![]() |
SIRRI ÇINAR |
![]() |
|||||||
|
|
|||||||
|
|
|
|
|
||||
|
|
|
||||||
|
|
|
||||||
|
|
|||||||
|
|
|||||||
|
|
|||||||
|
ÇİKLET SATAN BEDRİYE(KAVŞAKTA BEKLEYENLER)
Büyük şehirler de her kavşakta, her köşe başında karşılaştığımız elleri, yüzleri kirli, sokak çocuğu sıfatlı minikleri görürüz. Bu çocukların hangisinin sokakta yatıp kalktığını, hangisinin balli kokladığını, hangisinin ailesine bakmak zorunda olduğunu bilmeden, elimizin tersiyle git dediğimiz yavrular. Dünyaya saf, temiz duygularla bakan , salon toplantılarında geleceğimiz dediğimiz
sabiler. Vicdanlarına, hafızalarına büyüklerin, insanların ilgisizliğini, vurdumduymazlığını kazıdığımız balalar. Umutları, hayalleri akşamın karanlığında bitiveren küçük bedenler. Sayıları her geçen gün artan çaresizliği, fakirliği, parçalanmış aileleri, sosyal çözülmeyi gözümüze sokan, karşımızda devleşen küçükler. Zaman, zaman televizyonlarda, gazetelerde işledikleri suçlarla gündeme gelen, bazı duyarlı gazetecilerin sokak çocuklarının yaşadıklarını anlatan küçük programların dışında unuttuğumuz, yok saydığımız kızanlar. Hayatımızın içinde, yanı başımızda duygularıyla, nefesleriyle yaşayan parçalarımız. İşte bunlardan biriydi Bedriye. Daha altı yaşındaydı. Kreşe, ana okuluna gidemiyordu. Üzerinde markalı elbiseleri, ayağında sıcacık ayakkabıları yoktu. Akşama evlerine götüreceği ekmeğin parasını kazanmanın ne olduğunu bilmiyordu. Annesi ile çiklet satmayı, büyüklerinin onlara para vermesini oyun olarak düşünüyordu. Babasının ayakkabı boyacılığıyla kazandığı paranın küçüklüğünden habersizdi.. Babası onun için dünyanın en güçlü, en büyük, gücü her şeye yeten babasıydı. Babasının, annesinin duyguları, düşünceleri ve diğer insani istekleri az kazanmalarından etkilenmezdi. Baba ve annenin Bedriye’nin ölümünden duyduğu acı her anne, babanın duyacağı acıdan farksızdı. Farkları bu ülkeyi idare eden en büyüğünden, en küçük memuruna kadar yok sayılmalarıydı. Ekonomik durumu onlardan daha iyi olan insanlar tarafından yok sayılacak kadar kimsesiz, parasız ve çaresiz olmalarıydı. Onların özelliği, hak, adalet duygusundan yoksun insanlar tarafından yönetilmeleriydi. Fırat kenarında otlayan koyundan sorumlu olduğunu düşünen, komşusu aç iken tok yatmayı günah sayan idareci ve insanların yaşamadığı bir toplumun fertleri olmanın bedelini ödüyorlardı. Bir yıllık okul masrafı olarak Bedriye ve ailesinin hayal bile edemediği parayı ödeyenlerin, onlara yaşama hakkı tanımayan zihniyetin kurbanlarıydı. Protokol konuşmalarıyla idarecilik yapmaya çalışan, trafiği durdurulan yollardan geçen Bakanların,valilerin, kaymakamların yönettiği bir ülkede yaşmaya diyet veriyorlardı. Kazadan sonra gelip, tutanak tutan, acılı babayı durdurmaya çalışan polislere güvenliklerini emanet etmenin karşılığını ödüyorlardı. Yeşil kart vermek için, fakir- fukara fonundan yardım yapmak için bin dereden su akıtan idarecilere bir hayat veriyorlardı. Gelir dağılımını sadece rakam olarak gören ve anlatan, asla pratiğe dökemeyen laf cambazlarına sitem olsun diye ölüyorlardı. Kulakları sağır, gözleri kör, vicdanları kara insanların yaşadığı ve yönettiği ülkeye bir Bedriye ne anlatır ki...
|