SIRRI ÇINAR  
         
>
>
>
>
>
>
>

Toprağın pas kokan yüreğine giderken,

Son kez vuracak davullar,

Durulacak bara, zeybekler uçacak,

Tutulacak halaylar,

Gelen sabaha

Gecenin derinlerinden gideceğim,

Sabahın en ücra köşesinden,

Sessizce elveda diyeceğim…
...
.................

bana ulaşın

şiirlerim fikrime düşenler

 

 

kitaplarım gördüklerim
 

 

dünüm

babam

dost sitelerim          
 

BİZ, GERÇEKTEN BİZ MİYİZ?


 
Sosyal bilimlerin en temel özelliği yapılan gözlem, deney ve araştırmaların aynı sonucu vermemesidir. Tepkiler, davranışlar ve ortaya çıkan sonuçlar her zaman farklılıklar gösterir. Ana başlıklar altında toplanabilen bu sonuçların alt başlıkları araştırma veya üzerinde deneylerin yapıldığı toplumun eğitim, öğretim, ekonomik, bölgesel, genetik, kültürel ve insana ait bir çok özelliğine bağlı olarak değişiklik gösterir. Din, ideoloji, yönetim biçimlerinin pratiğe dönüşmesinde de aynı değişiklikler kendini gösterir. Bireyin algılaması, içselleştirmesi ve davranışına yansımasının çeşidi o topluluğu oluşturan insan sayısı kadardır.
 
Bu farklılıkların toplum düzenini bozmaması için yazılı ve yazılı olmayan kurallar konulmuştur. Yazılı kuralların oluş biçimleri devletlerin yönetim biçimine göre değişiklik gösterir ancak temel unsur erki elinde bulunduranlar tarafından konulmasıdır. Parlamenter demokrasilerde meclisler, senatolar bu kuralları koyarken diktatörlüklerde iktidarı elinde bulunduran kişi veya kişilerce ve diğer yönetim biçimlerinde de yönetenler tarafından çeşitli yöntemler uygulanarak kurallar konulur. Yazılı olmayan kurallar ise, yazılı kuralların gölgesinde yeşeren toplumun temel özelliklerini yansıtan ve çoğunluğun uygulamaya razı olduğu adet, gelenek, töre gibi isimler alan toplumu düzenleyen önemli kurallardır.
 
Yazılı kuralları koyanları biliriz. Ama yazılı olmayanları kimlerin koyduğunu bilme şansımız yoktur. Kimin koyduğunu bilmediğimiz bu kurallara uyum gösterirken sorgulama, amaç, sonuç ilişkilerini de düşünmeyiz. Toplulukların ve insanın bu zaafını bilen iyi niyetli veya art niyetliler toplumları yönlendirmede yazılı olmayan kuralları kullanırlar. Yazılı kuralların gölgesinde oluşturulurken, yazılı kural koyucuların tarafsızlığı, umursamazlığı, yazılı kurallardaki boşluklar kullanılır. Toplumun yaşama biçimini, nasıl yaşayacağını, nasıl düşüneceğini, ne giyeceğini, neyi satın alacağını, neyi okuyacağını, neye tepki vereceğini, tercihlerini, inanma biçimlerini değiştiren ve amaçlarına hizmet edecek şekli alması için bu kuralları koyarlar. İletişimin bütün yolları kullanılarak “dikte” ettirdikleri, istedikleri gibi bir toplum oluşturma yollarını ararlar. Genellikle bu çalışmaları başarıya ulaşır. Sonuçta; Günlük yaşamdan, mimari yapıya, şehir kurmaktan, devlet yönetimine kadar anlayış, kavrama ve uygulama faklılığını görürüz.
 
Bu değişimin ve yazılı olmayan kuralların biçimlendirdiği beyinler her adımlarında asıl yönlendiriciye hizmet ederler. Hizmet edenlerin kendini tanımlarken kullandığı milliyet, din, inanç sistemi, ideolojik yapı, siyasi görüş, parti tercihi, eğitim durumu, ekonomik güç, cinsiyet, bulunduğu makam, mevkii ve yaptığı iş bu hizmeti vermesinde önemini yitirir. Kaybolan bu önemli ayrıştırma özelliklerinin yerine, dışarıdan bakıldığında farklı gibi görünen ama özünde  “tek tip insan” modeli konulur. Tek tip insan modelinin hizmetinde olan büyük kalabalıklar bunun farkında olmazlar. İstedikleri gibi inandıklarını, yaşadıklarını düşünürler. Bu özgüvenleriyle bir çok konuda en iyisini yaptıklarını düşünürler. Hatta farklı bir düşünceyle, davranışla, eylemle karşılaştıklarında tepkileri çok yoğun olur. Aykırı olanları dışlayıp, kendi uyguladıklarının en doğrusu olduğuna ısrarla inanırlar. Bu davranışlarına, konuşmalarına ve her türlü icraatlarına yansır.
 
Mevcut durumcu olma yolunda radikalleşen düşüncelerinin büyük amaçlar peşinde olanlara hizmet olduğunu hiç düşünmezler. Yaptıklarına çeşitli adlar verirler. Dindar, milliyetçi, muhafazakar, sosyalist, sosyal demokrat, çağdaş,  laik vbg. Ama bütün bu kavramların içine doldurdukları anlamların birileri tarafından dikte ettirilen özünde aynı yaşama biçimi, aynı kültürel değerler olduğunu fark etmezler. Mesela, bütün şehirlerimiz biri birine benzeyen bir yapıdadır. Yani küçük ayrıntılar dışında aynı tip mimariyle ve şehir planlarıyla yapılmış şehirlerde yaşadığımızı görmezler. Aynı tip kıyafet giydiklerinin de  farkında olmazlar. Erkeklerin temel kıyafeti olan pantolon, ceket, kravat, kazak, mont, gömlek, kadınların etek, pantolon, gömlek, kazak giydiğini, benzer saç kesimi yaptıklarının, benzer bıyık, sakal bırakıp ya da kesenlerden oluşturduklarının farkında değiller. Benzer yerlerden aynı ürünleri satın aldıklarının, aynı ya da benzer senaryolu tv dizisini,sinema filmini izlediklerinin, aynı müziği dinlediklerinin, çocuklarına aynı tür oyuncaklar aldıklarının, aynı parfümü kullandıklarını, kitapçı raflarında ki “çok satanlar” bölümünden aynı kitapları aldıklarının, aynı ekonomik yatırımları yaptıklarının, aynı arabalara bindiklerinin, çocuklarını aynı okula gönderdiklerinin, işlerini aynı anlayışla yaptıklarının, sevme ve nefret biçimlerinin aynı olduğunu, aynı gün anneler, babalar, sevgililer, yaşlılar, özürlüler günü kutladıklarını, aynı gazeteleri okuduklarını ve çoğaltacağımız yüzlerce örnekte aynı davranışları gösterdiklerini unuturlar, fark etmezler.
 
 Kendilerince en doğruyu yapan, en doğruyu düşünen ve farklı olduğunu söyleyip kendi tercihleriyle yaşadığını düşünenler kendi aralarında kısır, sonuçsuz ve karmaşık kavgalara, tartışmalara tutuşurlar. Bu kısırlık toplum ve insan adına aslında hiçbir şey üretmez. Sadece tatmin sağlar. Çünkü, sonuçta “dikte” edenlere hizmet eden, birilerinin zenginleşmesini sağlayan, birilerinin gücüne güç katmaya devam etmektedirler. Dikte edenler başka bir ülke veya kendi içimizden birileri olabilirler. Ama çok küçük bir azınlık hatta sayılabilecek kadar az sayıda oldukları muhakkaktır.
 
Bütün bu olanlara karşı durmanın yolu ise, birikimli, düşünebilen, birey olmanın bilincine ulaşmış özgür düşünceden geçmektedir. İnsanların özgürleşmesiyle sınırlar zorlanabilir. Sınırlar zorlanmalıdır çünkü, adı üstünde sınırdır ve mutlaka ötesi vardır. Daha ötelerde insana yakışan, daha insanca güzelliklere ulaşmanın yolu sınırları zorlamaktır. Sınırlar ancak çok bilen, algılaması, analiz edebilme ve yorumlama gücü oluşmuş beyinlerle mümkündür. Bu beyinlerin oluşması, çoğalması ise uzun ve yorucu bir süreci gerektirir. Ancak birinci ve en önemli adımı ise mevcut durumcuların baskısından kurtulmak ve birey olmanın bilincini yakalamaktan geçmektedir.
 

Sırrı Çınar

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 




 



 

      E-Posta: sirricinar@sirricinar.com