BU ÇOCUKLAR KİMİN?




“Bugün okullu olduk, sınıfları doldurduk”. Bu okul şarkısı söyleniyor bu günler. Bu hafta da “ilköğretim” haftası olarak kutlanıyor, her Eylül ayında olduğu gibi. Salonlar dolacak, konuşmacılar kürsülerden en hararetli konuşmalarını yaptılar ve yapacaklar. Birileri mesajlar yayınladı ve yayınlayacaklar. Pespembe tablolar resmedilecek, biz var ya biz gibisinden övünülecek de övünülecek.

16 milyon çocuk ve gencin okuduğu kocaman bir ülke. Hepsi ayna anda ayağını yere vursa dünya titrer. Dünyanın çok ülkesinin nüfusunun tamamından çok olan bir sayı. Dünyayı korkutan bir sayı. Genç, dinamik ve bu yüzyıla damgasını vuracak nesil. Ama bu nesil şarkıda ki gibi “sınıfları dolduruyor” sadece. Dolgu malzemesi. Boş olan sınıfları dolduran bedenler. Sabah saat 06 da uyanan 7 yaşındaki yavrular, çocuklar, gençler. Bir koşturmacayla okula yetişen, 6 saat okulda kalanlar. Okulda sadece ders, ders, ders görenler. Belirli bir yaştan sonra sürekli ders almaları biraz hoşgörüyle karşılanabilir ama 7-8-9-10 yaşındaki çocukların 6 saat ders almaları, hatta 10 dakikalık teneffüslerini bile koridorda geçirmelerini düşünen birileri var mı acaba? Daha ilk gün “ açın defterlerinizi, yazın” diyen öğretmenler, okula gelmeden kaç kitap okudular, kaç dergi karıştırdılar, kaç makaleye göz attılar, bilgilerini(varsa) nasıl tazelediler, çocuk psikolojisiyle ilgili kaç dakika düşündüler, bunu sorgulayanlar var mı acaba? Çocuğun ve gencin birey olduğu, ruh taşıdığı, duygusu olan düşünebilen bir İNSAN olduğunu kaç öğretmen, kaç veli, kaç sorumlu düşündü acaba? Şatafatlı kampanya açılışlarıyla, basın önünde okullara gitmelerle bu işin gösteriş kısmını tamamlayanları çok gördük ve göreceğiz. Ama hala çocuğun “etinide, kemiğini de” almaya hazır öğretmenleri, “etinide, kemiğini de” vermeye hazır velilerin olmasını kim sorgulayacak acaba?

Canımızdan çok sevdiğimiz, can verdiğimiz çocuklarımızın hayatını şekillendirecek öğretmenleri tanımak için çevremize bakmamız yeterlidir. Büyük kutsiyet yüklediğimiz, eli öpülesi dediğimiz o öğretmenlerin çoğunluğu(çok azını tenzih etmek gerekir) kitap okumaz, gazete almaz, dergi abonesi değildir. Üniversite sınavında “hiç olmazsa öğretmen olayım” diyerek girdiği okulda öğrendikleriyle meslek hayatlarının sonuna kadar aynı bilgiyle ve meslek içinde edindiği tecrübeyle giden kalabalık kitleyi öğretmenler oluşturur. Kendisi nasıl yetişmişse, kendisi hangi kapasitedeyse öğrencisini de öyle yetiştirir. Mazereti de çoktur. Geçim sıkıntısı, maaş azlığı, çalışma koşulları. Doğrudur, bu problemler var ancak bir neslin önündeki uzun yılları yok edecek hiçbir mazeret kabul edilemez. Hangi öğretmen okumak isteyip de kitap bulamamıştır acaba? Başka yazılarımda üzerinde durduğum “meslek ahlakı” kavramını öğretmenler ne kadar biliyorlar?


“Ne yapalım, bu ülkenin gerçeği, büyük devler var karşımızda, sistem bozuk” diyerek içinden sıyrılmaya çalıştığımızda sorumluluklarımız yok olur mu? . Devlerle savaşmak yerine teslimiyeti seçenlerin “HÜRRİYETLERİNE” kavuşmaları mümkün olur mu? Sistemi kim kurdu ve yürütüyor? Bu devleri kim oluşturdu ve besliyor? Sistemin değişmesi için kaç öğretmen kaç araştırma yaptı, öneri sundu veya kendince uyguladı? Devleşen dershane, özel ders, özel okul ve Anadolu liseleriyle, Kolejlerde okutulan yabancı menşeli kitap pazarının 50 Milyar Dolar yani 75 katirliyon TL olmasını kim gerçekleştirdi? Özel ders verenler kim? Dershaneleri kuranlar ve orada çalışanlar kim?

Biri birine lades diyen kocaman bir kitle. Öğretim sektörünü (eğitim değil özellikle kullanmıyorum) yaratan, oradan beslenen, ya da birilerinin beslenmesini sağlayan kocaman bir kitle. İşte bu kitleye mahkum olmuş veliler. Zorunlu eğitim diyerek onlarca kilometre uzaktaki okula yürütülen köy çocukları. Bunun eğitim olmadığını bildiği halde öğretim için çile çektirilen öğrenciler ve veliler. Veliyi asla dikkate almayan, bütün veliler aynıdır, bütün çocuklar aynıdır ve öyle olmalıdır diye düşünen “tek tip” insan olan ve “tek tip” insan yetiştiren öğretmenler. Müfredat diyerek öğretmenlerin korkulu rüyası olan müfettişler. O müfredata uyarak sonu hiç aydınlık olmayan insanlar yetiştirme peşinde olan öğretmenler ve yöneticiler.

Bu yazdıklarımı okuduğunuzda “bunları biliyoruz” diyebilirsiniz. Biliyor olabilirsiniz de bunların değişmesi için ne yaptığınıza bakmanız gerekiyor. Kabul etmeyebilirsinizde, o zaman size on dakika düşünmenizi öneririm.
Bakanlığın başında bulunanlar için, komisyon odalarında kağıt üzerinde, yazılan tamimlerde her şey güllük gülistanlık görünür. Onlara hiç bir şey söylenemez. Hepsi tam bir uzman edasıyla yüzlerce gerçekleşen projeden bahsederler ama işin pratiği yani okullar, öğretmenler, yaşananlar onları yalanlar.

Bu ülke bizim. Ya bu çocuklar kimin? Bu çocuklar adına;
Öğrencisinin ailesini tanımak için randevu alıp öğrencinin evine giderek ailesinin nasıl yaşadığını, ne yiyip, ne içtiğini, ilişkilerinin nasıl olduğunu, anne, babanın yeterliliğini öğrenerek çocuğun psikolojisini çözmeye çalışan öğretmen ve sistem istiyorum.

Okuyan, araştıran, kompleksi olmayan, sevmesini bilen, insanı merkeze koyan düşünce yapısına sahip öğretmen ve sistem istiyorum.

Çocuğun ruhsal gelişimini tamamlama faaliyetlerine “lay lay lom eğitim yaptırmam” diyerek karşı çıkmayan öğretmen ve sistem istiyorum.


Ruh sağlığı düzgün, düşünebilen, doğru davranışlarda bulunabilen, dürüst, hak bilen, “adam gibi adam” yetiştiren öğretmen ve sistem istiyorum.

Öğrenmesini öğreten, özgürce düşünmesini öğreten, duyguları öğreten, değerleri öğreten, tek tip insan yetiştirmekten utanan öğretmen ve sistem istiyorum.

Eğitim ile öğretim arasındaki farkı bilen eğitmen ve sistem istiyorum.

Bu ülke bizim, bu çocuklar kimin? Bu çocukları “eğiten” birilerini istiyorum.
 
 

Sırrı Çınar

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Fikrime Düşenler     Ana Sayfa