| |
SİYASİLERDE DAVRANIŞ KALIPLARI
Aktüel yazı yazmak istemem. Günlük yaşanılanların altında yatan
nedenlerle ilgilenmek, ya da geleceğe miras olarak bırakılanlar daha
cazip gelir. Her zaman aktüelliğini koruyan konulardan biri
siyasilerdir. Günlük siyasi olayları değil de genel bir açıdan bakmak
istiyorum. Kimdir bu siyasiler?
Demokrasinin gereği olarak bizi yöneten, yaşamımızı yönlendiren,
geleceğimizi tayin eden, nasıl inanacağımızı, nasıl yaşayacağımızı,
nasıl okuyacağımızı, nasıl çocuk yetiştireceğimizi, ne izleyeceğimizi,
az ya da çok para kazanacağımızı, teknolojiden nasıl faydalanacağımızı,
nasıl domates ekeceğimizi, sütü nasıl üreteceğimizi, ne konuşacağımızı,
ne yazacağımızı belirleyen şahsiyetlerdir siyasiler. Niye mi? Çünkü;
hukuk devletinde yukarda saydıklarım ve sayamadıklarımın hepsi yasalarla
belirlenir ve bu yasalar “yasama” organı olan Meclis tarafından yani
milletvekilleri tarafından yapılır. Sadece yasa yapmakla kalınmaz bir de
uygulama yani yürütme-idare etme yetkisi de yine siyasilerde,
hükümettedir. Kısaca hayati önem taşıyan işlerin tamamı siyasilerin
yetki ve etki alanındadır. Demokratik sistem gereği bu şahsiyetler halk
tarafından seçilir ve dönem dönem isimler değişir, partiler değişir,
hükümetler değişir. Ama, bu yazının da asıl konusu olan “davranış
kalıpları” pek değişmez. Nedir bu davranış kalıpları?
Seçim öncesinde yaşananları tekrar etmeyelim, zaten biliniyor. Ama seçim
günü aday olan on binlerce kişi arasından beş yüz elli kişi Milletvekili
ve binlerle ifade edilecek belediye başkanları, meclis üyeleri seçilir.
Seçim günü sade vatandaş olan, mesleği, eğitimi, işi ve birikimleriyle
hangi sıfata sahipse ona göre davranan bu kişiler, seçilmişlerse o an
“kurtarıcı, seçilmiş, yüce, bilgili, elit, farklı, kültürlü, en iyiyi
bilen, en güzeli gören, her konuda fikir sahibi, topluma tepeden bakan,
halkı avam gören, sanattan anlayan” putlara dönüşür. Kendilerini
“tanrılaştıran” bu davranış kalıbına o kadar hızlı uyum sağlarlar ki ,
yaratılışından en önemli özelliği olan bukalemunlar dahi şaşırır. En
büyük sinema artistleri, aktrisleri, tiyatro sanatçıları dillerini
yutarlar. Çünkü onlar hiçbir rolü bu kadar hızlı benimseyememişler ve
hiçbir oyunda bu kadar başarılı olamamışlardır. Yine bu siyasiler ders
almayı, takvim hesabını, matematiği bilmeyen bir yapı sergilerler.
Kendilerinden önce gelip, giden ve hiçbir hükmü kalmayan eski
meslektaşlarını unuturlar. Takvimde yılın üç yüz altmış beş gün olduğunu
ve bu günler bitince yeni bir yılın geleceğini, bu gelen yılların da
onları “siyasetçi eskisi” yapacağını unuturlar. En fazla, taş çatlasa ve
tanrısallıklarını kullansalar dahi bin sekiz yüz yirmi beş gün sonra
işlerinin biteceğini hesaplayamayacak kadar matematik yoksunu olurlar.
Görevde oldukları zaman diğer meslek mensuplarının tamamı “basit” birer
halk parçasıdır onlar için. Girdikleri her toplumda konuşmaları gereken,
dinlenmesi gereken, esprilerine gülünmesi gereken, itiraz edilmemesi
gereken bu küçük tanrılar bu rollerini o kadar iyi oynarlar ki, altın
portakal, altın koza hatta altın ayı festivallerinde “mükemmel, hatasız,
hayranlık duyulacak en iyi kadın ve erkek oyuncu” ödüllerini hak
ederler. Oscar verilse bile az gelir o büyük oyunculuğa. Bir masal
kahramanı olarak görürler kendilerini, ellerindeki sihirli
sopayla(Unvanları) “ol” deyince her şey olacağını düşünür ve ebediyete
devam edecek rüyadan uyanmak bilmezler. Onları bu masal rüyasından yeni
bir seçim uyandırır. O seçimde tekrar “tanrılıklarını” onaylatmak ve
devam ettirmek için umut dolarlar. Bu umutlarını her türlü entrika,
iyilik gösterisi, ayak oyunu gibi enstrümanları kullanarak desteklerler.
Bu halkın parasını yine halka vermelerini “tanrıların kullarına ihsanı”
olarak algılanmasını isterler. Yaptıkları küçük tayinler, iş bulmalar,
ihale vermeler gibi işlevlerinin karşılığı olarak tekrar seçilmelerini
beklerler. Seçimde tekrar seçilmişlerse tanrılıkları devam eder. Eğer
seçilmemişlerse, yeni bir kartvizit yaptırarak bu kartvizite tanrı
olduğu dönemin numarasını yazdırıp bir süre de öyle idare ederler. Ama
çevresindeki en yakınından, en uzağına, gazetecisinden, banka memuruna,
kapıcısından, apartman yöneticisine herkes bıyık altından gülerek
düştüğü acınacak hali yüzüne vurunca kendine gelir. Daha önce edindiği
davranış kalıbına girme, rol yapma yeteneğini devreye sokarak bu sefer
“en iyi, insancıl, mütevazı, halkla iç-içe, dinleyen, karşısındakilere
hak veren” insan kisvesine bürünür. Çevresindekiler yani halkın kafası
yine karışır ama saflığından olsa gerek yine oyunu yutar ve o’na karşı
ilgiyle, iltifatla davranır. Oysa haykırması gereken kral çıplak
demesidir. Ya da “eskiye rağbet olsaydı bir pazarına nur yağardı” ata
sözünü hatırlatmasıdır. Ama bunları demez bu güzel halk.
“Koltuklarından güç alanlar” o koltuklarını kaybettikleri gün hacimleri
ve yoğunlukları kadar yer tutarlar bu toplumda. Yani daha önce “avam,
kul” olarak baktıkları o toplumun fertlerinden biri olurlar. İşte o
zaman o toplumda açıklığıyla, netliğiyle ve şahsiyetleriyle yer
edinenlerin büyük cüsselerinin yanında ne kadar küçük zerreler olduğunu
fark ederler.Seçilmemişler bu farkındalığı yaşarken yeni seçilenler aynı
oyunu hatasız oynamaya devam ederler.
Peki bu tanrıların bu davranışlarına toplumun tepkisi nasıl olur?
Maalesef, toplumun çoğunluğu küçük menfaatler karşılığı “dalkavukluk”
oyununu sergiler. Sürekli “kral öldü, yaşasın yeni kral” naraları atmaya
devam eder.
Toplumun diğer bir kısmı ise, acıdan kıvranır, uykusu kaçar, yediği
zehir olur, mutsuz olur ama dimdik, şahsiyetiyle ayakta kalmaya devam
eder.
İşte siyasilerin “davranış kalıpları” onları ne zavallı duruma
dönüştürüyor, bunu bir görüp anlasalar. Asıl yapmaları gereken sosyal
duyarlılık, sorumluluk anlayışıyla hayatımızın, geleceğimizin
şekillenmesinde hiç olmazsa “evet” dedikleri yasaları bir okusalar ve
vicdanlarını bu kadar karartmasalar.
Ne diyeyim “Mağmurlanma padişahım senden büyük Allah var” ve “Ne ekersen
onu biçersin” ha bir de “Çok yaşayan yüze kadar yaşıyor” desem anlarlar
mı?
Sırrı Çınar
Ruh sağlığı düzgün, düşünebilen, doğru davranışlarda bulunabilen,
dürüst, hak bilen, “adam gibi adam” yetiştiren öğretmen ve sistem
istiyorum.
Öğrenmesini öğreten, özgürce düşünmesini öğreten, duyguları öğreten,
değerleri öğreten, tek tip insan yetiştirmekten utanan öğretmen ve
sistem istiyorum.
Eğitim ile öğretim arasındaki farkı bilen eğitmen ve sistem istiyorum.
Bu ülke bizim, bu çocuklar kimin? Bu çocukları “eğiten” birilerini
istiyorum. (Sırrı Çınar)
 |
|