
|
|
ELLİ YILLIK SARSINTI…
27 Mayıs 1960, bu tarih Türkiye Cumhuriyeti ve bu cumhuriyeti oluşturan halk için çok önemli bir dönemim başlangıcının tarihidir. Üzerinden elli yıl geçti ama yarattığı sosyal travma ve kurulan militarist devlet anlayışı hala devam etmektedir. Milletlerin ve devletlerin tarihinde elli yıllık dönemler çok küçük zaman birimidir ama bu elli yıllık dönemde neredeyse birkaç nesil gelip geçmekte ve gelecek nesillere bırakılan mirasların oluştuğu bir dönemdir de… Üstelik dünyada ortalama 250-300 yılda meydana gelen teknolojik ve bilimsel gelişmeler 1960’tan sonra her üç yıla sığdırıldığı, dünyanın atılım yaptığı, 2. dünya savaşının yaralarının sarılıp, yeni dünya düzeni kurma çalışmalarının yapıldığı, milletler ve devletler için kırılmaların yaşandığı bir dönemde ülkemiz ihtilal yaşamıştır. Bedelinin ağırlığı hala üzerimizde olan, zihinlerde yer etmiş ve asla hak etmeyen bir millete karşı yine milletinin askeri tarafından namlu çevrilmiştir. Tarihimizde de olan idarecilerin asılmasının bir benzerini daha yaşatarak siyasilere “Bir bayramlık gömleğim var, bir idamlık gömleğim” sözünü hala söyletecek güvensiz bir anlayışın yerleşmesine neden olmuşlardır. “Biz başbakan asmış milletiz” sloganıyla da yapılan ihtilal millete mal edilmiş, milletin hafızasında ve zihninde “başbakanlar asılmak için göreve gelir” düşüncesi kazılmıştır. Kendisiyle baş başa kalmamış ve hep ağır bir müdahaleyle tutunmaya çalışan Anadolu’nun çaresiz insanları 27 Mayıs darbesiyle savrulduğu yerden toparlanıp gelmesi adeta imkânsızlaştırılmıştır. 27 Mayıs, askeri mantık, tek tip insan yetiştirme, belli bir grubun dışında olanların devlet idaresinde görev almalarının kesildiği, milli, dini ve çağdaş insan üretmemeyi hedefleyen ve bu konuda anayasa yazmaktan, bütün kurumların düzenlenmesine kadar geniş bir yelpazede etkilerini ortaya koymuştur. Merkeziyetçi yönetim, Kars’ın Digor ilçesinde yapılacak köy okulunun dahi Ankara’da karara bağlanması, belli amaçlar için belirli kesimleri ülkenin yönetiminde söz sahibi yapmak maksadıyla düzenlemeler ve planlamalar yapmıştır. Ağır ve altından kalkılamayan merkeziyetçi yönetim anlayışını kurumsallaştıran ihtilalcilerin mantığıdır ki hala bu ağırlıktan kendimizi kurtaramamışızdır. İhtilalı yapanların yeni bir devlet ve yeni bir millet oluşturma duygu ve düşünceleri eğitime yaptıkları müdahalelerde kendini iyice göstermektedir. Zaten ihtilal yapma nedenleri arasında gösterilen okullarda din dersinin zorunlu olması, orta öğretimde din dersi konması, nasıl bir toplum oluşturma düşüncesinde olduklarının belirgin bir göstergesidir. Toplumu dinden ve milli değerlerden uzaklaştıracak, lütfedip verdikleri eğitim imkânlarıyla nasıl bir insan yetiştirmek istediklerini ihtilaldan hemen sonra 1962 yılında yapılan Milli eğitim Şurasında tarihin en detaylı kararları alınmış, okullardaki sıra düzeninden, kıyafete, ders programından öğretmenlerin nasıl davranacağına kadar her türlü karar alınmıştır. Hemen uygulamaya sokulan bu kararlar sonucu öğrenciler askeri bir disiplinle dinden, milli duygulardan ve üretmekten men edilmiş, sadece mevcut sistemi destekleyen, sorgulamayan ve otorireteye boyun eğen bir neslin yetişmesine zemin hazırlanmıştır. 1950’li yıllarda doğanların eğitime başladıkları, akıllarının erdiği yıllara denk gelen ve sonrasında doğanların da tam içinde gözlerini açtıkları korku, sindirme, sessiz kalma ortamı yaratılmıştır. Kendini ifade etmekten korkan, siyasi herhangi bir faaliyete girmekten çekinen, özgürce düşünmeyi bilmeyen, erk sahibi grupların yönlendirmesine açık, kapalı bir ekonomiden medet uman, ne tarihten gelen misyonuna göre davranan ne de çağın gereği olan insani özelliklere uygun olmayan bir nesil yetiştirilmiştir. Onların istediği tipte olmayıp karşılarındaymış gibi duranlar da zihinlerine işlemiş korkuyla ve sığ düşüncelerin içinde kaybolmuşlardır. Siyasi yelpazedeki yeri neresi olursa olsun hepsi ihtilalın istediği biçimde bir düşünce oluşturmuş ve onların istediği yollardan giderek “mış” gibi yapmışlarıdır. İhtilalın etkileri bütün kurum ve kuruluşlarda hissedilirken, Anadolu’nun en ücra köşesinde bu etkilerin yaşandığı dönemlerde Amerika menşeli olan ama Avrupa’dan çıkan 1968 öğrenci hareketleri ve yankıları ülkemizde yine ihtilalcıların istediği biçimde gelişmiş, kendi gençlerini kurdukları düzene kurban etmekten imtina etmemişlerdir. 1960 ihtilalından aldıkları cesaret, güç ve imtiyazlarından kaynaklanan 1970 yılı müdahalelerini yapmışlar ve ardından 12 Eylül 1980’e uzanan yolu açmışlardır. 1968 öğrenci hareketleriyle başlayan ve ardından 12 Eylül’e varan süreçte sağı, solu temsil eden bütün gruplar 27 Mayıs darbecilerinin ürettiği ve yönlendirdiği isimlerden oluşmaktadır. Hala da ülke yönetiminde yer alan, siyasi, askeri, bürokratik, medya gibi önemli yerlerde bulunan birçok zat içinden yetiştikleri eğitimin gereklerini yerine getiren bir algıya, anlayışa ve uygulamaya sahiptirler. Demokrasi anlayışları, halkı yönetme biçimleri, baskıcı ve belli grupların imtiyaz sahibi olmalarına gösterdikleri anlayış bu eğitimin tezahürüdür. Siyasette her zaman abanın altında tutulan sopanın ucu zamanı geldiğinde gösterilmiş ve her siyaset yapanın kafasında korku tortulaşmıştır. Bu tortular halkın istediği ve toplumu daha ileriye götürecek çalışmaların yapılmasında en büyük engel olmuştur. Bir partinin ilçe yönetiminde olan biri dahi “başıma iş açmayayım” düşüncesiyle demokratik çalışmalarında ölçülü davranmıştır. Bu ölçülerin temelleri 27 Mayıs’ta atıldığından ve sonrasında yaşanılan 1970 ile 1980 müdahaleleriyle de perçinlendiğinden 27 Mayıs 1960’ı takip eden otuz yıl içinde doğanlarda bu travma etkileri görülmektedir. Her türlü hukuksuzluğun yaşandığı, ülkenin bütün dinamikleriyle alay edildiği ve sitemin kuvvetli düzenlemelerle şekil değiştirildiğini bilen siyasetçilerin içlerinde taşıdıkları korkuları atmamaları için yine siyasilerle işbirliği içinde bulunan hukuk adamları, gazeteciler ve bürokratlar bu korkuyu taze tutmaya çalışmışlardır. Gazeteler her 27 Mayıs’ta, ihtilala giden süreci kendi baktıkları yerden ve gizli-açık mesajlarla süsleyerek yayınlamaktan geri durmamışlardır. Demokrat Parti’nin devamı olduğunu dillendiren siyasi partiler ve siyasiler de içinden geldikleri sistemin verdiği eğitimle şekillenen düşünceleri sayesinde demokrasinin yerleşmesi ve zihinlerin sivilleşmesi yönünde önemli adımlar atmamışlardır. 27 Mayıs’ı tek boyutuyla değerlendirenlerin içine düştükleri yanlış maalesef bu güne kadar devam etmiştir. Demokrat Parti’nin ve Başbakan Menderes’in yaptıkları bahane edilerek sadece Demokrat Parti’ye karşı yapılmış bir müdahale gibi gösterilmekte ve bu yanlış geniş kitlelerce kabul edilmektedir. Oysa bu müdahale bir millete ve bu milletin yüz yılına karşı yapılmıştır. Eğitiminden, ekonomik yapısına kadar, sosyal yapıdan devlet idaresine kadar, sağlığından ziraatına kadar bu ülkenin yüz yılına mal olmuş bu ihtilalı hala savunanların olması da yine bu ihtilalın etkisinin ne kadar güçlü olduğunu göstermektedir.
Bu önemli kırılma noktasının iyi irdelenmesi ve yeni yetişecek nesillere yarattığı olumsuzluklar anlatılmalıdır. 1980 yılına kadar “bayram” olarak kutlanan bu tarihin Türkiye Cumhuriyeti tarihinde kapkara bir tarih olduğu ve olumsuz etkilerinin neler olduğu açıkça ortaya konmalıdır. Bu ihtilalın siyasi bir hesaplaşma olmadığını, 1940’lı yıllarda başlayan cumhuriyetin dönüşümünü sağlamlaştırmak amacıyla yapılmış ve kollarının uluslar arası planlamaya uzadığını görmemiz gerekiyor. Bu günün siyasetine yön verenlerin ve ülkemizi layık olduğu demokratik, sivil ve tarihten yüklendiği misyonun gereği bir yönetime kavuşmasını isteyenlerin yakın tarihimizi incelerken zihni oluşturan “kalıplardan” sıyırmalarıyla mümkün olacaktır. Aksi halde zihnimize geçirilmiş ağlar, gözümüze takılmış gözlüklerle bazı yanlışlıkları görebilsek bile gerçek duruma ulaşmayacağız.
Elli yılımızı şekillendiren ve etkileri devam eden bu kara tarihi sadece Demokrat parti savunmasıyla yapmanın kazandıracakları çok azdır. Siyasi kaygılardan uzak siyasi analizler yaparak ve sosyo-psikolojik etkilerini görerek varacağımız sonuçlar olumsuz etkileri silmemizi sağlayacaktır.
. |
![]() |