşamayanlar yani şu anda yirmi beş yaşından küçük olanların sosyal yaşamı algılama biçimi çok ürkütücü ve tehlike çanlarını çalarak karşımıza dikiliyor. Çok sık dile getirdiğim “popüler kültür” kavramı içinde yok olup giden insana ve milletime has o güzel parçaları gördükçe üzülmekten öte bir şey yapamamanın ızdırabını yaşıyoruz(devamı ►►►)



Rasyonel (Akılcı) Toplum

Duygu, yaratanın insana verdiği en güzel vasıflardan biridir. Bu vasıfla ilişkiler gelişir. Yardımlaşma olur. Sevgi doğar. Merhametin temelidir. İmanın saklandığı, geliştiği önemli bir yerdir. Bu güzel özelliği kullanıp, hayata geçirerek, ideal toplumun temellerini atabiliriz. Ancak, Dünyada küreselleşme, globalleşme gibi adlar verilen, gelişmeler var. Kabul etmesek de ,kültürel, ekonomik, ilmi, teknolojik sınırların kalkması olarak anlaşılan gelişmelerin yaşandığı bir dünyanın içindeyiz. Dünyadaki diğer milletlerle olan rekabetimiz de, duygularımızı kenara itmemizi emrediyor. Ama, milletimiz rasyonel davranmakla, duygularıyla davranmayı birbirine karıştırıyor. Bu karışıklığın temelinde, milletimizin(asli özelliği olan) duygu toplumu niteliğini değiştirme zorluğunu görüyoruz. (devamı ►►►)
 



Sivil Toplum Örgütleri

Ülkemiz son yıllarda, sivil toplum örgütleri, sivil inisiyatif tanımlamaları ile sık-sık muhatap olmakta. Basının, devlet adamlarının , örgüt temsilcilerinin kullandığı bu isimlerin anlamı ne .? Neden sıklıkla kullanılıyor? Bu örgütler çok mu gerekli? Bizde durum ne? Biz sivil toplum örgütlerine inanıyor muyuz? Bu örgüt ve inisiyatifi nasıl anlıyoruz.? Bu sorulara kısa , anlaşılır cevaplar vermek için, bu günkü yazımda konunun sistem içindeki yerini yazacağım. Ülkemizde ki durumu daha sonraki yazımda ele alacağım.
Modern parlamenter demokrasi ve rekabete dayalı ekonomi, sosyal ve kültürel gelişmeyle paralellik arz eder. Çoğulcu parlamenter demokrasi, ekonominin maddi refah düzeyi yanında ,kurum altyapısı , toplumdaki her türlü değer ,davranış kalıpları,dünya görüşü ve organizasyon biçimlerini belirler. Çoğulcu demokrasinin ve piyasa ekonomisinin temel ilkeleri; sosyal ilişkilerin düzenlenmesindeki uzlaşma, hoşgörü, sosyal barış, birey özgürlüğü, adalet, eşitlik ,güvenlik ve refah düzeyidir. Gelişmelerini tamamlamış ülkelerin bu ilkeler konusunda ana problemleri yoktur.
Çağdaş toplumun çoğulcu toplum çerçevesi; iktidarın salt tek elde toplanmayıp, geniş bir alana yayılmasıdır. Farklı örgütler içinde siyasetin oluşumuna katkıda bulunması , böylece egemenliğin kaynağını oluşturmasıdır. Bu çerçeve, otoriter devlet modeline karşı çıkmaktır
(devamı ►►►)



Ülkemizde Sivil Toplum Örgütleri

Önceki yazımda sivil toplum örgütlerinin hangi sistemden kaynaklandığını yazmıştım. Bu örgütlerin bizdeki durumunu öncelikle, yüklendiği sorumluluk ve uygulama anlayışlarıyla değerlendirmekte fayda var.
Türkiye ekonomisi, parlamenter çoğulcu demokrasiye geçişin sancılarını yaşıyor. Sanayi toplumu için, önemli olan dönemler aşıldı. Ancak, Ekonomik gelişme düzeyi, çoğulcu demokrasinin uygulanabilmesi için gerekli maddi ve fikri imkanları üretebilecek düzeye henüz gelmedi.
Ülkemiz, sanayileşmenin ürünü olan karmaşık toplum yapısındadır. Sayılarının az olmasına rağmen, farklı örgütlerin kurulması, sanayileşmeyle birlikte farklı sosyal sınıf, tabaka ve grupların ortaya çıkmasının sonucudur. Bu örgütler, düşüncelerini benzer amaçlar için siyasi iktidar düzeyine taşıyan, çoğulcu toplum tipine geçmek için atılan önemli adımlardır. Dernek, vakıf, sendika, kooperatif ve odalar çoğulcu toplum tipinin parçalarıdır.
(devamı ►►►)



Bilim Adamı ve siyaset

1953 yılında Hasan Ali Yücel bir makalesinde üniversitede görev yapan bilim adamlarının siyasetten uzak kalmalarını telkin ediyor. Üniversitelerde bilimin gelişmesi siyaseti olumlu yönde etkileyecek diyor. Bir eğitimci olarak, bilim adamının üniversitede kalmasını istiyor*1. Bilim adamları da bu telkine inat son 50 yıllık siyaset sahnesinden hiç inmemişler. Siyaset ,bilim adamları için cazip, partiler için bilim adamları çekici olmuş.
Profesör, Doçent unvanlı idareci, genel müdür,müsteşar, Milletvekili, Bakan , Başbakan, Parti yöneticisi ve Parti Genel Başkan sayısının son yıllarda arttığını görmekteyiz. Hatta, bazı partilerdeki akademik kökenli kişilerle yeni bir üniversite kurmak bile mümkün!.. Hayatlarının bir kısmını üniversite de öğrencilere bilimi öğretmekle geçirenler ,yetiştirdikleri öğrenciler ile ülkenin iyi yönetilmediğini düşünmüş olacaklar ki yönetimi ilk elden yapmak için siyasete girmiş olabilirler. Ama kendilerine “Ben bilim adamı olarak üzerime düşeni yaptım mı?” diye sormamışlar. Sayıları azda olsa, bu soruyu soran değerli bilim adamları, ( yüz akımız olanlar) 1997 yılında 4413 makaleyi uluslararası literatüre sokmayı başarmış.
(devamı ►►►)



Çizgi Filmler ve Çocuklarımız

1970 ‘li yıllarda hayatımızın tam ortasına izinsiz giren televizyon hakkında çok yazı yazıldı, çok şey söylendi. Eleştirildi, yanlış programların etkileri ortaya kondu. Sosyal, psikolojik etkileri bilim açısından değerlendirildi. Doğrular, yanlışlar belirlendi. Televizyonun çocuklarımız üzerinde meydana getirdiği kültürel, dini, sosyal, aile yapısı, doğru düşünme, değerlendirme etkisi bazen dile getirildi.
Yaklaşık otuz yıldan beri bir kaç neslin yetişmesinde verilen eğitimin temelini oluşturan çizgi filmler göz ardı edildi. Çocuğun hayata açılan penceresi çizgi filmler, eğitimcilerin, psikologların, pedagogların, kültür ve din adamlarının dikkat etmedikleri tahrip edici fonksiyonunu yerine getirdi. Bu filmlerin yapıldığı ülkeler Amerika , Japonya, Çin ve Avrupa ülkeleridir. Çoğunlukla Avrupa tarihini, kültürünü, Hıristiyanlığı, mimarisini, aile yapısını anlatan, aşılayan çizgi filmler çocuklarımızın küçük dünyalarına sinsice giriyor. Film kahramanları, temsil ettiği Avrupa kültürünün bütün özelliklerini taşıyor. Tarihin içinden, kahramana giydirilen elbise, şehirlerin yapısı, kullanılan araçlar bu güne taşınıyor. Kahramanların boyunlarında asılı Haç’lı kolyeler. Katedral, kilise, kilise ayinleri, çan sesleri, Hıristiyan dinine göre yemek duaları, Tanrıya yapılan dua şekli, Haç çıkarma adeti, krala bağlılık, kralın gücü ayrıntısıyla küçük beyinlere kazınıyor. Çocuk seyir ettiği bir kaç çizgi film ile Hıristiyan Dinini, Avrupa tarihini , kültürünü öğrenmiş oluyor. Müslüman ve Türk olduğunu söyleyen ama, Hıristiyan Dinini bilen ve Avrupalı gibi yaşayan, çıkmazlara sürüklenen nesiller çıkıyor. Okullarda verilen zorunlu Din dersinin iki saat olduğunu düşünürsek, çocukların çizgi filmlerden aldıklarının eğitim hayatında ki ağırlığını görürüz.
(devamı ►►►)



Birlik Beraberlik

 Napolyon’un askerleri bir gün Napolyon’a sorarlar. Efendim, esir aldığımız düşman askerlerine ne için savaştıklarını sorduğumuzda bizlere hep aynı cevabı veriyorlar.” Namus, şeref, bağımsızlığımız için savaşıyoruz” diyorlar. Oysa siz bize her zaman “ para” için savaşıyoruz diyorsunuz. Bizim namus, şeref, bağımsızlık gibi önemli meselelerimiz yok mu? diye sorarlar. Napolyon’un cevabı nettir. İnsanlar sahip olamadıkları değerler için savaşır.
Kendimi bildim bileli duyduğum en önemli çağrı birlik beraberlik çağrısıdır. Ata sözlerine baktığımızda atalarımızın da ihtiyaç duyup söylediği çok sayıda birlik-beraberlik mesajlı sözleri var. Her Ramazanda, kandilde Diyanet İşleri Başkanı, “birlik ve beraberlik zamanıdır” diye başlayan alışılan konuşmasını yapar. Bayramlarda Devlet idarecileri, din adamları bu çağrıyı yapar. Bu konuda yazılar yazılır.Hutbeler okunur. Siyasetçilerin parti içinde yaptıkları istisnasız her konuşmada bu mesaj var. Doğal afetler karşısında mülki idare amirleri vatandaşı bu konuda uyarır. Bitip tükenmeyen birlik beraberlik zamanı, her gün başka biçimde ihtiyaç duyduğumuz sosyal uyarı olarak karşımıza çıkar.
(devamı ►►►)



Çiklet Satan Bedriye

Salı günü Bursa’da acı dolu bir trafik kazası yaşandı. Bildiğimiz, alıştığımız, hayatımızın parçası olan trafik kazalarından farklıydı. Kaza, kırmızı ışıkta durmayan aracın, annesiyle birlikte çiklet satarak hayata alışmaya çalışan altı yaşındaki Bedriye ve annesine çarpıp kaçmasıydı. Cani ruhlu sürücü çiklet satan Bedriye’nin altı yaşında hayata veda etmesine sebep olduğunu düşünmedi. Acılı anne ve ayakkabı boyacılığıyla yaşamaya çalışan kederli bir baba bıraktığını hele hiç düşünmedi. Her şeye rağmen yaşamak için mücadele eden bir aileye en büyük kötülüğü yaptığını aklına bile getirmedi. Yakalanmayacağını düşünüyordu. Kimsesiz, çaresiz, hakkını koruyacak kimsesi olmayan birine çarpınca görmedim, duymadım, bilmiyorum diyerek unutacağını, unutturacağını da biliyordu. (devamı ►►►)



Sadakat

Merhum Aşık Veysel ; benim sadık yarim kara topraktır derken acaba neler düşünmüştü? Sadık bir insan bulamamanın sıkıntısı mıydı? İnsanların sadık olamayacaklarını mı anlattı, bilmiyoruz. Halk kahramanlarının hayatlarında göze çarpan en önemli özelliklerden biri sadık olmalarıdır. Milletine, devletine, yakınlarına, yaptığı işe, aş yediği mekana sadakat, şiarları olmuştur. Şartların gereğini yerine getirmelerinde en büyük motivasyon kaynakları da sadakat değil mi? Aksi halde; ölmek, öldürmek, aç kalmak, soğukta yatmak nasıl mümkün olurdu? İmanın kaynağında da sadakat yok mu? Allah’ın sıfatlarından biri “sadık olan” değil mi? Kendimizi bütün çıkarlardan ve benlikten soyutlayıp, bir-kaç dakika düşünürsek, hayatımızı üzerine kurduğumuz bu yüce duygu ve davranışa ne kadar sahip olduğumuzu görmez miyiz?
(devamı ►►►)



Aile Temeli Sarsılıyor

Descartes, “iyi insan iyi aileyi, iyi aile iyi toplumu, iyi toplum iyi devleti meydana getirir” demiş. Bilerek veya bilmeyerek Türk-İslam kültürünün aileye bakışını açıklamış. Aile kültürüyle  yaşama metotları ve düşünce iklimi geliştirmiş bir milletiz. Aile, millet şuurunu kavramamızda, toplumun dinamiklerini algılayıp yönlendirmemizde en önemli kültür taşıdır. Tarihin her döneminde toplumun ayakta kalmasının yegane sebebidir. Aile kültürümüz, çocuğun, erkeğin ve kadının sorumluluklarını öğreten, bütün sosyal kavramları aşılayan okuldur. Ülkemiz yaşadığı siyasi, ekonomik ve sosyal istikrarsızlığın yaşandığı dönemlerde sosyal patlamaları yaşanmamasını aile kültürüne borçludur. Türk aile tipinde birey ailesi için var olur. Aldığı olumsuz etkilere direnmek için mücadele eden bireylerin sığındıkları gelenekleri ve alt kültürlerinin hissedildiği yaşandığı yer ailesidir.(devamı ►►►)



Yazmak mı Konuşmak mı?

Kendi iç problemlerini bu kadar çok konuşan bir toplum yoktur. Nereye giderseniz gidin, herkes bildiği kadar her konuyu kaygısızca tartışır. Konuştukça, konuşurlar. Birkaç dinleyici bulan, hele sesini iyi kullanan biri mekan neresi olursa olsun, konuştukça açılır, coştukça konuşur. Bu kadar çok konuşmamıza rağmen yazanımız azdır. Yazmak, günlük tutmaktan, anıları yazıya dökmekten, mektup yazmaktan, kitap yazmaya kadar uzar. Hiçbir şey yazılmıyorsa şikayet dilekçeleri, şikayet mektupları yazılır. Oturdukları yerden filozofluk yapanlar, önerilerini gerekli yerlere yazarak ulaştırır. Kalemi zayıf bu toplumda bir şeyler yazanlar da küçümsenir. Üretilen ne olursa olsun, belli bir emek , araştırma , birikim ve düşünce egzersizi gerektirir. Maalesef doğru veya yanlış her yazı, hemen eleştiri bombardımanına tutulur. Küçümsenir. Eksiklikleri aranır. Muhtevasına bakılmaksızın yazan insanın bulunduğu konuma göre şablonu hazırlanır. Yazanla, okuyan arasındaki bu geçimsizlik bazen katı bir taassuba kadar gider. (devamı ►►►)



Toplum Hafızası

Sosyal konular konuşulduğunda telaffuz edilen “toplum hafızası” hakkında ilginç istatistikler var. Bir ABD vatandaşı dört-beş yıl, Avrupalı yedi-sekiz ay, Türk vatandaşı ise on sekiz-yirmi bir gün öncesini hatırlıyormuş. Bu büsbütün hafıza kaybı anlamında değil tabi ki. Bir başka ifadeyle Amerikalı seçtiği bir başkanın vaatlerini görev süresinin bittiği tarihe kadar hatırlıyor. Bizde ise; seçimlerden bir ay önce verilen sözler, inanılan vaatler, seçim sandığına giderken unutuluyor.
Bu hafıza zayıflığı, bir şeyi yapan, söyleyen, vaat edenlerde daha fazla galiba. Söz veren hemen unutuyor ama ilginç olanı bu sözlerden, olaylardan olumsuz etkilenenlerin de unutması.
(devamı ►►►)



Türküler

Çok söz söylenmiştir türküler üstüne. Ana sütü gibi ak, ana sütü gibi temiz denmiştir. Nerden geldiğini ayak seslerinden tanırım denmiştir. Ne söylenirse söylensin, türkülerin üzerimizde bıraktığı etkileri anlatmaya yetmez. Sazın, sözün, duygunun, düşüncenin, yaşam biçiminin, geleneğin, sevginin ince bir maharetle işlendiği bir bütündür türkü. Her dinleyişinde yeni keşiflerin yapıldığı, yeni ufukların açıldığı, yeni hazların alındığı önemli bir hazinedir. Sazın teline vurulan tezenenin okşayışıyla, zurnadan çıkan korkusuz haykırışla, davulun tokmağının çırpısıyla uyumuyla, sipsinin feryadıyla, kavalın ağlamasıyla ve üstüne dizilen acılı, tatlı, neşeli, kederli sözlerle kulaktan girip ruhun derinliklerine yerleşen saf, temiz bir can suyudur türkü.

Kültürün diğer her parçası çok önemlidir ama türkünün bıraktığı izler ise çok farklıdır. Türkü sınır tanımaz, siyaset bilmez, haritaları görmez. Nerde bir dinleyeni varsa ordadır. Nerde bir söyleyeni varsa oralıdır. Bir toplumu millet yapmada en etkin rolü üstlenmiştir. Acıyı, kederi, neşeyi, sevgiyi ve paylaşmaya dair ne varsa türküyle yaşanmıştır. Yıl, takvim, asır gibi zamanlar da türkünün söylendiği yerde yoktur. Zaman ya yoktur, ya durmuştur. Yüzyıl önce söylenen yemen türküsü, şaha gidelim deyişini hangi zamana sığdırabiliriz ki? Vatan sınırları haritalarda başka çizilse de türkülerde başka şekilde dile gelir. Bir bakarsın vatan toprakları binlerce kilometrekare daha çoğalmış. Selanik türküleri yoksa nasıl söylenir.
(devamı ►►►)



Bilgisayar Oyunları

 İnsanlık tarih boyunca yaptığı bir çok yenilikte fayda zarar arasındaki ilişkiyi tam kuramamıştır. Zararları ağır basıp, tehlike çanları çalmaya başlayınca tedbir almaya çalışılır ancak çoğunlukla geç kalınır. İşin ekonomik tarafını hesaplayarak, elde edilen gelirin iştah kabartan cazibesiyle çeşitli ürünler üretilir.

Bu ürünlerden en tehlikeli olanlarının başına yerleşen bilgisayar oyunlarının etkilerini görmezlikten gelmek, oyunu üretenle, tüketenin inisiyatifine terk etmek toplumları saramayacakları yaralarla baş başa bırakacaktır. Üretenin çeşitli amaçları ve en başında ekonomik gelir sağlama vardır. Onlar için bilgisayar oyunu bir üründür, satılır ve para kazanılır.

Daha farklı bilinç ve amaçla da bu oyunlardan üretildiğini biliyoruz. Belli bir kültürü yayma, milliyetçilik aşılama, ülkesine karşı güven yaratma, somut dünyanın gerçek düşmanlarını tanıtma vb. Bu amaçlara hizmet eden oyun aynı zamanda üreticisine milyon dolarlarda kazandırmakta.
(devamı ►►►)



Bu Çocuklar Kimin?

“Bugün okullu olduk, sınıfları doldurduk”. Bu okul şarkısı söyleniyor bu günler. Bu hafta da “ilköğretim” haftası olarak kutlanıyor, her Eylül ayında olduğu gibi. Salonlar dolacak, konuşmacılar kürsülerden en hararetli konuşmalarını yaptılar ve yapacaklar. Birileri mesajlar yayınladı ve yayınlayacaklar. Pespembe tablolar resmedilecek, biz var ya biz gibisinden övünülecek de övünülecek.

16 milyon çocuk ve gencin okuduğu kocaman bir ülke. Hepsi ayna anda ayağını yere vursa dünya titrer. Dünyanın çok ülkesinin nüfusunun tamamından çok olan bir sayı. Dünyayı korkutan bir sayı. Genç, dinamik ve bu yüzyıla damgasını vuracak nesil. Ama bu nesil şarkıda ki gibi “sınıfları dolduruyor” sadece. Dolgu malzemesi. Boş olan sınıfları dolduran bedenler. Sabah saat 06 da uyanan 7 yaşındaki yavrular, çocuklar, gençler. Bir koşturmacayla okula yetişen, 6 saat okulda kalanlar. Okulda sadece ders, ders, ders görenler.
(devamı ►►►)



Yine Eğitim

 Bu ülkede yaşayıp da her gün yüzlerce problemle yüz yüze gelmeyen yoktur. Ama bu problemleri fark edenler var, bir de fark etmeden geçenler. Problemi olduğu gibi yaşayıp şikayet etmeyenler var, bir de eleştirenler, isyan edenler. İlk cümlede yüzlerce dedim, abartılı bulanlar olabilir ancak gerçek sayı yüzlercedir. Evinde otursan bile, hücrede olsan bile bu ülkenin gerçeği problemler, yakana yapışır mutlaka. Problemleri fark edip isyan edenler kendilerince çözüm üretir ve dinleyen birini buldular mı saatlerce konuşurda konuşurlar. O konuşmalar yapılırken bile yeni bir problemle karşılaşırlar. O karşılaşılan ve her gün yaşanılan, adeta kader olan problemlerin sebebi ise bellidir, bilinir, dillendirilir. EĞİTİM…

“Bu konunun asıl sebebi eğitimsizliktir” yada “ Bu konuyu çözmek için eğitim şart” vbg. Cümleleri sokakta, işyerinde, gazetelerde, televizyonlarda o kadar çok duymuşuz ki, sayı vermek dahi imkansızdır. Bu kadar “eğitim” diyen bir toplumda nedense bu “eğitim” bir türlü verilemez.
(devamı ►►►)



Kalıplarla Düşünmek

Nereye gidersek gidelim, nereye dönersek dönelim, ayrılmaz parçamız olan ölçüler ve kalıplarımız hep yanımızdadır. Yaşamın her yerinde, düşüncenin her boyutunda kullandığımız kalıplar. Yaşamı ve düşünceyi kolaylaştıran ancak sığlaştıran, tadına vardırmayan ve sınırlandıran kalıplar. Buna da çeşitli adlar koymuşuz. Yasalar, toplumsal kurallar, gelenek, görenek, töre, racon, yönetmelik, tüzük vbg. Bu kalıplar, bütün toplumlarda kendi içinde küçük değişiklikler gösterse de var olmuş ve yaşamın tam ortasında yerini almıştır.

Bilgi, tecrübe, engin düşünce ve özgürlüğün yerine kalıpla hareket etmenin kolaylığını yaşayan bir toplumuz. Kalıp konusunda o kadar üretkeniz ki, kendimizi içine hapsettiğimiz kalıplardan başka, diğer insanlar için kalıpçılığı(Şablonculuk) acımasızca kullanırız. Kendi yaşamımızda başkalarının kurallarını uygulamanın sıkıntısını yaşarken, başkaları için kalıplar koymak yanlışından da vazgeçmeyiz.
(devamı ►►►)



Kuralsız Yaşamak

Kurallar, insanlık tarihi kadar eski olan sosyal yaşamın önemli bir parçasıdır. Toplumun ve bireylerin yaşamlarını kolaylaştıran düzen, intizam, huzur ve başarının anahtarıdır. İnsanlık tarihinde ortaya çıkan felsefeler, dinler ve devletlerin temelleri kurallarla atılmış. Dünya sahnesinden silinen felsefe, din ve devletlerin kurallara uymadıklarını tarih kaydetmiştir.
Acı tecrübeler sonucu ortaya çıkan kurallar, uyulmaması halinde gene insanları acıya, kedere, yoksulluğa gömmüş. Sosyal kurallar ile idari kurallar hemen her kültür ve toplumda belirlenmiş. Kurallar, yazılı hale getirilen hukuk, mevzuat, yönetmelik, yazılı olmayan gelenek, görenek ve diğer kültürel motiflerle netleşmiş.
(devamı ►►►)
 



Bireyin Kendini Sorgulaması

Montaigne ; “başkalarını anlamak istiyorsan, kendini iyi incele” diyor. Empati de; kendini karşıdaki insan yerine koyarak, o insanı anlamayı kolaylaştıran yöntem. Her iki davranışın sonucu; bireyin kendini sorgulamasıdır. Sorumlu olduğu her konuda üzerine düşeni yapıp, yapmadığını tespit etmesi. Sorumlu vatandaş sıfatını taşımaya layık olması. Kendini birebir ilgilendiren meseleler hakkında bilgi sahibi olması. Bildiğini uygulama becerisini kazanması. Metotlu düşünme yeteneğine kavuşması. Kendine güvenmesi. Medeni cesarete sahip olması. Bilgi, tecrübe, fikir üç ayağını kurması.
Gazetelerde çıkan haberler, yorumlar, köşe yazıları olduğu gibi algılanıyor ise birey kendine dönüp bakmalıdır. Başkasının verdiğini sorgulamadan alıp kabul eden kişi, okumanın tekniğini bilmeden okuyor. Yoruma dayalı doğru okuma yöntemi; okuduğunu belli bir süzgeçten geçirip, doğru olanların alınması, yanlışların ret edilmesi şeklindedir. Peki bu süzgeç nasıl oluşur? Her okuyan kendine ait bilgi, tecrübe, hayat görüşü, inançları ve yaşama biçimini süzgeç olarak kullanır. Bilgi saydığım diğer vasıfları çevreleyen , taban oluşturan, karanlıklara ışık tutan en önemli unsurdur. Yani bilgi olmadan, ortaya sunulan her davranış yanlışa yakın olabilir veya eksik kalır.
(devamı ►►►)



Öğretme(ye)nler

Kültürümüzde öğretmene verilen değer çok az mesleğe verilir. “Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum” ölçüsü ile kutsal meslekler arasına giren öğretmenliğin Türkiye gerçeğine dokunmak istiyorum. Kutsal, eli öpülesi öğretmenler bu meslek için ne kadar uygun insanlardan seçilmiş. Tabi ki öğretmenliği bütün benliği ile yapan, tek düşüncesi öğrencileri olan çok az sayıda öğretmen var. Mesleğin gereklerini yerine getirmeye gayret edenler var. Bunları aşağıda yazacaklarımdan ayrı tuttuğumu özellikle belirtmeliyim.                       
**
Ülkemizde yaşanan bir çok konuda olduğu gibi bu konuda, gerçeklerle , duygular birbirine karıştırılır. Olması gereken özellikler ile mevcut öğretmenlerin aynı olduğu varsayımı yapılır. Öğretmenlerin taşıdıkları niteliklerin bozuk, eksik olduğu gözden kaçırılır. Öğretmenlerin içinde bulundukları olumsuz şartların sebebi “sisteme” yüklenir.!. Sistemin bu problemleri doğurmasında öğretmenlerin rolüne bakılmaz. Sistemin bu hale getirdiği öğretmenlerin bu sistemin oluşmasında payları yok mu? 1970 ‘li yıllarda öğretmenlerin önlerindeki sıralarda oturanların bir çoğu şu an TBMM sıralarında oturmakta. Şikayetçi oldukları sistemi düzeltecek, değiştirecek makama gelmiş kişiler, bir zaman onların yoğurduğu öğrenciler değil mi?Onları iyi yetiştiremediklerini hiç mi düşünmüyorlar?
(devamı ►►►)



Garip Demokrasi

Demokrasi, toplumların elde ettiği kültürel değerlerin kullanılması ile amacına ulaşır. Demokrasi, demokrat kimlik, demokratik sistem gibi tanımlamaların arkasına sığınılarak elde edilemeyecek, yaşanan bir kültür ve yaşam biçimidir. İlk çağlardan bugüne kadar insanlığın bulabildiği en insani yönetimdir. Kölelik, sultanlık, krallık, padişahlık düzenini yaşayan toplumların demokratik sisteme alışmaları kolay olmamış. Demokrasinin en önemli tarafı, nimet, külfet dengesi hak , özgürlük, imkan yönünden bireyin lehine gelişmesi olarak söylenir.
Birey, kendi düşüncesini özgür biçimde açıklar, yönetime talip olur. Gene özgür düşünen diğer bireylerin verdiği oylar ile seçilir ve yöneten olur. Bu yöneten vasfı, eşitler arasından seçilerek verilen temsil yetkisidir. Bu yetki, demokrasinin bireylere verdiği seçen, denetleyen, değiştiren özelliklerini ortadan kaldırmaz. Ancak, yasaların çizdiği çerçeveyle sınırlanır. Yasalar, demokrasinin işlemesi, toplumun hayatına doğrudan girmesini teminat altına alan demokrasinin ayrılmaz parçasıdır. Bu yasalar, bireyin haklarını ve yönetime katılma biçimini belirler. Yol açar, yöntemi söyler. Siyasi partilerle ilgili, seçim ile ilgili, derneklerle ilgili yasalar demokrasiyi işleten yasalara verilecek can alıcı misallerdir. Değiştirilmesi için üzerinde çok konuşulup, yazılan bu yasaların mevcut halleri bile toplumda bulunan demokrasi kültürünün üzerindedir.
(devamı ►►►)
**

 

      E-Posta: sirricinar@sirricinar.com