| |
BİZ, GERÇEKTEN BİZ MİYİZ?
Sosyal bilimlerin en temel özelliği yapılan gözlem, deney ve
araştırmaların aynı sonucu vermemesidir. Tepkiler, davranışlar ve ortaya
çıkan sonuçlar her zaman farklılıklar gösterir. Ana başlıklar altında
toplanabilen bu sonuçların alt başlıkları araştırma veya üzerinde
deneylerin yapıldığı toplumun eğitim, öğretim, ekonomik, bölgesel,
genetik, kültürel ve insana ait bir çok özelliğine bağlı olarak
değişiklik gösterir. Din, ideoloji, yönetim biçimlerinin pratiğe
dönüşmesinde de aynı değişiklikler kendini gösterir. Bireyin algılaması,
içselleştirmesi ve davranışına yansımasının çeşidi o topluluğu oluşturan
insan sayısı kadardır.
Bu farklılıkların toplum düzenini bozmaması için yazılı ve yazılı
olmayan kurallar konulmuştur. Yazılı kuralların oluş biçimleri
devletlerin yönetim biçimine göre değişiklik gösterir ancak temel unsur
erki elinde bulunduranlar tarafından konulmasıdır. Parlamenter
demokrasilerde meclisler, senatolar bu kuralları koyarken
diktatörlüklerde iktidarı elinde bulunduran kişi veya kişilerce ve diğer
yönetim biçimlerinde de yönetenler tarafından çeşitli yöntemler
uygulanarak kurallar konulur. Yazılı olmayan kurallar ise, yazılı
kuralların gölgesinde yeşeren toplumun temel özelliklerini yansıtan ve
çoğunluğun uygulamaya razı olduğu adet, gelenek, töre gibi isimler alan
toplumu düzenleyen önemli kurallardır.
Yazılı kuralları koyanları biliriz. Ama yazılı olmayanları kimlerin
koyduğunu bilme şansımız yoktur. Kimin koyduğunu bilmediğimiz bu
kurallara uyum gösterirken sorgulama, amaç, sonuç ilişkilerini de
düşünmeyiz. Toplulukların ve insanın bu zaafını bilen iyi niyetli veya
art niyetliler toplumları yönlendirmede yazılı olmayan kuralları
kullanırlar. Yazılı kuralların gölgesinde oluşturulurken, yazılı kural
koyucuların tarafsızlığı, umursamazlığı, yazılı kurallardaki boşluklar
kullanılır. Toplumun yaşama biçimini, nasıl yaşayacağını, nasıl
düşüneceğini, ne giyeceğini, neyi satın alacağını, neyi okuyacağını,
neye tepki vereceğini, tercihlerini, inanma biçimlerini değiştiren ve
amaçlarına hizmet edecek şekli alması için bu kuralları koyarlar.
İletişimin bütün yolları kullanılarak “dikte” ettirdikleri, istedikleri
gibi bir toplum oluşturma yollarını ararlar. Genellikle bu çalışmaları
başarıya ulaşır. Sonuçta; Günlük yaşamdan, mimari yapıya, şehir
kurmaktan, devlet yönetimine kadar anlayış, kavrama ve uygulama
faklılığını görürüz.
Bu değişimin ve yazılı olmayan kuralların biçimlendirdiği beyinler her
adımlarında asıl yönlendiriciye hizmet ederler. Hizmet edenlerin kendini
tanımlarken kullandığı milliyet, din, inanç sistemi, ideolojik yapı,
siyasi görüş, parti tercihi, eğitim durumu, ekonomik güç, cinsiyet,
bulunduğu makam, mevkii ve yaptığı iş bu hizmeti vermesinde önemini
yitirir. Kaybolan bu önemli ayrıştırma özelliklerinin yerine, dışarıdan
bakıldığında farklı gibi görünen ama özünde “tek tip insan” modeli
konulur. Tek tip insan modelinin hizmetinde olan büyük kalabalıklar
bunun farkında olmazlar. İstedikleri gibi inandıklarını, yaşadıklarını
düşünürler. Bu özgüvenleriyle bir çok konuda en iyisini yaptıklarını
düşünürler. Hatta farklı bir düşünceyle, davranışla, eylemle
karşılaştıklarında tepkileri çok yoğun olur. Aykırı olanları dışlayıp,
kendi uyguladıklarının en doğrusu olduğuna ısrarla inanırlar. Bu
davranışlarına, konuşmalarına ve her türlü icraatlarına yansır.
Mevcut durumcu olma yolunda radikalleşen düşüncelerinin büyük amaçlar
peşinde olanlara hizmet olduğunu hiç düşünmezler. Yaptıklarına çeşitli
adlar verirler. Dindar, milliyetçi, muhafazakar, sosyalist, sosyal
demokrat, çağdaş, laik vbg. Ama bütün bu kavramların içine
doldurdukları anlamların birileri tarafından dikte ettirilen özünde aynı
yaşama biçimi, aynı kültürel değerler olduğunu fark etmezler. Mesela,
bütün şehirlerimiz biri birine benzeyen bir yapıdadır. Yani küçük
ayrıntılar dışında aynı tip mimariyle ve şehir planlarıyla yapılmış
şehirlerde yaşadığımızı görmezler. Aynı tip kıyafet giydiklerinin de
farkında olmazlar. Erkeklerin temel kıyafeti olan pantolon, ceket,
kravat, kazak, mont, gömlek, kadınların etek, pantolon, gömlek, kazak
giydiğini, benzer saç kesimi yaptıklarının, benzer bıyık, sakal bırakıp
ya da kesenlerden oluşturduklarının farkında değiller. Benzer yerlerden
aynı ürünleri satın aldıklarının, aynı ya da benzer senaryolu tv
dizisini,sinema filmini izlediklerinin, aynı müziği dinlediklerinin,
çocuklarına aynı tür oyuncaklar aldıklarının, aynı parfümü
kullandıklarını, kitapçı raflarında ki “çok satanlar” bölümünden aynı
kitapları aldıklarının, aynı ekonomik yatırımları yaptıklarının, aynı
arabalara bindiklerinin, çocuklarını aynı okula gönderdiklerinin,
işlerini aynı anlayışla yaptıklarının, sevme ve nefret biçimlerinin aynı
olduğunu, aynı gün anneler, babalar, sevgililer, yaşlılar, özürlüler
günü kutladıklarını, aynı gazeteleri okuduklarını ve çoğaltacağımız
yüzlerce örnekte aynı davranışları gösterdiklerini unuturlar, fark
etmezler.
Kendilerince en doğruyu yapan, en doğruyu düşünen ve farklı olduğunu
söyleyip kendi tercihleriyle yaşadığını düşünenler kendi aralarında
kısır, sonuçsuz ve karmaşık kavgalara, tartışmalara tutuşurlar. Bu
kısırlık toplum ve insan adına aslında hiçbir şey üretmez. Sadece tatmin
sağlar. Çünkü, sonuçta “dikte” edenlere hizmet eden, birilerinin
zenginleşmesini sağlayan, birilerinin gücüne güç katmaya devam
etmektedirler. Dikte edenler başka bir ülke veya kendi içimizden
birileri olabilirler. Ama çok küçük bir azınlık hatta sayılabilecek
kadar az sayıda oldukları muhakkaktır.
Bütün bu olanlara karşı durmanın yolu ise, birikimli, düşünebilen, birey
olmanın bilincine ulaşmış özgür düşünceden geçmektedir. İnsanların
özgürleşmesiyle sınırlar zorlanabilir. Sınırlar zorlanmalıdır çünkü, adı
üstünde sınırdır ve mutlaka ötesi vardır. Daha ötelerde insana yakışan,
daha insanca güzelliklere ulaşmanın yolu sınırları zorlamaktır. Sınırlar
ancak çok bilen, algılaması, analiz edebilme ve yorumlama gücü oluşmuş
beyinlerle mümkündür. Bu beyinlerin oluşması, çoğalması ise uzun ve
yorucu bir süreci gerektirir. Ancak birinci ve en önemli adımı ise
mevcut durumcuların baskısından kurtulmak ve birey olmanın bilincini
yakalamaktan geçmektedir.
Sırrı Çınar
 |
|