Ana Sayfa

 

AHLAT TOPRAĞI

İlkbahar geldi mi, burnuma toprak kokusu, çimen kokusu düşer. Ama bu koku çocukluğumu ve ilk gençliğimi geçirdiğim Ahlat’ın toprağının, çimeninin kokusudur. Hatta “çeşür”ün kokusunu bile özledim derim ki çeşür; hayvanların dahi yemediği ve yeşili oldukça kötü kokan bir ota verdiğimiz addır. Millet olarak ahde vefamız yüksektir. Doğup büyüdüğümüz memleketlere karşı olan bağlılığımız da oradan gelir. Büyük kentlerde memleketlerinin derneğini kurup, orada hemşehri sohbetlerinde bulunmak ve o kentteki hemşehrileriyle irtibatı koparmamak için bu yolu seçerler. Ahlatlılarda da bu haslet vardır. Her Ahlatlı tam bir Ahlat sevdalısıdır…

Ahlat bir tek Ahlatlılar için önemli değildir. Ahlat’a tayinle gelenlerin de unutamadığı özelliklere veya bağlayıcılığa sahiptir. Nasıl olmasın ki? Asırların tablo gibi önünde durduğu bir kenttin cazibesi de yüksek olur. Küçücük yaşlardan itibaren medeniyetin ve kültürün sarmaladığı günlerin içine düşersin. Mimariyi, sanatı, tarihi, atalarını, efsaneleri ve Türk tarihinde en önemli yeri tutan Sultan Alparslan’ı öğrenir, onlarla yatar, onlarla kalkarsın. Ayağını bastığın toprağa, bin yıl önce basanlarla empati kurulur. İç geçirmeyle beraber gizli bir gurur duyulur. Ahlat toprağı başkadır. Kaç medeniyetin üstünü örtmüştür ve binlerce yıl sarıp sarmalamayı bilmiştir. Neresine kazmayı vursan bir feryat duymak mümkündür. Kazmanın ucu toprağa değil, bir medeniyetin yüreğine saplanır. Bizim gibi yaşamış, duyguları olan, ihtirasları olan, sevdalar çeken, para kazanan, savaşan, çocukları doğduğunda sevinen ve büyük idealler besleyen insanların zamanı durdurdukları yere girilir. Mahremin açılmasıdır. Ev, hamam, saray, cami, mezar kalıntılarının içinden çıkan bir küp, bir bilezik, bir yağdanlık alır götürür seni… Ellerinde aslında binlerce yürek tuttuğunu bilirsin… Kulağına sesler gelir… Heybetli yiğitlerin, Han’a  Han olan ve Hanım diye hitap edilen elleri kınalı güzellerin sesleri yankılanır gök kubbede… Ahlat’ta doğan her çocuk, ilkokula başlarken tarih, arkeoloji eğitimini tamamlamış gibidir. Hele bu çocuk ikikubbe mahallesinde doğmuşsa, gününün çoğu meydanlık denilen Selçuklu eserleriyle bezeli alanda geçmiştir.

Gerek meydanlıkta, gerek diğer eserlerde her taşın üzerindeki yazılar ve desenler beyinlere de nakşedilir. Özgürce yaşanan çocukluğun tadını çıkarırken, santim santim bütün Ahlat’ın haritası beyne kazınır. Bahçe duvarlarındaki taşa, komşuların evlerinin kapı-pencere boya rengine kadar… Kümbetler, köprüler, kale, Harabeşehir, akıtlar arasında geçmez bütün ömür… Okulların kapanmasıyla başlayan deniz günleri tam bir mesai titizliğiyle yürütülür. Sabahtan denize gidilir, öğlen yemeğe gelinir ve öğlenden sonra tekrar denize… Sodalı Vangölü’nün suyu bir süre sonra saçları altın sarısı rengine döndürür, yanan ve kuruyan yüz derisi kabarır, esmerleşen yüzün içinden sarı saçların arasından iki göz akşam futbol oynama planlarını yapar. Her taraf yeşil saha… Taşlardan kalenin kenarları-büyüklüğü belirlenir ki bu genişlik adımlama usulüyle ölçülür, her iki kale de aynı ölçüde olur. Maç başlar… 30’da devre, 60’ta biter… Havanın kararmasıyla evlere dağılan çocuklar yazın sıcak akşamlarında erik değdirenli gecelere merhaba der…

Ahlat’ın yazında denize gitmek bir ihtiyaç değildir. Bulduğun bir gölgede oturduğunda asla sıcaklığı hissetmezsin. Ağustos geldi mi, “Hozan kesti, güz bastı” denir ve ekinlerin biçilmesiyle sonbaharın gelmesi beraber olur. Toprağa ilk düşen yağmurla Ahlat’ın toprak kokusu genizlere yerleşir. Aradan otuz yıl geçse de kaybolmayacak bir kokudur. Kokuyu duyan organın en gizli kasalarında saklanır ve zaman zaman burnunu dolaşıp gider… Burnunda toprak kokusu, kulağında davul zurna sesleri… Düğünlerin “toy” olduğu yerdir Ahlat… Toy’a giden her erkek, kız çocuğu halkoyunlarını doğal ortamında öğrenir. Önce Guvangın arkasına ilişir, sonra guvangta yerini alır. Ahlat’ın türkülerini hem oynayıp hem söylediği için ezberler… Kulaksızda kuyu var derken gerçekten Kulaksız’ın içinden akan suyu düşünür, söğüt ağaçlarının serinliğini duyar. Ahlat’ın altında küçük iskele dediğinde gözünde iskelenin olduğu yer canlanır ve türkü gırtlakta namelerini yaparak çıkar. Hele Huma kuşunun üstüne havre çekmek, yüreklere Ahlat sevdasını düşürdüğü anların başlangıcıdır. O havre çeken gençlerin çoğu liseyi bitirdikten sonra kazanacakları üniversiteye göre veya çalışmak için  ülkenin dört bir yanına dağılıp, gittikleri yerde bir Ahlat misyoneri gibi çalışacaklarını bilirler. Nerelisin diye sorulduğunda “Ahlatlıyım” derler ve “Ahlat neresi?” diye sorma gafletinde bulunanlara okkalı bir cevabı vermeye hazırdırlar. “Ahlat’ı bilmiyor musun? Türklüğün Anadolu’ya açıldığı kapı, Türklüğün tapusudur Ahlat… Evde ansiklopedin varsa, aç oku. Mutlaka Ahlat maddesi çok uzun yazılmıştır”. Bu cevabı alan, karşısındakinin fanatik bir Ahlat taraftarı olduğunu o an öğrenir ve Ahlat’ın nerede olduğunu bilmese de Ahlat zihnine altın harflerle yazılır.

Ahlat’ın toprağı sevda salar havaya… O havayı nefes nefes içine çeken delikanlı kız ve erkekler “gözlerinin düştüğü” biri için uykularını kaçırmaya erken yaşlarda başlar… Bir delikanlının “gözü bir kıza düşmüşse” başka bir delikanlı o kız hakkında asla başka bir şey düşünmez. Düşünmek gafletinde bulunan biri ise artık gözü düşen ve onun arkadaşlarının hasımıdır… En kısa zamanda “deniz kıyısına kavgaya davet edilir”. Düellonun bir çeşidi veya ring kavgalarının kuralları geçerlidir. Kavga edeceklerin bileği ne kadar sağlamsa dayak yemekten o oranda kurtulur. Kavga deniz kıyısında yapılır ve orada kalır. En fazla birbirlerinin oturduğu kahveye gitmezler… Ahlatlı  kavgada da kendini belli eder…

Burnunda taşıdığı Ahlat toprağının kokusu Ahlatlıyı kötü insan olmaktan korur. Her Ahlatlı olduğu yerde “iyi insandır”. Beslendiği kültür onun en büyük pınarıdır, kaynağıdır. Ahlatlıdan kimseye, hele ülkeye, hele devlete asla zarar gelmez. Kendi hallerinde ve herkese iyilik etme derdiyle kaybettikleri çok olur. O yüzden Ahlatlı kolay kolay zengin olmaz. Olmakta istemez. Ahlatlı dünyada kalanın hoş bir seda olacağını Ahlat’ın toprağından öğrenmiştir.

Ahlat yürekte bitmeyen hasretin ve hayallerin adıdır!

Ahlat arkasından koştukça uzaklaşan çoban yaldadan kuşudur!

Ahlat, oradan yolu geçen herkesi hemşehri kabul eden yerdir!

Ahlatlı birbirinin hemşehrisi değil, birbirinin gözbebeğidir!

Ahlat toprağında yok olmak, her Ahlatlının vasiyetidir!

Ahlat bitmeyen bir sevdadır!

Ahlat toprak kokusudur….

Sırrı Çınar

www.sirricinar.com

Şiir      Ana Sayfa